<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Argun "Ramanên Azad, Özgür Düşünceler" &#187; Ümit Fırat</title>
	<atom:link href="http://www.argun.org/category/4-niviskar/umit-firat-4-niviskar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.argun.org</link>
	<description>www.argun.org</description>
	<lastBuildDate>Thu, 09 Sep 2010 13:53:33 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.4</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>KÜRT OLMANIN ÖNÜNDE ENGELLER VAR</title>
		<link>http://www.argun.org/2009/05/04/kurt-olmanin-onunde-engeller-var/</link>
		<comments>http://www.argun.org/2009/05/04/kurt-olmanin-onunde-engeller-var/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 04 May 2009 11:28:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>brahim</dc:creator>
				<category><![CDATA[4-Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[5-Hevpeyivîn]]></category>
		<category><![CDATA[Ümit Fırat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.argun.org/?p=3341</guid>
		<description><![CDATA[Evet, bugün bir Kürt gerçeği vardır ve ortadır. Pek çok alanda yaşayan büyük bir kitle, Kürt kitlesi olarak yaşıyor. Bunların dili vardır, bir kültürü vardır. Varsayalım ki dün istemiyorlardı. Bugün kendileri için birtakım haklar istemeleri,]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/05/umit-firat.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-1291" style="margin: 3px;" title="umit-firat" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/05/umit-firat.jpg" alt="umit-firat" width="135" height="203" /></a><strong>GENELKURMAY BAŞKANI BAŞBUĞ’U YANITLAYAN YAYINCI-YAZAR ÜMİT FIRAT:</strong><br />
Asimilasyon olmadı demenin hiçbir ciddiyeti ve manası yoktur. Genelkurmay Başkanı kendi inandığını ‘gerçek’ diye herkese kabul ettirmeye çalışıyor. Ama entegrasyon olayı ayrıdır. Kürtler Türkiye’nin geneline entegre olmuştur. İşadamları vardır, her türlü sivil toplum ve siyasi örgütlenmelerin içinde yer almaktadırlar Kürtler. Ama Kürt olduklarını da akıllarından çıkarmamaktadır. Niye? Çünkü Kürt olmanın önünde bazı engeller vardır ve o bakımdan bu konuda daha hassas, daha duyarlıdırlar<br />
ÜMİT KURT</p>
<p>Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ, yine Kürt sorunu etrafında kendince ‘akademik, bilimsel ve entelektüel’ açılımlarda bulundu. Biz de Kürt entelektüellerinden Ümit Fırat&#8217;ın görüşlerini aldık.<br />
<strong>»İlker Başbuğ Kara Harp Okulu’ndaki meşhur konuşmada ne Osmanlı ne de Cumhuriyet döneminde hiçbir kurumun etnik temelde yapılandırılmadığını ifade etti. Bu görüşe katılıyor musunuz?</strong><br />
Bu yanlış bir değerlendirme tabii ki. Osmanlı döneminde Ermenilerin, Bulgarların, Yunanlıların kurdukları partiler ve örgütlenmeler yok mu? Bu var. Kürtler öyle çok büyük çapta olmasa bile, Osmanlı döneminde hem İttihat Terakki içerisinde aktif olarak rol alıyorlar ama aynı zamanda 1918’de bir de Kürdistan Teali Cemiyeti’ni kuruyorlar. Keza Kahire’de ‘Kürdistan’ diye bir dergi çıkarıyorlar. Yani Genelkurmay Başkanı’nın aktardığı bilgiler doğru bilgiler değil. Kürtler böyle ayrı bir devlet isteyen, ayrı bir statü isteyen çok ileri düzeyde örgütlenmelere girmemiş olsalar bile, Osmanlı döneminde İstanbul’un orta yerinde Babıâli’de Kürt Teali Cemiyeti’ni kurmuşlardır. Kaldı ki bu yöndeki bir yapı o gün olmamışsa bugün olmayacak veya hiç olmayacak anlamına da gelmez. Dün yoksa bugün nereden çıktı dememek lazım. Bu sosyal bir hadisedir. Bu tür olayların ortaya çıkmış olmasının işinize gelmemiş olmasının referansları geçmişte yoktu denilerek açıklanmamalıdır. Evet, bugün bir Kürt gerçeği vardır ve ortadır. Pek çok alanda yaşayan büyük bir kitle, Kürt kitlesi olarak yaşıyor. Bunların dili vardır, bir kültürü vardır. Varsayalım ki dün istemiyorlardı. Bugün kendileri için birtakım haklar istemeleri, “artık o trenin saatini kaçırdın, içeri giriş yok ve bir daha da gelmeyecek, böylece bu saatten sonra bir hak talebinde bulunma şansını kaçırdın” gibi söylemlerle karşılanmamalıdır.<br />
İsmet İnönü Lozan’a giderken delegasyonda, yanında bir Kürt vardı doğru, ama hani iskambil oyununda joker kullanılır ya İsmet İnönü de yanında joker olarak temsili olarak bir Kürt yoksa da yerine Kürt asıllı birini adeta bir joker olarak götürmüştü. Ama bu heyette bir Kürt bulunmasının Kürtlerin iradesini temsil ediyor anlamına gelmiyordu. İsmet İnönü orada devleti temsilen bulundu. Oradaki Batılı heyettekiler de muhtemelen Kürt olarak orada yer alan birinin varlığını bile hissetmemiş olabilirler. Kürtler neden yok diye bir şey sormadılar. Kaldı ki sormaları da zaten manasızdı. Kürtlerin içinde yaşadığı sınırları ve koşulları İngiltere ve Fransa çizmişti. Kalkıp da biz bu sınırların doğru olup olmadığını ve varsa talep veya tercihlerini Kürt halkına soralım tavrında değillerdi. Yani Kürtler orada kendi kaderlerini tayin hakkını kullanmadığı gibi olup bitenden haberdar bile edilmediler. Kaldı ki orada bir tercih kullanmış olsaydı bile bu tercihi bugün içinde yaşadığı koşullara razı olmak zorunda kalacağı anlamına gelmez.</p>
<p><strong>»Başbuğ yine hem Osmanlı hem Cumhuriyet dönemi dahil hiçbir zaman sistematik bir asimilasyon politikalarına başvurulmadığını belirtti. Bunun nasıl değerlendiriyorsunuz?<br />
</strong>Hiçbir geçerliliği, doğruluğu yoktur bu söylemin. Hiçbir bilimselliği olmayan haritalar düzenlenmiş, tarihler ve tarih tezleri uydurulmuş, uydurma tarih tezine göre de bırakın Kürtleri neredeyse dünyanın bütününün Türk soyundan gelmiş olduğu iddia edilerek milyonlarca insanı senelerce aptal yerine koyup bu saçma tezlerle kandırmaya çalışmışlar. Sonunda bu tezlerin iflas ettiği artık açığa çıkınca da 2009 senesi Nisan ayında Türkiye’nin Genelkurmay Başkanı birdenbire asimilasyon olmadı diyor. Diyor, ama 3 Mart 1925 tarihli Takrir-i Sükûn Kanunu, 24 Eylül 1925 tarihli Şark Islahat Planı Kararnamesi, 14 Haziran 1934 tarihli İskân Kanunu, 25 Aralık 1935 tarihli Tunceli Kanunu, Şeyh Sait, Ağrı ve Dersim isyanları, aradaki yerel ayaklanmalar ve hayatlarını kaybeden, sürgüne gönderilen binlerce Kürt için nasıl bir analiz yapmak gerekir?<br />
Keza “Milli kültürümüze, ahlak kurallarına, örf ve âdetlerimize uygun düşmeyen, kamuoyunu inciten adların değiştirileceği” hükmü ile bir tür ‘zenginlik’ kazanan 1587 sayılı Nüfus Kanunu gerçek değil de birer algı olarak mı anılmalı. Yani devletin bize sunduğu bir sanal ortam yaşanmış ve artık bugün bunlar gerçekte olmamış gibi mi düşünmeliyiz? Yaşadıklarımız, okuduklarımız, gördüklerimiz yanıldığımız ve hayal ürünü şeyler miydi? Bu kadar ayaklanmalar, iç çatışmalar, acılar yaşanmış, bu kadar sürgünler yaşanmış, köy adları değişmiş. Tabii o sırada köyden şehre gelenler konuşamıyor çarşıda, Jandarma resmen azarlıyor, tepeliyor, ceza veriyor.<br />
Bir de Dr. Friç sahte adıyla kaleme alınmış ve gerçekte varlığı bile tartışmalı olan sözde bir adama 1920’lerin sonunda ‘Kürdler’ diye bir kitap yazdırıyorlar. Kürtlerin Türk soyundan geldiğini ispata çalışıyorlar. Şimdi böyle bir uydurma tarih tezi üzerinde Kürtleri yok sayıyorlar. Kendilerini hem Mezopotamya’ya hem de Orta Asya’ya dayamaya çalışıyorlar. Yani bir insan hem Sümer hem Eti olur mu? Böyle karmaşık, uydurma bir tarih yaratıyorlar. İnsanlar da “iyi de biz bunlardan hangisiyiz? Bunlardan ikisi birden mi olmak lazım?” diye sormuyorlar.<br />
