<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Argun "Ramanên Azad, Özgür Düşünceler" &#187; Nezîrê Cibo</title>
	<atom:link href="http://www.argun.org/category/4-niviskar/nezire-cibo/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.argun.org</link>
	<description>www.argun.org</description>
	<lastBuildDate>Thu, 09 Sep 2010 13:53:33 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.4</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>ARKADAŞLARI NECMETTİN BÜYÜKKAYA’YI ANLATIYOR-3(Nezirê Cibo) Dr.İsfendiyar Eyyuboğlu&#8217;nun kaleminden Neco</title>
		<link>http://www.argun.org/2009/01/27/arkadaslari-necmettin-buyukkaya%e2%80%99yi-anlatiyor-2-nezire-cibo/</link>
		<comments>http://www.argun.org/2009/01/27/arkadaslari-necmettin-buyukkaya%e2%80%99yi-anlatiyor-2-nezire-cibo/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 27 Jan 2009 20:58:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>argun</dc:creator>
				<category><![CDATA[4-Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[Nezîrê Cibo]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.argun.org/?p=2425</guid>
		<description><![CDATA[Lafı dolandırıyoruz, yoksa ağlamak, bağıra bağıra ağlamak geliyor içimizden. Hiç hesap yapmaksızın, gözyaşları yuvarlanırken göz pınarlarından ağlamak, ağlamak, ana avrat küfretmek, çaresizliğin kavrulmuşluğuyla hem ağlayıp hem küfretmek geliyor içimizden… ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2009/01/neco2.jpg"><span id="more-2425"></span><img class="alignleft size-full wp-image-2409" title="neco2" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2009/01/neco2.jpg" alt="neco2" width="130" height="180" /></a>Dr. İsfendiyar Eyyuboğlu Necmettin’in Anma Toplantısında </strong></p>
<p>Şahadetinin 25ci yılında, Neco’nun Siverek’teki mezarına gidilecekti. 24 Ocak 2009 Sabahı ben, Av. Erdem Gencan ve Av. Hasan Dağtekin yola koyulduk. Siverek’e varmak üzereyken Erdem’in telefonu çaldı. Arayan Dr. İsfendiyar Eyyuboğluydu; “Karacadağda kar yağışı var arabayı <!--more-->dikkatli sürün diyordu” Erdem, “Karacadağı geçtik, Siverek’e varmak üzereyiz” dedi. Oda “şu anda Karacadağ zirvesine ulaştım. Merasimde görüşmek üzere” diyerek telefonu kapattı.</p>
<p>İsfendiyar’ın gönlü can yoldaşını anma gününde yalnız bırakmaya varamamış, Ankara’dan uçağa atlayıp gelmişti.</p>
<p>Siverek asli mezarlığı tıklım tıklımdı. Herkes oradaydı, bütün arkadaşları ve sevenleri… Bizde yıllarca görüşemediğimiz birçok arkadaşı bu vesileyle gördük. Törenden sonra, Siverek dışından gelen çok sayıda misafire Siverek’in lokanta olarak restore edilen tarihi mekânlarından “Paşa Konağı”nda yemek verildi. Yemekten sonra bu sefer Diyarbakır Büyük Şehir Belediyesinin Tiyatro salonunda düzenlenen Necmettin’i anma toplantısına yetişmek için yola koyulduk.</p>
<p>Salon yetersiz kalmıştı. Katılımcıların büyük kısmı ayaktaydı. Büyük bir kısmı da dışarıdaydı. Diye bilirim ki son dönemlerde DTP dışındaki Kürt siyasilerinin düzenlediği en kalabalık etkinlikti.</p>