Peki “Vatandaş Türkçe konuş!” ne anlama geliyor? Bir insanın hangi soydan hangi kökenden geldiğini dikkate almıyorlar da o zaman neden bazı kurumlar tercihen bazı yörelere mensup insanları tercih ediyorlar? Bütün kasabaların, mezraların orijinal adları değiştirilmiş. 27 Mayıs sonrası tümüyle hakiki adları değiştirilmiş köyler var. Peki, bunlar asimilasyon değilse nedir asimilasyon? Yani ‘siz Türksünüz’, ‘Kürtler yoktur’ demek, ‘Türkçe konuşacaksın’ demek, insanları mecburi yerleşim alanlarına göndermek, onları sürgüne zorlamak. Bunlar nedir peki? Diyor ki Sayın Başbuğ “Sonradan geri döndüler”. Peki, ne kadarı döndü? Ayrıca geri dönmeyenler sonradan Türk mü oldu? Şu anda merak eden gider bakar. Kosova’da, Priştina’ya bundan 200 yıl önce göç etmiş Kürtler var. Bu insanlar hâlâ Kürt. Şimdi eğer bir Arnavut şehrinde insanlar hâlâ Kürt ise buradakiler daha da Kürt’tür. Hâlâ Söke’de, Muğla’da, Aydın’da, İstanbul’da, Edirne’de, Orta Anadolu’da, Ankara’da, Kırşehir’de, Konya ‘da, Cihanbeyli’de, Polatlı’da, Haymana’da vs. bütünüyle Kürt köyleri var orda. Hala diyorsunuz ki, ‘isteyen geri döndü’. Onlar niye oraya gönderildiler o zaman? Dolayısıyla asimilasyon olmadı demenin hiçbir ciddiyeti ve manası yoktur. Genelkurmay Başkanı kendi inandığını gerçek diye herkese kabul ettirmeye çalışıyor. Ama entegrasyon olayı ayrıdır. Bugün Kürtler Türkiye’nin geneline entegre olmuştur. İşadamları vardır, her türlü sivil toplum ve siyasi örgütlenmelerin içinde yer almaktadırlar Kürtler. Türkçe konuşabilmektedirler, eğitim almaktadırlar, ama Kürt olduklarını da akıllarından çıkarmamaktadırlar. Niye? Çünkü Kürt olmanın önünde bazı engeller vardır ve o bakımdan bu konuda daha hassas, daha duyarlıdırlar.</p>
<p><strong>»Başbuğ “Türk Milleti” kavramının etnik bir motif barındırmadığının altını çizdi. Anayasa’nın 69’uncu maddesindeki “Türk Milleti” kavramı etnik bir anlayışı içermiyor mu? Genelkurmay Başkanı “etnik çatışma”ya özel vurgu yaptı.<br />
</strong>Türkiye’de CHP etnik temelli bir parti değil mi? CHP’nin 6 okundaki milliyetçilik daha doğrusu ‘Atatürk Milliyetçiliği’ nedir peki? Türklüğü esas alır bu milliyetçilik anlayışı. 100 yıl önce bu böyle değildi. Türklük, Osmanlı olmakla eşanlamlı olarak kullanılabiliyordu. Onu soy esasına göre değil de hanedanlık esasına göre kullanıyorlardı. 1920 öncesi Genç Kalemler’de, İttihat Terakki’de Türlük kavramı giderek soy esasına göre tanımlanmaya çalışıldı. Özellikle de Balkanlardan, Kafkaslardan ve Rusya’dan gelen bazı münevver göçmen kesimde Türklük etrafında bir ulus yaratma projesine sahip insanlar vardı. Onların da çabasıyla Türklük, kendi tarihsel anlamından koparılıp, politik-ideolojik bir zemine oturtularak soy esasına dayandırıldı. İşte burada çatlama yaşandı. Soy esasına dayandırdığında ben bunu kabul edemem. Çünkü ben Orta Asya’dan geldiği söylenen kayı boyu soyundan ve yeni anlamlandırılan bu Türk soyundan değilim. Madem “Türk Milleti” etnik bir vurgu içermiyor, niçin Anayasa’ya öyle bir madde konmasında ısrar ediyorlar o zaman? Biz de o zaman diyoruz ki, Anayasa’larda etnik veya dini herhangi bir aidiyet çağrıştırıcı hükümler olmamalıdır. Türkiye’de insanların kimlik statüleri vatandaşlık kanunu ile belirlenir. Genelkurmay Başkanı da dahil hiç kimse bir insana senin üst kimliğin şudur alt kimliğin şudur şeklinde bir tanım getiremez. Türkiye’de bir hukuk olur, o hukukta kimlikler kendini özgürce ifade eder. O kimliklerin kendilerine göre etnisitesini veya dinini öne çıkarmaları bireylerin kendi sorunudur. Bana Türk denilmesi benim için bir dayatmadır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. Türk değilim, Kürt bir yurttaşım. Anayasa’ya soy çağrıştıran bir madde yerine insanların kültürel haklarını ve özgürlüklerini garanti altına alacak düzenlemeler koyarsın. Öbür türlüsü dayatma olur. Anayasanın bu maddesi kaldırılmalıdır. Şu anda bir etnik çatışma varsa eğer, bu kültürel ve kimlik haklarının tanınmamasından dolayı vardır. Etnik çatışmaya gönderme yaparak karşı tarafın meşruiyetini de tartışmaya açıyorsunuz aslında. Bunlar Başbuğ’un yanında diğer siyasetçilerin de başvurduğu demagojilerdir.</p>
<p><strong>»İlker Başbuğ’un koruyuculuk sisteminin, köy koruyucularının devletin yanında yer almasının sorunun etnik bir çatışma olmadığının ve PKK’nin bölge halkının desteğini sağlayamadığının göstergesidir açıklamasına ne diyorsunuz?<br />
</strong>O kadar bilimden, literatürden ve gerçeklikten yoksun ki. Amerika’nın Irak’ta uyguladığı koruculuk örneğini veriyor. Madem bu koruculuk bu kadar etkili, niçin hâlâ Irak’ta çatışmalar devam ediyor o zaman? Sınıfsal bir çatışma değil bu herhalde. Yani Portekiz ordusu Angola’da görev yaparken, onlara yardım eden Angolalı yerli müttefikleri yok muydu? Peki, bütün dünyanın sömürgeci ülkeleri girdikleri topraklarda hemen bir işbirlikçi bulmazlar mı? Siz bir fabrikanın sahibi olabilirsiniz, sizinle işbirliği yapan işçileriniz de olabilir, sarı sendikacılar, grev kırıcılar yani. Onlar patronla işbirliği yapınca o işletmede sınıf farkı veya sınıfsal problemler de ortadan kalkmış mı oluyor? Bu durumda işyerinde işbirlikçileriniz var diye sizin ucuz ücretle çalıştırmak istediğiniz işçilerle aranızda bir sorun çıktığında, aranızdaki meselenin sınıfsal olmadığını, çünkü bazı işçilerin sizinle işbirliği yaptığını söyleyebilir misiniz? Bu da böyle bir mantıktır yani. Korucular bir kere bölgede askerin daha rahat davranmasına imkân sağlıyor. Bir tür mayın tarama timleri gibi de fonksiyonları var tabii. Korucular askerin bölgedeki gözleri, kulaklarıdır, o yüzden ordunun koruculardan vazgeçeceğini sanmıyorum.</p>
<p><strong>»Genel hatlarıyla Kürt sorunun bağlamında Başbuğ’un konuşmasında belli bir değişimin işaretleri var mı?<br />
</strong>Bana öyle geliyor ki her şeye rağmen ordunun bu geleneksel katı tutumunda bir gevşeme var. Artık biz bunlara Türk diyerek bir yere varamayız, artık Kürtler yoktur ve biz bunu bastıracağız, yok edeceğiz diyerek bir yere varılamayacağı yani. Bu insanların gönlünü kazanmak, kendilerini daha güvenli ve huzurlu hissetmelerini sağlamak ve entegre etmek gibi düşüncelerle hareket etmek gerektiğini düşünen üst düzey subaylar var. Bu bir yumuşama belirtisidir. Yaşanılan süreç artık bir kabule ve çözülmeye doğru gidiyor. Ama tabii 2 gün sonraki açıklamalarında da yumuşama yanlısı olmayanların hala etkin olduklarını gördük. Ama şöyle bir şey var: Bir daha geriye dönülemez artık bu süreçten. Demirel önce Kürt realitesi var dedi, sonra bir daha demedi dediler. Ama o söz bir kere söylenmiş oldu, o bir kabulün ifadesidir. Tıpkı Erdoğan’ın 2005’te Kürt sorunu benim sorunumdur demesi gibi. O ifade artık bir daha geriye dönülemeyeceği bir noktada ele alınmalıdır. Yani Genelkurmay Başkanı “Türkiye Halkı” dedi. Peki, bu Kürt meselesini çözer mi? Hayır çözmez. Ama en azından bunu dememenin yarattığı tepkiyi de yumuşatır ve bundan böyle o tanımı yapanlar çoğalır.<br />
***<br />
ABD, kaos bırakarak çekilmek istemiyor<br />
<strong>» Bir süredir Kürt konferansı düzenlenmesi tartışması var. Sahi böyle bir konferans niçin isteniyor?</strong><br />
Doğrusu isterseniz bu konferansın bir muammaya dönüştüğü kanısındayım. Kim düzenliyor, hangi ölçülere göre bunlar belirli değil. Sanıyorum düzenlenmeyecek gibi gözüküyor.<br />
Ancak, hem ABD, hem Irak hem de Türkiye, PKK’nin silahlı mücadelesini ve bir çatışma potansiyeli olarak varlığını sürdürmesini bölge için bir istikrarsızlık kaynağı olarak görüyorlar. Bölgede PKK’den kaynaklanacak bir çatışma ortamı Irak’ı terk edecek olan ABD açısından ihtilaflı bir Kürt-Türk ilişkisini tetikleyebilir. ABD tabii ki bunu istemiyor. Şimdi Türkiye NATO üyesi olarak ABD’nin stratejik ortağı, Irak Kürdistanı ABD’nin yine iyi bir ortağı ve en azından Irak’ın en sakin, çatışmasız, güvenilir bölgesi. O bölgede istikrar var. ABD burada bir kaos bırakarak bölgeyi terk etmek istemiyor. PKK’nin buradan gerçekleştireceği eylemlerle Türkiye ve Irak Kürdistan’ı arasındaki ilişkilerin kötüleşmesini istemiyor ABD. ABD Bağdat’taki istikrarsızlığı çözmek isterken, bir de üstüne Türkiye’yi ve Kürdistan’ı katmak istemez. O bakımdan o da bir düzen istiyor. Burada Kürtlerle ve Türklerin özellikle bir uyum ve anlaşmaya gitmesini, birbirleriyle dostluk ilişkilerini geliştirmelerini istiyorlar. Kuzey Irak’taki Kürtler de PKK’nin silahlı mücadelesi sürdükçe kendi bölgelerinin Türkiye tarafından hep tehdit altında olacağını ve bunun kendi rejimleri açısından bir istikrarsızlık yaratacağını biliyorlar. Yüksek sesle ifade edilmese de şu nokta da var: PKK’nin çatışmayı Kuzey Irak’a taşımak istediğini de biliyorlar. Çatışmalar oraya doğru yayılırsa orada TSK ile çatışacak yegâne güç PKK olacaktır. PKK böyle bir çatışmayla bölgede lider parti konumuna gelebilir. PKK geçmişteki kimi eylemleriyle bunu birkaç defa da denedi. Türk ordusunu oraya çekmeyi denedi. KDP ve YNK yöneticileri de TSK ile sıcak bir çatışmaya girildiğinde PKK’nin çok daha etkili olacağını biliyorlar. Böyle bir durumda PKK giderek bölgede bütün Kürtlerin partisi olma inisiyatifini ele geçirebilme olasılığına sahip olabileceği gibi, Kürdistan Yerel Hükümeti, parlamentosu ve kurulu düzen adına ne varsa her şeyin alt üst olma ihtimalini de gözden uzak tutmamak gerek.</p>
<p><strong>»Bu konferans PKK’nin tasfiyesini mi amaçlıyor?</strong><br />
Hayır, bunu amaçlamıyor. PKK’nin yer alacağı bir konferans belli başlı 3 büyük aktör etrafında toplanıyor. Celal Talabani’nin partisi (YNK), Mesut Barzani’nin partisi (KDP) ve Abdullah Öcalan’ın partisi (PKK). Öcalan’ın avukatlarıyla gönderdiği mesajlar doğru okunursa zaten bu yapıda PKK aynen Peşmergelerin Irak’taki statüsünü Türkiye’de de kendileri için istiyor.</p>
<p>3 Mayis 2009<br />
http://www.birgun.net</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.argun.org/2009/05/04/kurt-olmanin-onunde-engeller-var/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>27 Mayıs, Kürtler ve Şark Islahat Planı Kararnamesi (Ümit Fırat)</title>
		<link>http://www.argun.org/2008/05/27/27-mayis-kurtler-ve-sark-islahat-plani-kararnamesi-umit-firat/</link>
		<comments>http://www.argun.org/2008/05/27/27-mayis-kurtler-ve-sark-islahat-plani-kararnamesi-umit-firat/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 27 May 2008 17:47:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>argun</dc:creator>
				<category><![CDATA[4-Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[Ümit Fırat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.argun.org/?p=1293</guid>
		<description><![CDATA[*/27 Mayıs darbesi olduğunda ortaokul üçüncü sınıftaydım ve henüz Türkiye&#8217;de olup biten şeyleri, nedenlerini vs. sorgulayıp değerlendirecek durumda değildim. Ama fazla zaman geçmeden ve günlük hayatımızdaki bazı değişikliklerle nedenlerini kavrayamasak da sonuçlarını görmeye başladık. Bu darbeyle Kürtler için bir hayli &#8220;yenilik&#8221; ve uygulamalar da getirildi. İsyan ve ayaklanmalar sonrası uygulanan etkili ve sert politikalara bir süre [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/05/umit-firat.jpg"><img class="alignleft alignnone size-medium wp-image-1291" style="float: left; margin: 3px;" title="umit-firat" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/05/umit-firat.jpg" alt="" width="152" height="226" /></a>*/27 Mayıs darbesi olduğunda ortaokul üçüncü sınıftaydım ve henüz Türkiye&#8217;de olup biten şeyleri, nedenlerini vs. sorgulayıp değerlendirecek durumda değildim. Ama fazla zaman geçmeden ve günlük hayatımızdaki bazı değişikliklerle nedenlerini kavrayamasak da sonuçlarını görmeye başladık.<span id="more-1293"></span> Bu darbeyle Kürtler için bir hayli &#8220;yenilik&#8221; ve uygulamalar da getirildi. İsyan ve ayaklanmalar sonrası uygulanan etkili ve sert politikalara bir süre ara verilmiş; bir süredir biraz da olsa sakinleşmiş olan bölgede bazı kıpırdanmalar olabileceğine dair algılar gelişmişti. Ülkeyi bir uçurumun kenarından kurtaran kurtarıcılar böyle hissediyorlarmış.</p>
<p><strong>1925 Şark Islahat Planı Kararnamesi <a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/05/umit-firat.jpg"></a></strong><br />
İlk olarak 24 Eylül 1925 tarihli ve &#8220;<strong>Gayet mahremdir</strong>&#8221; ibaresi taşıyan Şark Islahat Planı Kararnamesi ile iki madde uygulamaya kondu:</p>
<p>-&#8221;<em>Aslen Türk olup Kürtlüğe mağlup olmaya başlayan bervech-i âtî Malatya, Elaziz, Diyarbekir, Bitlis, Van, Muş, Urfa, Ergani, Hozat, Erciş, Adilcevaz, Ahlat, Palu, Çarsancak, Çemişgezek, Ovacık, Hısn-ı Mansur (Adıyaman), Behinsi (Besni), Arga (Akçadağ), Hekimhan, Birecik, Çermik, vilayet ve kaza merkezlerinde hükûmet ve belediye dairelerinde ve sair mücessesat ve teşkilâtta, mekteplerde, çarşı ve pazarlarda Türkçeden maada lisan kullananlar evâmir-i hükûmete ve belediyeye muhalif ve mukavemet cürmile tecziye edilirler</em>.&#8221; (Madde 13)</p>
<p>-&#8221;<em>Fırat garbındaki vilayetlerimizin bazı akvamında dağınık bir surette yerleşmiş olan Kürtlerin Kürtçe konuşmaları behemahal men edilmeli ve kız mekteplerine ehemmiyet verilerek kadınların Türkçe konuşmaları temin olunmalıdır</em>.&#8221; (Madde 16)</p>
<p>Nitekim bu takıntı <strong>12 Eylül 1980</strong> darbecilerinde de devam etmiş, bu kez de 19.10.1983 tarih ve 2932 sayılı &#8220;<strong>Türkçe&#8217;den Başka Dillerde Yapılacak Yayınlar Hakkında Kanun</strong>&#8220;un 2. maddesinde de &#8220;Türk Devleti tarafından tanınmış bulunan devletlerin birinci resmi dilleri dışındaki herhangi bir dilde düşüncelerin açıklanması, yayılması ve yayınlanması yasaktır&#8221; hükmü konulmuştu.</p>
<p><strong>&#8220;Vatandaş Türkçe Konuş&#8221;</strong></p>
<p>Tekrar konumuza dönersek, bu hükümlerde de açıkça belirtilmesine rağmen başaramadıkları ve her nasılsa 1930&#8242;lu ve 40&#8242;lı yıllarda akıl edemedikleri bir şeyleri hemen uygulamaya koydular ve bu kez &#8220;Vatandaş Türkçe Konuş&#8221; kampanyası ile cadde, sokak, kapı, duvar v.s. ne bulurlarsa her tarafa afişler yapıştırdılar.</p>
<p>Köy ve mıntıka isimlerinin Türkçe olmayanları, &#8220;<em>Milli kültürümüze, ahlak kurallarına, örf ve adetlerimize uygun düşmeyen, kamuoyunu inciten adların değiştirileceği</em>&#8221; hakkında 1587 sayılı bir kanun çıkarıldı. Sonra da her nasılsa Türkçe olan belki birkaçı hariç olmak üzere, hemen hemen tümünün isimleri değiştirilerek uydurulan bir takım Türkçe adlarla değiştirildi.</p>
<p>Keza aynı kararname Madde 14&#8242;te de &#8220;<em>Aslen Türk olan fakat Kürtlüğe temessül etmek (benzemek) üzere olan bulunan mevkide ve Siirt, Mardin, Savur, gibi ahalisi Arapça konuşan mahallerde Türk Ocakları ve mektep açılması ve bilhassa her türlü fedakârlık iktiham olunarak (gösterilerek) mükemmel kız mekteplere rağbetlerinin suveri adîde (fazla miktarda) ile temîni lazımdır. Hassaten Dersim, tercihan ve müstacalen (acil olarak) leyli iptidailer (yatılı ilkokullar) açılmak suretiyle Kürtlüğe karışmaktan bir an evvel kurtarılmalıdır</em>.&#8221;</p>
<p>Bu hükümden de beklenen netice alınamamış olmalı ki bu kez bölgedeki <strong>Kürt çocukların daha hızlı ve sistemli bir asimilasyona</strong> sokulabilmesi için 5 Ocak 1961 tarihli ve 22 sayılı bir yasa çıkarılarak 60 civarında Yatılı Bölge İlkokulu açıldı.</p>
<p><strong>27 Mayıs&#8217;ın ürünleri</strong></p>
<p>Yine 27 Mayıs askeri darbe döneminin ürünü olarak 1961 Anayasası ile Türk, Türk Milleti, Türk Devleti gibi kavramlar birçok maddede öne çıkarılmış; önceki Anayasada &#8220;<strong>Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir</strong>&#8221; hükmü Madde 4 ile <strong>&#8220;Egemenlik kayıtsız şartsız Türk milletinindir&#8221;</strong> biçiminde değiştirilmiş; Madde 54&#8242;te ise vatandaşlık tanımında da &#8220;<strong>Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür&#8221;</strong> gibi tanımlamalar getirilmiştir.</p>
<p>Darbe sonrasında &#8220;<strong>Doğu&#8217;daki vaziyetin çığırından çıktığı</strong>&#8221; iddia ediliyordu. Demokrat Parti (DP) içersinde bir Kürdistan Hükümeti tesis etmek üzere çalışmalar yapılıyormuş. 27 Mayıs sabahında Silvan&#8217;da ilk iş olarak bir evin çatısına Türk bayrağı çekilmiş ve bunu da &#8220;Biraz daha geç kalsaydık, Türk vatanı elden gidecekti&#8221; diye açıklamışlardı.</p>