<p>Protokole ayrılan sıralarda İsfendiyar’ı aradım ama bulamadım. Bir ara resim çekmek için kalabalık arasından zorlukla sıyrılarak arka sıralara ulaştım. İsfendiyar’ı burada ayakta konuşmacıları dinlerken buldum. “Neden buradasın” dedim “iyiyim” dedi.</p>
<p>Toplantıda çok kişi konuştu. Çoğu eski arkadaşlarıydı. Onu anlatıyorlardı. Doğrusu pek dinleyemedim. Ses kayıt cihazımın yanımda olmamasına hayıflandım. Ama İsfendiyar’ı dinledim. Kimseyi sıkmadan, kısa bir konuşma yaptı. Zorlukla konuşuyordu. Boğazı düğümleniyordu. “Necmettin’i özlüyorum” diyordu. O kısacık konuşmasında yeterince anlatamadığı Necmettin’i hazırladığı günlükte anlatmış.</p>
<p>Günlük, aşağıya aktardığımız “Anan öle ölüm” başlıklı bölümle bitiyor. O kadar içli ve duygulu bir dille anlatmış ki yazının sonuna bırakmaya gönlümüz razı olamadı ve İsfendiyar’ın affına sığınarak bu bölümü başa aldık. Bunun dışında herhangi bir değişiklik yapmadan, İsfendiyarın yazdıklarını olduğu gibi aktarıyoruz;</p>
<p><strong>Anan öle ölüm&#8230;</strong></p>
<p>                                       Necmettin Büyükkaya</p>
<p><strong></strong></p>
<p>Haklısınız.</p>
<p>Lafı dolandırıyoruz, yoksa ağlamak, bağıra bağıra ağlamak geliyor içimizden. Hiç hesap yapmaksızın, gözyaşları yuvarlanırken göz pınarlarından ağlamak, ağlamak, ana avrat küfretmek, çaresizliğin kavrulmuşluğuyla hem ağlayıp hem küfretmek geliyor içimizden…</p>
<p>…Ey okuyucu!</p>
<p>Necmettin Büyükkaya’yı tanır mısın?</p>
<p>Fidan boylu Kürt devrimcisini; Ahmet Arif’in dizelerinin arasından çıkıp gelmişe benzeyen Siverekli yiğidi tanır mısınız? Tanıyanlarınız varsa eğer siz de, bizcileyin ağlamakta mısınız? Ana avrat soy sop sülale dümdüz gitmekte misiniz burjuvaziye, emperyaliste, faşiste? Sözün en şiir yüklüsü bile olsa ‘kelam’ın bittiği yer vardır. Karakuşun kanadından haber geldiğinde, ‘Duydun mu Hayrullahoğlu’nu öldürdü polis?’ dediklerinde söze susmak düşer. Bu da öyle işte… Necmettin Büyükkaya’yı boğdular, öldürdüler. Bükülmeyen boynunu mor damarlı, kıllı küt parmakları ile sıkıp boğdular. Necmettin öldü. Bizim kirve de düştü savaş alanında. Kara ölüm bu kez de geldi bizim kirveyi buldu. Bize de sulu gözlerle ‘ağıt’ yazmak mı kaldı?</p>
<p>Al işte sana, Necmettin’den bir deyiş; Anan öle ölüm!..</p>
<p>He ya kirvem! Tam da dediğin gibi, sen öleceğine ölümün anası öleydi… İşe bak tuttun sen öldün he mi?’(1)</p>
<p>(1)Aydın Engin. Türkiye Postası 10 Şubat 1984 24.Sayı. Kısaltılarak-tarafımdan- alınmıştır<strong> </strong></p>
<p>Vahşetin dayanılmaz ağırlığı altında, ölümün kıyısında, cesur delikanlılığıyla karşıdan ölüme meydan okuyarak, tahliyesini hesaplayıp bitirilmemiş işlerini planlarken, tavizsiz yaşacağız diye umut ederken ve gözlerinin içi gülerek yaşama sarılmışken; apansız öldürülüşüne tanık oldum! Yarım kalan işlerini anlatmak isterim. Kısa süren hayatının yoğun yaşanmışlığını övmek isterim.</p>