<p>Milli Birlik Komitesi, 1 Haziran 1960&#8242;ta yani darbeden sadece dört gün sonra birçoğu çevrelerinde saygınlık kazanmış ve aralarında Faik Bucak&#8217;ın da bulunduğu 485 Kürt şahsiyetini gözaltına alıp Sivas&#8217;ta bir sürgün kampında topladı.</p>
<p>19 Ekim 1960&#8242;ta da bir sürgün kanunu çıkararak bu 485 kişiden kendileri için daha tehlikeli görülen ve yasal olarak hiçbir suça karışmamış olan 55&#8242;ini Sivas&#8217;tan alarak, Antalya, Burdur, İzmir, Muğla, Afyon, Isparta, Manisa, Çorum, Denizli vilayetlerinde sürgüne tabi tuttu.</p>
<p><strong>Bakanlık Kürtleri inkar eden bir kitap yayımladı</strong></p>
<p>Milli Eğitim Bakanlığı, <strong>M. Şerif Fırat&#8217;ın</strong> &#8220;<strong>Doğu İlleri ve Varto Tarihi</strong>&#8221; isimli, hiçbir bilimselliği olmayan ve sadece Kürtlerin inkarını amaçlayan &#8220;kitabı&#8221; Cemal Gürsel&#8217;in &#8220;Sunuş&#8221; yazısı ile yeniden yayınladı.</p>
<p>Cemal Gürsel yazdığı Sunuş&#8217;ta &#8220;…Bugün Milli Eğitim Bakanlığımızca ikinci baskısı yapılan bu eserin, bütün Türk aydınları tarafından okunması büyük faydalar sağlayacaktır. Çünkü bu eser, Doğu Anadolu&#8217;da oturan, Türkçe&#8217;ye benzemeyen bir dil konuştukları için kendilerini Türk&#8217;ten ayrı sayan, bilgisizliğimiz yüzünden bizim de öyle sandığımız vatandaşlarımızın, su katılmamış Türk olduklarını bir kere daha ispat etmektedir. Hem de inkarına imkan olmayan delillerle.&#8221;</p>
<p>Muhafazakar çevreler darbeyi alenen kendilerine karşı olması nedeniyle onaylamazken, solcu ve Kemalist çevreler çevreyi desteklediler. Eski sol anlayış ve değerlendirmelerden uzaklaşan ve son yıllarda hiçbir askeri darbenin meşruiyet ve haklılığı olmadığını savunan insanların giderek artıyor olması Kürtler açısından olumlu bir gelişme olarak değerlendirilmektedir.</p>
<p><strong>&#8220;27 Mayıs&#8217;ı maaşını az bulan subaylar yaptı&#8221;</strong></p>
<p>Dolayısıyla, 27 Mayıs darbesini yapanların &#8220;Bugün demokrasimizin içine düştüğü buhran ve son müessif hadiseler dolayısıyla ve kardeş kavgalarına meydan vermemek maksadıyla Türk Silahlı Kuvvetleri memleketin idaresini eline almıştır&#8221; biçimindeki darbe gerekçelerini ciddiye alınacak hiçbir dayanağı yoktur.</p>
<p>Darbeyi, silahlı kuvvetler içersinde değişik rütbeli subaylarca kurulmuş bir çetenin iktidar gaspı ve askeri vesayet rejiminin kurumlaşması olarak değerlendirmek gerekir.</p>
<p><strong>Tarihçi Prof. Dr. Halil İnalcık&#8217;a göre ise, &#8220;27 Mayıs&#8217;ı, maaşını az bulan subaylar yaptı&#8221;.</strong></p>
<p>*/BİA Haber Merkezi &#8211; İstanbul<br />
26 Mayıs 2008, Pazartesi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.argun.org/2008/05/27/27-mayis-kurtler-ve-sark-islahat-plani-kararnamesi-umit-firat/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8216;AKP Diyarbakır&#8217;ı alırsa PKK biter&#8217; (Vatan:MİNE ŞENOCAKLI)</title>
		<link>http://www.argun.org/2008/01/28/akp-diyarbakiri-alirsa-pkk-biter-vatanmine-senocakli/</link>
		<comments>http://www.argun.org/2008/01/28/akp-diyarbakiri-alirsa-pkk-biter-vatanmine-senocakli/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 28 Jan 2008 10:49:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>argun</dc:creator>
				<category><![CDATA[4-Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[5-Hevpeyivîn]]></category>
		<category><![CDATA[Ümit Fırat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.argun.org/2008/01/28/akp-diyarbakiri-alirsa-pkk-biter-vatanmine-senocakli/</guid>
		<description><![CDATA[‘Zana ile Tuğluk arasında fark yok her ikisinin lideri de Öcalan!...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/01/umit-firat.jpg" title="umit-firat.jpg"><img border="0" vspace="5" align="left" width="128" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/01/umit-firat.thumbnail.jpg" hspace="5" alt="umit-firat.jpg" height="73" /></a>&#8216;Zana ile Tuğluk arasında fark yok her ikisinin lideri de Öcalan!&#8217;</p>
<p>DTP içinde ‘barış güvercinleri’ ve ‘şahinler’ diye iki farklı kanat olduğu tespitlerinin tümüyle aldatıcı olduğunu ileri sürüyor Kürt aydını Ümit Fırat&#8230; <span id="more-507"></span></p>
<p>‘Bir fark varsa o da üslup farkı’ diyen Fırat’a göre; Zana örgüt tabanını dinamik tutan mesajlar veriyor. Tuğluk ise milliyetçilik gibi konularda hassas olan çevrelere güya ’milliyetçilik karşıtı’ ve ’devrimci’ mesajlar vermeye çalışıyor. Ama her ikisi de aslında Öcalan’ın verdiği görevleri yerine getiriyor&#8230;</p>
<p>Kimsenin onun yerinde olmak isteyeceğini sanmam. Her dediği iki elin parmaklarını geçmeyecek kişi dışında herkesi kızdırıyor. Ne diyor ki bu adam? “Kürt sorunu silahla, adam öldürmekle çözülemez!” İnsani bir yaklaşım değil mi? Gel de bunu PKK’lılara anlat! Ümit Fırat, Kürt olduğu için bu cenahtan başladık konuşmaya. Diğer bir sözünü ele alalım şimdi; “Kürt meselesi işle, aşla çözülmez.” Biraz düşündüğünüzde öyle çözülemeyeceğini herkes biliyor, ama Başbakan’dan askere herkes, çözümü aşta görmekte ısrar ediyor. Fırat’ın her lafı, birilerini feci kızdırıyor. PKK’nın tehdit ettikleri arasında olması bu yüzden belki&#8230; O, uzun yıllardır barışçı çözümden yana bir aydın olmanın acısını çekiyor, ama tebessümü de yüzünden eksik etmiyor. Devlet bakmış ki, Fırat’ın hayatı tehlikede, koruma vermek istemiş. O, istememiş. Kahramanlık olsun diye değil, kendine ait kısıtlı bir özel alanı koruyabilmek, kendince keyifli bulduğu bir-iki zevki yaşayabilmek, mesela iki duble rakıyı arkadaşlarıyla birlikte rahat rahat yudumlayabilmek için&#8230; “Ne yani adamcağız da yan masada rakı içmek mecburiyetinde mi kalsın?” diyor. Gerçi, onun rakı masasında konuştukları mesele de aynı. Zaten 63 yıllık hayatının tümü bu mesele etrafında geçmiş ve geçecek&#8230;<br />
Herkesin çözüm için geç kalmış olduğu, bugünün geç, yarının ise telefisi için daha da geç olduğu bir mesele Kürt meselesi&#8230; Peki onun net bir çözüm önerisi var mı? Aslında çok var. Hepsi de tabu deviren cinsten&#8230; Biz sayalım, siz kararınızı verin: Öcalan’a af çıkmadan çıkacak bir af nafile&#8230; Kısmi çözüm, Belçika tipi federal bir modelde&#8230; Anayasa’da tüm vatandaşları tek bir sıfatla tanımlamak gerek; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı&#8230; Merkezi yapı kırılmalı&#8230;</p>
<p>Gelelim saptamalarına&#8230; Onlar da en az çözüm önerileri kadar tehlikeli! DTP, PKK’nın meşru uzantısıdır ve bunda bir tuhaflık yoktur&#8230; Öcalan yandaşları için tanrısal bir simgedir&#8230; Aysel Tuğluk ile Leyla Zana arasında temelde sadece küçük nüanslar var, bu kadarı da olur elbette. Geldikleri, yetiştikleri ortamlar tamamen farklı, ama her ikisi de Öcalan’a, onun düşünce ve prensiplerine bağlıdırlar! İkisinin lideri de Öcalan’dır!..</p>
<p>* Geçtiğimiz günlerde Yeni Şafak’ta sizin ve Aysel Tuğluk’un yazıları alt alta yayınlandı&#8230;<br />
Ya denk geldi ya da editör arkadaşlar öyle olsun istediler. Ben o yazıda öldürerek, insan hayatına kastederek bir yere varılamayacağını söylüyordum. Benim felsefem budur.</p>
<p>* Aysel Tuğluk’un yazısı için yorumunuz ne oldu? ’Çocuklar ölüyorken, kime ne anlatabiliriz ki!’ diyor&#8230;</p>
<p>Yazının baş kısmını okuyunca ’E kızım sen oturup şiir yazmışsın!’ dedim. Ama sonraki bölümlerde daha önce asıllarını başka bir yerde okuduğum şeyler sıralanmıştı.</p>
<p>* Öcalan’ın avukat görüşmelerinin tutulduğu zabıtlarda da aynıları vardı&#8230;</p>
<p>* Ama Aysel Tuğluk ılımlı kanattan&#8230;<br />
Ben öyle düşünmüyorum. Çünkü Tuğluk da dahil hiçbir DTP’li milletvekili PKK otoritelerine, şeflerine, dönüp de; ’Bizi buraya, Meclis’e gönderdiniz, ama burada da birtakım kuralların olduğunu bilmek lazım. Bir emirle bizi Kandil Dağı’ndaki rehin erlerin teslim töreninin bir parçası haline getirmemelisiniz. Bir arkadaşımıza milli maçlara ilgi duyuyor diye palyaçoluk yapıyor dememelisiniz. Böylesi durumlar yaşanınca burada da kimse bizi adamdan saymıyor. Bizi küçük düşüren davranışlar meseleye bir yarar sağlamaz!’ diyemiyor.</p>
<p>Silahla hiçbir sorun çözülmez</p>
<p>* Gerçekten de zor durumda olamazlar mı? Haşim Haşimi’nin dediği gibi onlara zaman tanımak, onları anlamaya çalışmak gerekmez mi?</p>
<p>Hayır. Eğer siyaset yapmak üzere yola çıkmışlarsa, Meclis’i tercih edip politika yapacaklarsa, mebus olmanın neleri gerektirdiğini de öğrenecekler. Meclis bir siyasi staj kurumu değildir. Siyasette stajın yeri parlamento değildir. Orası ülke yönetiminin en yüksek organıdır. Meclis’te bir toplumu temsil ediyorsunuz&#8230; Bir örgüt baskını ve bir çatışma oluyor. Sonuçta baskında hayatlarını kaybeden oniki askerin dışında sekiz askeri de rehin alıp götürüyorlar. Bu askerlerin rehin alınması ve diğerlerinin öldürülmesi benim a’dan z’ye reddettiğim, benimsemediğim bir mücadele metodudur. Ben, silahlı çatışmalarla hiçbir sorunun çözülemeyeceğine inanan bir insanım. Öldürülen bir insanın hayatının yerine daha iyi başka bir şey koyamazsınız&#8230; Diyeceğim, DTP’li bir milletvekili olarak askerlerin bırakılması için elinizden gelen çabayı gösterebilirsiniz. Bu sekiz insanın bir an önce özgürlüklerine kavuşturmak için uğraşabilirsiniz. Hatta gidersiniz oralara, bir lobi faaliyeti yürütürsünüz ve o insanların serbest bırakılması için, bir bahane, bir gerekçe de uydurabilirsiniz. Ama bunu yapamadılar. Son dakikada ucu ucuna törene yetişip, ondan sonra ’Biz gitmesek bırakmazlardı’ dediler. Tabii kendileri de dahil kimseyi inandırmayı başaramadılar.</p>
<p>* Aysel Tuğluk, ’Bana kullanıldık gibi geldi’ demişti ama&#8230;</p>
<p>O zaman insan sormaz mı, niçin kullanılıyorsun peki, söylesene kardeşim! ’Benim ne işim var orada?’ desene! Aslında onun oraya gitmeme gibi bir şansı yoktu. Gitmemek demek o siyasetle bağlarının kopması, emre itaatsizlik demekti.</p>
<p>KÜRTLER’İN TÜRK OLMADIĞINI ÜNİVERSİTEDE ÖĞRENDİM&#8230;</p>
<p>Özgürlük ve barış için, ’kan ve demirle değil, silahsız külahsız’ çözüm getiren her türlü siyasi yapının içinde oldu bugüne kadar Ümit Fırat&#8230;1945’te Erzincan’da doğdu. Aslen Bingöl-Kiğılı&#8230; Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ni bitirdi. Üniversitede iktisadın yanında hayatını değiştiren bir şey daha öğrendi; “Kürtlerin aslında Türk olmadığını!” Gençliğinde, sol ve sosyalist fikirleri benimsedi. Türkiye İşçi Partisi’nin ve Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nın aktif üyesi oldu&#8230; 1973’te Ankara’da Zafer Çarşısı’nda bir kitapçı dükkanı açtı ve 1979’a kadar bu işi yürüttü. 12 Eylül sonrasında hemen her solcu gibi o da bir davada yargılanıp sekiz yıl cezaya mahkum oldu ve dört yılı cezaevinde geçti. 1989-1990 yıllarında henüz Halkın Emek Partisi (HEP) kurulmadan önce bir Kürt partisi kurma girişimi içinde yer aldı. Bu girişim daha sonra SHP’den ihraç edilen ve istifa edenlerle birlikte ’Yeni Oluşum Grubu’na, daha sonra HEP’e kadar uzandı. Ancak bu partide kurucu olarak yer almadı&#8230; 1991 yılında Murat Belge’nin öncülük ettiği 40 kadar yazar, aydın, akademisyen ve politikacı arkadaşıyla birlikte Helsinki Yurttaşlar Derneği’nin kurucuları arasında yer aldı&#8230; 1992’de ise Kürt Aydın İnisiyatifi’nin kurucuları arasında&#8230; 1993 sonrasında Cem Boyner liderliğindeki Yeni Demokrasi Hareketi’nin kurucularından ve aktif yöneticilerinden biri oldu. Kısacası Ümit Fırat, pek çok Kürt aydın oluşumunda hep ilk sıralardaydı. Şimdi tek başına, hiçbir siyasi bağlantısı yok ve her platformda çözüm önerilerini dile getiriyor&#8230;</p>
<p>DTP, sol sosyeteye şirin görünecek mesajlar veriyor</p>
<p>* DTP içinde ayrışma olacak mı sizce?</p>
<p>DTP ve benzeri örgütler içinde ayrışma olmaz. Cesaret edebilenler olursa, 4 yıl önce yaşandığı gibi bazı kopmalar, ayrılmalar olur&#8230;</p>
<p>* DTP için örgüt diyorsunuz&#8230;<br />
DTP nihayetinde kendi başına bir örgüt değil. Kendisi dışında oluşan bir alan üzerine monte edilmiş bir yapı. Esas olarak siyasi güç potansiyeli PKK’dır. DTP işin meşru görüntüsüdür&#8230; DTP’ye kadar genel olarak bir parti kapatılacakken bir yedek oluşturulurdu. HEP kapatılmadan önce DEP kuruldu. Bir de o arada ÖZEP&#8230; Yine DEP kapatılırken HADEP kuruldu. HADEP kapatılırken DEHAP&#8230; Böyle yedekli gidiyorlardı. Biri biterken diğeri otomatikman devreye giriyordu. Peki DEHAP orta yerde duruyorken, ne oldu da DTP kuruldu? Bana göre DEHAP’ta bir miktar partileşme, kendisi olma eğilimi ortaya çıkmıştı. Aslında HEP, DEP, HADEP, DEHAP kesintisiz bir zincir oluşturuyorlardı. Devam eden bir politik birikim, gelenek oluşmaya başlamıştı. Ben daha önce de söyledim, yazdım, 2004 belediye seçimlerinde DEHAP’ın aday tespitleri, parti yönetiminin de bir siyasi tercihi ve ağırlığı olduğunu göstermişti. Bu, PKK elitleri için, merkez için hoşgörüyle karşılanacak bir şey değildi.</p>
<p>* Hep yedekli gidiliyor dediniz&#8230; Peki şu anda DTP’nin yedeği var mı?</p>
<p>Hayır. Ama anında kurarlar. Biri kapanınca öbürü kuruluyor. Tabelalar gidiyor, boyanıp üzerlerine yeni partinin ismi ve amblemi yazılıyor. Binalarını bile değiştirmiyorlar.</p>
<p>* O zaman DTP içinde, Refah ve AKP gibi bir ayrışma beklemek yanlış mı?</p>
<p>Hayır. Hiç boşuna beklenmesin böyle bir şey. Ayrıca bu onların da gücüne gidiyor söyleyeyim. Siz, yani medya, PKK’dan koparmak veya ona cephe almalarını istediğiniz birileri olduğunu açık açık ifade ediyorsunuz. Yani birileri birilerini DTP içinde ayrıştırmaya, onları PKK’dan koparmaya çalışıyor. ’Bunlar ılımlıdır’ deyip&#8230; ‘Bunlar sertlik yanlısı değil&#8230; Bunlarla konuşulur&#8230; Bunlar çok da oradan değiller&#8230; Konuştuğumuz zaman ortaya çıkıyor, şiddeti reddediyorlar’ falan diyorlar. Ama bu doğru değil. Mesela biz Ahmet Türk’le baş başa konuştuğumuz zaman çok iyi anlaşabiliriz. Ama o resmi görüşünü açıkladığı zaman sizinle konuştuğu şeyleri söylemiyor. O yüzden ben bu tip umutlardan vazgeçilmesi gerektiğini düşünüyorum&#8230;</p>
<p>* Kimler bu umutlardan vazgeçmeli?</p>
<p>Yani Batı’da yaşayan, DTP’lilerin bir kısmını daha ılımlı bir çizgiye çekip PKK’dan koparıp daha yaşanabilir bir Güneydoğu ve Doğu hayali kuranları kastediyorum.</p>
<p>* PKK’dan kopmazlar mı sizce?</p>
<p>O zaman yok sayılırlar. Onlar partiye kafa tutup birilerini oradan koparacak insanlar değiller. Orada oldukları zaman bir anlam ifade ediyorlar, olmadıkları zaman yok sayılırlar.</p>
<p>Leyla Zana görünüşte daha şahindir</p>
<p>* O zaman şöyle sorayım; Leyla Zana ve Aysel Tuğluk arasında fark yok mu?</p>
<p>Zana ile Tuğluk arasında sadece bir üslup farkı var. Zana örgüt tabanından geliyor, dolayısıyla o alanı dinamik tutan mesajlar veriyor. Tuğluk ise, kendisine verilmiş bir görevi ifa ediyor. Ertuğrul Özkök, Hakkı Devrim gibi devlete daha yakın duran ve işin arka planıyla fazla ilgili olmayan şahsiyetlere verdiği ’ılımlı’ mesajların yanı sıra, bir de milliyetçilik gibi konularda hassas olan bazı sol sosyete mensuplarına güya ’milliyetçilik karşıtı’ ve ‘devrimci’ mesajlar vermeye çalışıyor.</p>
<p>* Kim o sol sosyete mensupları?</p>
<p>Bazı sol ve liberal entelektüeller!.. Onlar kendilerini bilir.</p>
<p>* Gerçekten de Zana ve Tuğluk arasında hiç fark yok mu?</p>
<p>Hangisi daha şahin, hangisi daha ılımlı, konjonktüreldir. Leyla Zana görünüşte, daha şahin, daha serttir. Neticede Aysel Tuğluk da kendi adıyla yazdığı ya da kendi imzasıyla yayınlanan metinlerde daha ılımlı mesajlar verir.</p>
<p>* Zana, ’Bizim üç liderimiz vardır’ diyor&#8230;</p>