<p>Necmettin Siverek, Aşağı Karahan köyünde yaşamış yoksul bir Kürt ailesinin çocuğu. 1943 yılında doğmuş. Anne ve baba tarafından Zaza kökenli. Yoksul Kürt köylerinde o dönem erkek çocukların dahi okula gönderilebilme oranları çok düşük. Köy imamının Necmettin’i fark edişi O’nun yazgısını değiştirmiş. Necmettin’in zekâ ışıltılarını fark etmiş. Babasını, ‘çocuğu mutlaka şehre gönder ve okut’, diyerek yönlendirmiş. Babası da bu yönlendirmeyle şartlarını zorlamış bulabileceği en makul çözümü aramış. Necmettin’i Siverek’teki dayısının yanına yerleştirmiş. İlk ve orta öğrenimi başarılı geçmiş. Bitirmiş. Ancak o dönemde Siverek’te lise olmadığı için yeni bir olanaksızlıkla da yüz yüze kalmış. Bu kez şartları zorlama hayatta yeni adımlar atma kararı Necmettin’e kalmış. Liseye devam etmeye karar vererek Siverek’ten ayrılmış. Önce Diyarbakır Ziya Gökalp Lisesine başlamış.Barınma sorununu okulun pansiyonunda kalarak çözmüş.Ancak pansiyona belli bir<br />
ücret ödemesi gerekiyormuş ve bu kez maddi sorunlar yapışmış yakasına.Hem çalışırım hem okurum bu sorunu da hallederim diye düşünmüş yılmadan. Diyarbakır’da okul bulmuş ama çalışacak iş yok. Sadece okul yetmeyince çalışabilerek okuyabileceği Adana’ya göçmüş daha o yaşta diğer işsiz Kürtler gibi. Adana’da eczanede çıraklık, Çukurova’da pamuk işçiliği Güney sanayi bez fabrikasında gece vardiyasında işçilik gibi değişik işlerde kazanmış yaşamını. Arta kalan zamanlarda da okul. Sıra üniversiteye gelince bu kez Adana yetmez olmuş, ver elini İstanbul. İstanbul Üniversitesi Hukuk fakültesine 1965–66 öğrenim yılında girmiş. İstanbul’da o dönemin öğrenci gençlik ve siyasi hareketlerine aktif olarak katılmış.</p>
<p>1966 yılında Türkiye İşçi partisine üye oluyor.1967 yılında da FKF’ye bağlı İstanbul Hukuklular Fikir Kulübüne.1969 yılında da Hikmet Bozcalı ve Mehmet Can ile birlikte İstanbul Devrimci Doğu Kültür Ocağı kurucu komitesini oluşturuyor. DDKO’nun kuruluşu tamamlandıktan sonra da 1969–70 yıllarında İstanbul DDKO başkanlığını yürütüyor. Bu yıllardaki tüm önemli öğrenci ve işçi-köylü eylemlerine katılıyor. Amerikan 6.filo protesto eylemlerinde Necmettin ön sıralarda.1968–69 yıllarındaki üniversite işgallerinde, işgal konseyi üyeliğinde. Alibeyköy demir döküm, Sungurlar kazan ve Gamak motor fabrikaları grev ve işgallerinde işçileri destekleyen gençler arasında.16 Haziran işçi yürüyüşüne Sağmalcılar-Topkapı bölgesinden katılıyor.16 Ekim 1970 te son sınıf öğrencisi iken yargılandığı bir davadan mahkûmiyet alıyor. Aranmaya başlaması ve siyasi çalışmaları nedeniyle son sınıfta birkaç dersi varken ayrılıyor ve fakülteye bir daha da geri dönmüyor. Bir süre İstanbul’da saklanıyor. Çember daralınca yurtdışına çıkmak zorunda kalıyor.</p>