<p>Birini tek başına söyleyemediği için diğer ikisini birlikte telaffuz ediyor. Zana’nın lideri Öcalan’dır. Zana, o siyasi anlayıştan, o ekolden gelen ve PKK’dan ötürü yargılanan biridir. 10 sene 3 ay hapis yattı. O dünyadan geldi, o dünyaya ait. Tek başına ‘Bizim liderimiz Öcalan’ dediği zaman bazı Kürtler rahatsız olacaktır. Diğerlerini de saymak lazımdır. Üç liderimiz var demesi bundandır. Yoksa inandığından değil. Esas olarak Zana’nın gönlündeki siyasi lideri Barzani değil, Öcalan’dır.</p>
<p>* Peki Aysel Tuğluk’un lideri kim?</p>
<p>Onun da lideri Öcalan’dır. Tuğluk, o partiye eş başkan olarak getirilmeden önce Öcalan’ın avukat görüşmelerine katılan, o zabıtları, o notları tutan, dışarıya ileten avukatlardan biriydi. Bu nedenle mahkemelik oldular, barolar tarafından disiplin soruşturması falan da yapıldı sanırım. Avukatlıkta da çok eski değil. Henüz genç, yeni bir avukat&#8230; Öcalan DTP’nin kuruluş talimatında, ’Senin memleketindeki Munzur nehri kadar parlak beyaz şeffaf’ diyor bir yerde. Görüşme meydanda. Bu avukat görüşmesini yayınlayan da kendileri. Yani Tuğluk ne derse desin, ne yazarsa yazsın, Öcalan’a sadıktır, ona bağlıdır. Tuğluk açıklamalarında hep bir şeyler söyler. Onun arka planını bilmeyen insanlara bu sözler son derece ılımlı, demokrat gelir. Ama bunları Öcalan söylüyor. Tuğluk’un yazdıklarında eğer bir yumuşama, bir ılımlılık veya uzlaşı seziliyorsa, bunu imza sahibinde değil de Öcalan’da aramak gerekir. O sözler Tuğluk söylediği zaman mı ılımlı oluyor? O banyo edip, rehabilitasyondan geçirip de söylemiyor ki! Bunları Öcalan söylüyor. Eğer bir ılımlılık aranacaksa, bu sözler güven vericiyse Öcalan’a bakmak lazım.<br />
Kimse DTP’lileri ayartmaya çalışmasın</p>
<p>* Genel beklenti hep DTP içinden birilerinin çıkıp ’PKK terör örgütüdür’ demesi&#8230; Böyle biri çıkar mı sizce?</p>
<p>DTP içinden bugün bunu söyleyecek hiç kimse çıkamaz. Çünkü yok olur. Öyle bir karizmaya sahip kimse yok. Diyemezler. Bunu doğru da bulmuyorum zaten&#8230;</p>
<p>* Derse?<br />
Bir kere birincisi hayati bir tehdit söz konusu olur. Çünkü oraya milletvekili olarak seçilmiş bir insanın öyle ‘Canım sıkıldı, ben bu oyunu oynamıyorum’ deme inisiyatifi yok. İki, kapının önünde bulur kendisini. Hiç kimse de ona sahip çıkmaz. Geçmişte ona oy veren bir tek Kürt kapısını çalıp, ’Ya aslında sen doğru söyledin. Niye sana bu haksızlığı yaptılar’ demez. Onun için bence bu insanları ayartmaktan vazgeçmek, böyle bir beklentiden vazgeçmek lazım.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.argun.org/2008/01/28/akp-diyarbakiri-alirsa-pkk-biter-vatanmine-senocakli/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şuursuz şiddet körleştirir&#8230;(Ümit Fırat)</title>
		<link>http://www.argun.org/2008/01/10/suursuz-siddet-korlestirirumit-firat/</link>
		<comments>http://www.argun.org/2008/01/10/suursuz-siddet-korlestirirumit-firat/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 10 Jan 2008 07:45:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>argun</dc:creator>
				<category><![CDATA[4-Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[Ümit Fırat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.argun.org/2008/01/10/suursuz-siddet-korlestirirumit-firat/</guid>
		<description><![CDATA[Öldürme fiili sorunlarımızın çözümü için bir çare olmadığı gibi, çözüm değil, tersine çözümsüzlükler ürettiğini, belki onarılabilecek bir şeyler varsa onların da önünü kesiyor
Son günlerde sıkça yaşadığımız ve masum insanların öldürülmeleri gibi eylemlerin gerçekleştirilmesinin hiçbir mantıki açıklaması olamaz. Askeri hedeflere değil de, sivil hedeflere ve masum insanlara yönelik olan saldırıların haksızlığı üzerine kimi yorumlar yapılsa da, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/01/dogalyasam.jpg" title="dogalyasam.jpg"><img src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/01/dogalyasam.jpg" alt="dogalyasam.jpg" align="left" height="128" hspace="5" vspace="5" width="127" /></a>Öldürme fiili sorunlarımızın çözümü için bir çare olmadığı gibi, çözüm değil, tersine çözümsüzlükler ürettiğini, belki onarılabilecek bir şeyler varsa onların da önünü kesiyor</p>
<p>Son günlerde sıkça yaşadığımız ve masum insanların öldürülmeleri gibi eylemlerin gerçekleştirilmesinin hiçbir mantıki açıklaması olamaz.<span id="more-424"></span> Askeri hedeflere değil de, sivil hedeflere ve masum insanlara yönelik olan saldırıların haksızlığı üzerine kimi yorumlar yapılsa da, bunun da fazla bir anlamı olduğunu düşünmüyorum. Esas olarak birilerini öldürme fiilinin sorunlarımızın çözümü için bir çare olduğunu düşünmediğim gibi, bu yöntemin de bir çözüm değil, tersine çözümsüzlükler ürettiğini, belki onarılabilecek bir şeyler varsa onların da önünü kestiğini düşünüyorum. Sırf politik bir pazarlık gücü elde edebilmek için, bir takım insanların hayatına son vererek ve geride gözü yaşlı masum insanlar bırakarak bir yerlere varılamayacağını, buna kimsenin hakkı olmadığını, kimsenin kendisine daha iyi yaşanılacak bir dünya da kuramayacağının bilinmesi gerek.</p>
<p>Bir yandan sınır içi/sınır ötesi operasyonlar, bir yandan sivil siyaset alanının sınırlandırılması, parti kapatılması, dokunulmazlıklar, yargılamalar, sivil anayasa, eve dönüş v.b. meseleler üzerinde tam da bir kafa karışıklığı yaşanılıp, bunlar üzerinden bir çıkış yolu aranırken, Diyarbakır&#8217;da yaşanılan katliam, zihinlerimizi ve düşüncelerimizi yeniden allak bullak etti. Öldürmekle nereye varılacaktı? İnsanları öldürmek neyi, hangi siyasi veya sosyal problemimizi çözecekti?</p>
<p>Yıllardır siyasi ve toplumsal problemlerin tahrip edici sonuçları hakkında nice metinler okumuş, yüreklere işleyen duygu yüklü anılar ve anlatılar dinlemişimdir. Geçenlerde Hale Akay&#8217;ın son dönemlerdeki gelişmelerden de etkilenerek yazdığı bir yazıyı ibretle ve aynı zamanda da içimi sızlatan duygularla okumuştum. Yazıda Robert Kennedy&#8217;nin, Martin Luther King&#8217;in ölümünden bir gün sonra yaptığı konuşma metninden yapıp aktardığı çeviriye de yer vermişti. R. Kennedy bu konuşmasında, aslında çoğumuzun ortak duygularını da dile getirmiş.</p>
<p>YAŞADIKLARIMIZ UTANDIRMALI BİZİ</p>
<p>Akay, ABD&#8217;de yaşayan beyazlar ve siyahları, Türkiye&#8217;de yaşayan Türkler ve Kürtlere uyarlamak suretiyle, &#8216;içinde bulunduğumuz duruma uyarladım&#8217; demiş. Hani bazen aklımıza takılıp da söylemekte geç kaldığımız veya söylemeyi beceremediğimiz bir düşüncenin, bir sözün, birisi tarafından söylendiği zaman, &#8216;tam da dilimin ucuna gelmişti&#8217; sözleriyle ifade ettiğimiz gibi durumlarla karşılaşırız. Kendi siyasi serüvenim de dâhil olmak üzere, söylemek isteyip de söylemeyi akıl edemediğim, hatta bazen cesaret edemediğim çok zamanlar olmuştur.</p>
<p>Yaşadığımız şu günleri daha mükemmel bir şekilde ifade edecek kelimeler bulamadığım için, biraz haddimi aşarak, öncelikle de yazarın anlayış ve hoşgörüsüne sığınarak, sadece birkaç kelimeyi daha değiştirerek, Robert Kennedy&#8217;nin bu anlamlı ve güzel metnine burada yer vermek ve okuyucuyla paylaşmak istedim.</p>
<p>“Gün, utanç ve keder zamanıdır; Siyasetin günü değil. Bu mesele, sadece tek bir etnik kimliğin meselesi değildir. Şiddetin kurbanları, sadece Türkler ve Kürtler, zenginler ve yoksullar, ünlüler ve adı sanı bilinmeyenler değildir ve hepsinden de önemlisi, başka insanların sevdiği ve ihtiyaç duydukları insanlardır. Her nerede yaşarsa yaşasın ve ne yaparsa yapsın, hiç kimse şuursuzca dökülen kanın kime zarar vereceğinden emin olamaz.</p>
<p>Neden? Şiddet şimdiye kadar neyi başardı? Ne yarattı? Bu zamana kadar atılan hiçbir kurşun öldürülen tek bir kişinin bile davasını susturamadı.</p>