<p>1971 Haziranında Irak’a geçiyor.1972 başlarına kadar Irak’ta kalıyor. Dr.Şıvan,Brusk ve Çeko’nun kurşuna dizilmeleri ile Irak’ta tehlike yayılıyor.Tehlikenin kendilerine bulaşabileceği endişesiyle bir grup arkadaşıyla beraber Suriye’ye geçiyor. Kaçak geçiyorlar ve Suriye Kürdistan’ın da o dönemler hava gergin bu nedenle hoş karşılanmıyorlar. Kısa bir süre sonra yakalanıyor. Ancak Kürt şair Kadri Can ve diğer ilerici Kürt aydınlarının referans ve desteğiyle bırakılıyor, bir süreliğine Suriye’ye yerleşiyor. 1930’larda Türkiye’den Suriye’ye iltica etmiş olan aile dostları Ekrem Cemil Paşalarda kalıyor.1972 sonbaharında da İsveç’e iltica ediyor.1974 yılına kadar İsveç’te kalıyor. O dönem orada bulunan Irak Kürtleriyle yoğun ilişkileri oluyor. Kurulan bu ilişkiler daha sonraki tüm politik yaşamına yön veriyor.1974 yılında çıkan af sonrasında 1975 Şubatında Türkiye’ye dönüyor. Aradan geçen dört yıllık nişanlılıktan sonra 21 Mart 1975 de Cemile ile evleniyor.1976 Şubatında Serdil doğuyor.1980 de ikinci kızı Eliya.</p>
<p>Hemen o dönemde eski arkadaşlarıyla birlikte T-KDP (Türkiye’de Kürdistan Demokrat Parti) kuruyorlar.1977 Nisanında yollar ayrılıncaya kadar da yönetici olarak bu hareket içinde politik çalışmalarına devam ediyor. Sonraki dönemde eski ilişkilerini güçlendirerek dikkatini ve çalışma yoğunluğunu Irak Kürdistan’ına kaydırıyor. Dört parçada (Türkiye, Irak, Suriye ve İran Kürt bölgeleri kastediliyor) tek örgüt gerektiğini düşünüyor. Henüz devrimci bir örgütün kurulamadığını savunmasına(1) rağmen bir taraftan ‘bir cephe görünümdeki’ Yekiti Niştimani Kürdistan(Kürdistan Yurtsever Birliği) ile ilişki kuruyor. Diğer taraftan da hedeflediği ve henüz oluşmamış olan devrimci örgütün çekirdek kadrosunu oluşturuyor.</p>
<p>1982 14 Nisanda KİP(Kürdistan İşçi Partisi) operasyonu nedeniyle Diyarbakır’da yakalanıyor. 7.Kolordu Sıkıyönetim mahkemesinde aynı davadan yargılanıyor. Yargılanması devam ederken tutuklu bulunduğu Diyarbakır 5 nolu askeri cezaevinde 1984yılı 23 ocak’ında yapılan işkence sonrası kaldırıldığı askeri hastanede gece yarısından sonra gün 24 ocak sabahına varmadan saat 02.00 civarında yaşamını yitiriyor.</p>
<p>(1)Kürdistan işçi sınıfı, daha kendi bağımsız devrimci öz örgütünü yaratamadı.</p>
<p>26.8.1981 tarihli mektubundan. Necmettin Büyükkaya. Kalemimden sayfalar, isimli kitaptan syf.117</p>
<p><strong>Yakalanış </strong></p>
<p>12 Eylül askeri darbesi, hazırladığı planı adım adım uyguluyor.79 yılından beri yönelttiği saldırıları toplumun ve devrimci hareketin her kesimine yayarak, tırmanışını sürdürüyor. İlerici devrimci güçler için çember daralıyor. Yenilen darbelere rağmen birçok kesim geri çekilme içinde olsa bile tutunduğu mevzileri koruma ve bir direniş örgütleme çabasında.</p>
<p>Necmettin 12 Eylülün sonrasını 28.12.1980 tarihinde, arkadaşına yolladığı mektubunda değerlendiriyor;</p>
<p>“Kürdistan Halk Kurtuluş Hareketi de (KHKH) büyük bir darbe yemiş oldu. Kadro olabilecek birçok unsur yok oldu. Ölümden kurtulan binlercesi işkence altında ve zindanlarda çürütüldü, çürüyor… Bizim durumumuzda fazla bir değişiklik olmadı. Bazı arkadaşlarımız, önceki yurtsever-demokratik-legal çalışmalarından (sendika, Töb-Der, Tüm-Der vs.de) yakalandılar. Şimdiye kadar taviz verip çözülen olmadı. Bir kısım arkadaşımız ise aranıyor.</p>