<p>Hiçbir yanlış, isyanlar ve sivil kargaşalar yoluyla düzeltilmedi. &#8230; İster hukuk adına ister hukuka karşı gelme adına, ister tek bir kişi veya bir çete tarafından taammüden veya öfke sonucu bir şiddet saldırısıyla veya şiddete tepki olarak, ne zaman -Türkiye&#8217;de- bir insanın hayatına bir başkası tarafından anlamsızca son verilirse; ne zaman bir başka kişinin kendisi ve çocukları için, kendi elleriyle ve acı çekerek ördüğü hayatı için gözyaşı döksek, bütün bir ulus olarak alçalmaktayız.</p>
<p>Fakat giderek artan, insanlığın ortak değerlerini ve uygarlığın benzer amaçlarını göz ardı eden bir şiddet düzeyini neredeyse hoş görür durumdayız. Uzak/yakın topraklardaki insan kıyımlarına ilişkin gazete haberlerini sükûnetle karşılamaktayız. Sinemalardaki, televizyon ekranlarındaki, bilgisayar oyunlarındaki cinayetleri övmekteyiz ve buna da eğlence demekteyiz.</p>
<p>Sık sık gücün ve kaba kuvvetin kabadayılıklarından, tehditlerinden ve kullanımından onur duymaktayız; sık sık kendi hayatlarını başkalarının paramparça olan hayalleri üzerine kurmayı amaçlayanları mazur görmekteyiz. Ülkelerinin dışındakilere şiddet karşıtlığı vaazını verenler, bunu kendi evlerinde gerçekleştirmekte başarısız olmaktalar. Kendi davranışları ile başkalarını isyana davet edenler, onları bunun için suçlamaktalar.</p>
<p>Birileri günah keçileri aramaktayken, diğerleri komplo teorileri üretmekteler. Fakat açık olan bir şey daha var: şiddet de şiddeti besliyor ve baskılar da misillemeyi getiriyor. Bu hastalığı ruhumuzdan silebilecek olacak yegâne şey ise sadece tüm toplumda gerçekleşecek bir temizliktir.</p>
<p>Çünkü gecenin bir vaktinde atılan silah veya bomba kadar hızlı olmasa da aynı ölçüde ölümcül tahribat yaratan bir şiddet türü daha vardır. Bu, kurumların şiddetidir; kayıtsızlık, eylemsizlik ve yavaşça çürümedir. Yoksullara ıstırap veren, farklılıklarını gerekçe göstererek insanlar arasındaki ilişkileri zehirleyen de işte bu şiddettir.</p>
<p>Bu, bir insanın elinden diğer insanlar ile birlikte yan yana ayakta durabilme şansını alarak, o insanı yıkıma uğratmak demektir. Ve işte bu da, bize ıstırap veriyor.</p>
<p>Eğer bir insana kendi kardeşinden nefret etmeyi ve korkmayı öğretirseniz; O&#8217;nun etnik kimliği veya inançları veya amaçladığı politikalar yüzünden daha düşük bir insan olduğunu öğretirseniz, sizden farklı olanların sizin özgürlüğünüzü, işinizi veya ailenizi tehdit edeceğini öğretirseniz; o zaman karşılaştıklarında onlara kendileri gibi vatandaşlar değil; düşmanlar olarak, bir arada yaşanacak değil; hükmedilecek, boyun eğdirilecek ve efendilik yapılacak insanlar olarak bakmayı da öğretirsiniz.</p>
<p>En sonunda, kendi kardeşlerimize yabancılar gibi, birlikte bir kenti veya dünyayı paylaştığımız, ama bir toplumu paylaşmadığımız insanlar gibi; bize ortak bir yaşam alanı ile bağlı ama ortak bir amaç ile bağlı olmayan insanlar olarak görmeyi öğreniriz. Sadece bir ortak korkuyu, sadece birbirimizden uzak durmaya yönelik ortak bir arzuyu, sadece anlaşmazlığı güç kullanarak çözmeye yönelik ortak bir dürtüyü paylaşmayı öğreniriz. Bunların tamamı için nihai bir çözüm yok.</p>
<p>HEPİMİZ KARDEŞİZ ASLINDA</p>
<p>Yine de ne yapmamız gerektiğini biliyoruz. Vatandaşlarımız arasında gerçek bir adaleti sağlamak. Esas sorun, bunu gerçekleştirmek için hangi programları izleyeceğimiz değil, sorun kendi içimizde ve kendi kalbimizde var oluşumuzun korkunç gerçeklerini kabul eden bir insancıl amacın önderliğini bulup bulamayacağımızdır.</p>
<p>İnsanlar arasındaki yanlış ayrışmaların beyhudeliğini teslim etmeli ve başkalarının ilerlemesi yoluyla kendimizin de ilerleyebileceği yolları bulmayı öğrenmeliyiz. Çocuklarımızın geleceğinin başkalarının felaketleri üzerine kurulamayacağını kabul etmeliyiz. Bu kısa hayatın öfke veya intikam duygusu ile insanlığın ve hayatın ne yüceleceğini ne de zenginleşeceğini görmeliyiz.</p>
<p>Artık yaşadığımız topraklarda bu ruhun gelişmesine izin vermemek için bu gezegendeki yaşamlarımız oldukça kısa ve yapılacak iş ise çok büyük&#8230; Bunu tek bir program veya bir karar ile mağlup edemeyeceğimiz de kesin.</p>
<p>Ama belki, bir süre için bile olsa, bizimle birlikte yaşayanların kardeşlerimiz olduğunu, bizlerle birlikte hayattaki bu kısa anı paylaştıklarını; onların da bizim gibi amaçları doğrultusunda ve mutluluk içerisinde, hayattan elde edebilecekleri tatmin ve memnuniyetin peşinde koşan kişiler olduğunu hatırlarsak&#8230;</p>
<p>Böyle bir ortak inanç bağı, böyle bir ortak amaç bağı elbette bize bir şeyler öğretmeye başlayabilir; en azından, etrafımızdakileri bizim gibi vatandaşlar olarak görmeyi ve öğrenebilmeyi başarabiliriz. Ve elbette, içimizdeki yaraları sarmak ve kendi kalplerimizde yeniden birer kardeş ve vatandaş olmak için biraz daha fazla çalışmaya başlayabiliriz.”</p>
<p>Ümit Fırat&#8217; ın yazısı 9 Ocak 2007 Yeni Şafak gazetesinde</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.argun.org/2008/01/10/suursuz-siddet-korlestirirumit-firat/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Siyasi Yasaklar Ülkesi(Ümit Fırat)</title>
		<link>http://www.argun.org/2007/11/24/umit-firat-zaman-gazetesi24-kasim-2007/</link>
		<comments>http://www.argun.org/2007/11/24/umit-firat-zaman-gazetesi24-kasim-2007/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 24 Nov 2007 15:53:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>argun</dc:creator>
				<category><![CDATA[4-Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[Ümit Fırat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.argun.org/2007/11/24/umit-firat-zaman-gazetesi24-kasim-2007/</guid>
		<description><![CDATA[ (Zaman Gazetesi/24 Kasım 2007)
17 Kasım 1924 günü Cumhuriyet&#8217;in ilanının hemen ertesinde kurulup, 3 Haziran 1925&#8242;te dönemin hükümeti tarafından Takrir-i Sükûn Kanunu&#8217;na dayanılarak kapatılan Terakkiperver Cumhuriyetçi Parti ile başlanılmış siyasi parti kapatma geleneğine. O günden başlayan süreç boyunca da bu ülkede 30&#8242;dan fazla siyasi parti kapatılmış. Henüz kapatılma adayı durumunda ve davanın başlangıç aşamasında olsa da, son [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><font size="2"><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2007/11/umit-firat.jpg" title="umit-firat.jpg"><img border="0" align="left" width="130" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2007/11/umit-firat.jpg" alt="umit-firat.jpg" height="104" /></a> (Zaman Gazetesi/24 Kasım 2007)</font></p>
<p><font size="2">17 Kasım 1924 günü Cumhuriyet&#8217;in ilanının hemen ertesinde kurulup, 3 Haziran 1925&#8242;te dönemin hükümeti tarafından Takrir-i Sükûn Kanunu&#8217;na dayanılarak kapatılan Terakkiperver Cumhuriyetçi Parti ile başlanılmış siyasi parti kapatma geleneğine.<span id="more-213"></span> O günden başlayan süreç boyunca da bu ülkede 30&#8242;dan fazla siyasi parti kapatılmış. Henüz kapatılma adayı durumunda ve davanın başlangıç aşamasında olsa da, son olarak bu kez DTP gündeme geldi. Yargıtay Başsavcılığı tarafından düzenlenen iddianameyle 16 Kasım 2007 tarihinde açılan kapatılma davası, mevcut yasaların uygulanması halinde kesin olarak yeni bir kapatılmayla daha karşılaşılacak gibi gözüküyor. Böylece, siyasi parti kapatma alışkanlık ve geleneğinin</font></p>
<p><font size="2">korunmasına yönelik gösterilen özen de canlılığını koruyacak; milli bir hassasiyet olarak, bugüne kadar hep olduğu gibi, pek çok konuda olduğu gibi devamlılık ilkesi sürdürülmüş olacak.</font><font size="2">Kapatılan partilerin bir kısmının şeriatçı, bir kısmının komünist, bir kısmının da rejim açısından günün kapatma ihtiyaçlarına göre bir gerekçeyle tehlikeli bulunup kapatıldıklarını biliyoruz. Bu arada Kürt partisi olmadığı halde, Kürtler hakkında bazı kararlar alan sol partiler de, Kürt partileriyle benzer gerekçelerle kapatılmışlardır. Kapatılan partilerin tamamının isimlerini tek tek sayıp burada sayfa doldurmaya gerek görmeden, sadece ilk kapatılan ve son kapatılma adayını aktarmakla yetinmenin yeterli olacağını düşünüyorum.</font><font size="2">Önceki kapatmalar neye yaradı?</p>