<p>Direnme gücünü, her ne şekilde kendisinde görenler o şekilde direnmelidir. Daha ön hazırlıklarını yeter derecede tamamlamamış olan… Direnişi örgütlemek için daha yapacağı çok şeyi olan bizler ise, var gücümüzle hazırlıklarımızı tamamlamağa çalışacağız ve çalışıyoruz… Kısaca durumumuz ve görüşümüz böyle. Son çareye kadar, ülkemizde halkımız içinde kalarak (bu mektup Diyarbakır’dan yazılıyor.)devrimci görevlerimizi yerine getirmeye ve hazırlıklarımızı yapmaya karar aldık. O kararı uyguluyoruz.”(1)</p>
<p>Ancak giderek, yeni direniş örgütlemek bir yana, tutunulan dallar birer birer azalıyor. Saldırlar tırmanıyor.1981’de planlı operasyonlar yaygınlaşıyor. Önceden yapılmış hazırlıklarla çıkarılan örgüt şemaları ve isimlerle sürek avları başlatılıyor. Korku ve ihanet içeriden vuruyor.</p>
<p>Necmettin umutlarını yitirmeksizin ve yürüdüğü ideolojik ve politik hattan taviz vermeksizin 1.1.1982 de kaleme aldığı düşüncelerinde bir kez daha görevlerini tanımlıyor;</p>
<p>“KHKK”ni ortak yönetici bir organa kavuşturup, birliğini sağlamak tarihi sorumluluk ve görevi bugünkü koşullarda Kürdistan sosyalistlerinindir. Kürdistan’da izlenen gelişim birleşme yönündedir. Bu süreci var gücümüzle hızlandırmak gerekir’.(2)</p>
<p>Ancak artık Diyarbakır’dan ayrılmak zorunda kalmıştır. Belli dönemlerde kısa süreler için gelebilmektedir. Verilmiş randevularına giderek, eşi ve çocukları ile de hasret gidererek hemen ayrılmaktadır.</p>
<p>Nisan’ın 11’inde telefon ediyor. Cemile ile görüşüyor;</p>
<p>—Biz telefonla konuştuk. Nerede olduğunu bilmiyordum. Öğrenmekte istemiyordum. Yakalanırsam işkencede söylemeyeyim diye aldığım en güvenilir önlem buydu. Geleyim mi gelmeyeyim mi diye sordu. Ben KİP operasyonu başladığını bilmiyorum.</p>
<p>—KİP operasyonu Nisan başında başlamıştı değil mi?</p>
<p>—Evet. Gerçi onlarla ilişkisini koparmıştı ama bilsem mutlaka gelme diye uyarırım. Avukat Hacının-Hacı Akyol- haberi varmış operasyondan. Ben ona Necmettin’in geleceğinden bahsetmedim, güvenlik nedeniyle, o da bana, konu açılmayınca, operasyondan söz etmemiş.(3)</p>
<p>Necmettin yurtdışında. Antakya’dan Türkiye’ye giriyor.13 Nisan’da Diyarbakır’a geliyor. Caddelerini zapt edip meydanlarına aktıkları bu şehirde artık sadece sokak aralarının ıssızlığı ve gecenin karanlıkları tekindir. Yenişehir de, Hayat 4 apartmanındaki evine, gizlice gece saat 24.00 de geliyor. Ertesi gün gidecek. Temkinli davranıyor. Evdeki önlemleri de daha önceden almış. Mutfak dolabının arkasına, bir tehlike anında saklanabileceği özel bir bölme yaptırmış.</p>