<p>Özellikle son 15 yıl içerisinde benim bildiğim 6 &#8216;Kürt partisi&#8217;, &#8220;devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği&#8221; gerekçesiyle Siyasi Partiler Yasası&#8217;na konulan maddeler gerekçe gösterilerek kapatıldı. Bu arada öyle bir süreç de yaşanır oldu ki, bu 15 yıl boyunca kapatılmak üzere Anayasa Mahkemesi&#8217;nin gündeminde mutlaka ve en az bir Kürt partisi yer aldı. Şu anda ise kendisini feshetmesine rağmen dosyası mahkemede olan DEHAP ve HAK-PAR&#8217;ın yanı sıra DTP ile birlikte bu sayı üçe çıkmış bulunuyor. Bu partilerin aynı zamanda hiç de küçümsenmeyecek önemli bir kitlesel desteğe de sahip olduklarını da belirtmekte yarar var.</p>
<p>Ne var ki Türkiye&#8217;yi yönetenlerin içinde bulundukları aczin, sadece yürürlükteki mevcut Siyasi Partiler Yasası ile izah edilmeye çalışılmasının da hiçbir haklı gerekçesi olamaz. Yıllardır Siyasi Partiler Yasası&#8217;nın ne denli antidemokratik ve aslında istenirse partilerin tümünü birden yasaklayacak hükümlerle dolu olduğu hep söylenir. Aslında demokratik bir ülkede bir Siyasi Partiler Yasası&#8217;na ihtiyaç var mıdır? Bunu da pek tartışmıyor ve konuşmuyoruz. Böylesine gereksiz bir yasanın, Türkiye&#8217;de siyasi parti faaliyetlerini düzenleyeceği ve güvence altına alacağı yerde, fiilen bir çıkmaza soktuğunu, demokratikleşmenin önündeki en önemli engellerden biri olduğunu, bu yasadan canı yananların bile kendilerini doğru dürüst ifade edemediğini unutmamak gerekir.</p>
<p>Kanun dikkatlice okunup incelendiğinde, aslında orada belirtilen kurallara ve yasaklara uyulduğu takdirde, Türkiye&#8217;nin bir siyasi partiler yasağı ülkesi olduğu kolayca anlaşılır. Yani mevcut yasa, size siyaset yapma alanı değil, siyaset yasağı getiren ve siyaset yapamama alanı çizen bir yasadır. Zaten yaşadığımız süreçten de kolayca anlaşıldığı kadarı ile böyle bir yasanın çıkarılmış olmasının nedeni, gerçekte siyasetin de askeri ve bürokratik vesayet rejiminin devamını sağlamak dışında fazla bir mânâ ifade etmediği anlaşılacaktır.</p>
<p>Bu yasa, yıllardır Türkiye&#8217;yi hem içeride, hem de uluslararası alanlarda izahı mümkün olmayan siyasi problemlerle karşı karşıya getirmiştir. Demokrasi ile yönetilmek istenen bir ülke ve toplumda, bir siyasi partinin kapatılmasının bu kadar kolay olduğu ve bu kadar bol örneğinin bulunması, sonuç olarak bu toplumun geleceği ve siyasetinde rol almak isteyen insanlar açısından da daima caydırıcı veya korkutucu bir sonuç yaratmıştır. Bu nedenle Türkiye&#8217;nin siyaset hayatında mümkün olabilecek pek çok parlak gelişmenin önü kesilmekte; uzlaşmacı, yaratıcı ve demokratik bir siyasi gelenek oluşamamakta; bunun yerine militan özellikleri ağır basan sert ve uzlaşmaz bir siyasi anlayış egemen olmaktadır. Sonuç olarak da sorunları çözmek yerine, iyice içinden çıkılmaz bir hale sokan bir rejim oluşmuştur. Birtakım görünmez siyasi güç odakları, totaliter alternatifler dayatmışlar, sorunların çözümü için askerî darbelere zeminler hazırlamış ve halen de hazırlamaya devam etmektedirler. Bir siyasi partinin statüko ile uyumsuzluğunun bulunması kadar normal ve sıradan bir durumun aslında tam da bu nedenle kapatılmaya neden olması ancak bizim kendi dünyamıza ait bir politik hayat tarzı olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>
<p>DTP&#8217;nin sürdürdüğü günlük politikalarında eleştirilebilecek, siyasi olarak karşı çıkılabilecek pek çok hatası olabilir ve nitekim pek çoğumuz da zaman zaman bu politikaları eleştirmişizdir. Bir siyasi partinin sık sık hatalar yapması, ancak temsil etmeye çalıştığı toplum tarafından benimsenmemesi ile mümkün olur. Toplumun genel güvenliğini tehdit altında tutmadığı sürece, kendi geleceğini etkileyebilecek hatalar yapmasına tahammül etmek ve hayatını normal koşullarlarda doldurmasına imkân tanımak gerekir. Çareyi onu kapatmak biçiminde görmemek gerekir. Normal koşullarda politik hayatını tüketmesini mümkün kılmak yerine, onu kapatıp yasaklamak ise, yerine başka bir partinin kurulması sonucunu yaratır ve zaten yaşadığımız siyasi süreçte de bunun örnekleri hayli bol olarak önümüze çıkmaktadır. Demokratik bir ortamda bir siyasi partiyi kusurlu görmek, bu nedenle kendisini politik olarak eleştirmek ve mücadele etmek gibi bir yolun demokrasi açısından doğru ve sağlıklı sonuçlar yaratacağını artık kabullenmek lazımdır.<br />
Kürt vatandaşlar nasıl algılar?</p>
<p>Aylardır DTP&#8217;lilere, &#8220;PKK terör örgütüdür&#8221; açıklaması yapmaları dayatılıyordu. Böyle bir açıklama yapmalarının bir çözüm olmayacağını, asla yapamayacaklarını bile bile ısrarla kendilerinden istenen buydu. Oysaki böylesi bir açıklamanın, kendilerini parlamentoya gönderen seçmenlerinden koparacağını, &#8220;Ankara&#8217;da konuşlanan&#8221; bazı malum çevrelerin hoşuna gidecek bir siyasi intihar olacağını biliyorlardı. Böylesi bir tutuma girmelerinin, ardından da bazı itiraflarda bulunmalarının isteneceği biliniyordu. Ancak ne var ki, birilerinin bekledikleri tavrı gösterselerdi bile, zaten hep yapılmakta olduğu gibi, bir kapatılma davasının da mutlaka hazırlanmakta olduğu bekleniyordu. Bunu bilmek için de kâhin olmak gerekmiyordu.</p>
<p>Tabii bir yandan da geçmişte de bugün de sık sık örneklerini gördüğümüz kişisel dosyalar hazırlanıyordu. Böylece dosyalara birtakım çürük raporları, kimliği belirsiz fotoğraflar, aile cüzdanları örneklerinde olduğu gibi bazı bilgiler yerleştirildi.<br />
İşte bunun içindir ki bu ülkede politika yapmak, ancak militanca bir faaliyet olarak sürdürülebiliyor. İşte yine bu nedenle bu ülkede siyaset kelimesinin anlamı, ülkeyi idare etmek, politika yapmak gibi karşılıklara ilaveten, aynı zamanda bir ceza, bir ölüm cezası, bir çıkar sağlama metodu anlamına da gelmektedir. Bugüne kadar bu kadar partinin kapatılmasına rağmen, hangi toplumsal ve siyasi sorunların çözüldüğünü de hesaba katmak gerekir. Bu ülkede beğenilmeyen veya doğru bulunmayan siyasi partileri kapatarak geleceğe dair iyi bir çözüm üretilebileceğine umut beslemek için hiçbir neden yoktur. Siyasi bir geleceği ve inandırıcılığı olmasa veya birileri için öyle görülse bile, siyasi yapıların normal bir süreçte kendi hayatlarını sürdürmelerine tahammül etmeye alışmak gerek.<br />
DTP iki yıl önce kurulmuştu. Kapatılması için bugün ileri sürülen bazı &#8216;deliller&#8217; o günlerde de vardı ve yeni &#8220;ele geçirilmiş&#8221; bilgiler de değildir. Önemli birer delil olarak ileri sürülen belgeler arasında bulunan Abdullah Öcalan&#8217;a ait avukat görüşmeleri zaten Adalet Bakanlığı&#8217;na bağlı bir kurumda ve cumhuriyet savcısı denetiminde gerçekleşmiştir. Yani çok önemli bir belge olarak sunulan dokümanların da, aslında alenen gerçekleşen bir avukat görüşmesinden ibaret şeyler olduğunu biliyoruz.</p>
<p>Bu davranış da her zamanki gibi bir tahammülsüzlük ve inkâr yoluyla güya bir sonuç alma metodu olarak ele alınacaktır.<br />
Bana göre bugün Türkiye&#8217;de olsun başka ülkelerde olsun, ben Kürt&#8217;üm diyen hiç kimse, DTP&#8217;nin kapatılmasını, yasaların suç saydığı bir fiilden kaynaklandığı gibi bir değerlendirme ve kanaate sahip değildir. Kürtler, böylesi bir gelişmeyi normal bir uygulama olarak görmemekte, bu gelişmeleri de, her şeyden önce devletin, yargı organlarının veya bazı etkin güçlerin, Kürt siyasi kurumları karşısındaki tahammülsüz ve hoşgörüden uzak tutumlarıyla değerlendirmektedir.</p>
<p><font size="2" face="Verdana"><em>Zaman gazetesi/24 Kasım 2007</em><font face="Times New Roman"><br />
</font></font></p>
<p></font></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.argun.org/2007/11/24/umit-firat-zaman-gazetesi24-kasim-2007/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