<p>—Gece 12 de geldi. Ertesi gün gidecek, İstanbul’a. Ertesi gün öğleye doğru annesi babası geldi. Görmeye. Onlar geldiği için kaldı. Akşam saat sekizde kapı çalındı. O saatte polis gelmez, kapıcıdır diye hiç kapı gözetleme deliğinden bakmak aklıma gelmedi. Ben çöp falandır diye açtım. Oysa evin içinde mutfakta gizli bölme var, oraya saklanabilir. Keşke bakıp öyle açsaydım. Açtım, kapıda polis! Necmettin evde mi, diye sordu. Dondum, donduk. Necmettin’de koridorda içerden bakıyor. Bir şey olmaz dedi. Her kes dondu. Şaşırdı. Polislerde bir sevinç. Polis şaşkınlığı geçince giyin gidiyoruz dedi. Necmettin üzerinde para vardı, hemen onu bana verdi. Ev aranırken tuvalete gitme fırsatı buldu. Neyse orada üzerindeki bir notu imha etme fırsatı bulmuş. Aldılar gittiler. Bir iki saat sonra geldiler. Eczaneyi arayacağız dediler…(3)</p>
<p>(1)Kalemimden sayfalar.Necmettin Büyükkaya.s.108-109<br />
(2)Kalemimden sayfalar.Necmettin Büyükkaya.s.392<br />
(3) Cemile Büyükkaya, Serdil Büyükkaya ile İsfendiyar<br />
Eyyuboğlu görüşmesi bant çözümleri. 18.12.2005,,,,</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.argun.org/2009/01/27/arkadaslari-necmettin-buyukkaya%e2%80%99yi-anlatiyor-2-nezire-cibo/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ARKADAŞLARI NECMETTİN BÜYÜKKAYA’YI ANLATIYOR-2 (Nezirê Cibo)</title>
		<link>http://www.argun.org/2009/01/22/arkadaslari-necmettin-buyukkaya-anlatiyor-1-nezire-cibo/</link>
		<comments>http://www.argun.org/2009/01/22/arkadaslari-necmettin-buyukkaya-anlatiyor-1-nezire-cibo/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 22 Jan 2009 18:51:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>argun</dc:creator>
				<category><![CDATA[4-Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[Nezîrê Cibo]]></category>
		<category><![CDATA[Nezir Cibo]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.argun.org/?p=2358</guid>
		<description><![CDATA[Necmeddin Büyükkaya namı diğer Neco, bu ismi Kürt coğrafyasında tanımayan yok dersek sanırım abartmış sayılmayız. Özgürlük uğruna toprağa düşmüş binlerce, on binlerce Kürt evladından biridir. Geçen ölüm yıl dönümünde Kürtçe olarak “Arkadaşları Necmettin Büyükkaya’yı anlatıyor”]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2009/01/necor_debabe_fuad_masun-580-x-220.jpg"></a><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2009/01/neco1.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-2359" style="margin: 3px; border: black 1px solid;" title="necmettin büyükkaya" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2009/01/neco1.jpg" alt="necmettin büyükkaya" width="130" height="172" /></a>Necmeddin Büyükkaya</strong> namı diğer <strong>Neco</strong>, bu ismi Kürt coğrafyasında tanımayan yok dersek sanırım abartmış sayılmayız. Özgürlük uğruna toprağa düşmüş binlerce, on binlerce Kürt evladından biridir. Geçen ölüm yıl dönümünde Kürtçe olarak “Arkadaşları <strong>Necmettin Büyükkaya’yı</strong> anlatıyor” başlıklı bir dosya hazırlamıştık. Bu yıl onu anmak için ne yapalım diye düşünürken <strong>Dr. İsfendiyar Eyyuboğlu’nun</strong> hazırladığı bir günlük elimize geçti. Günlük Türkçe yazılmış. 5’ Nolu Zindanında direnişi ve <strong>Necmettin’i</strong> anlatıyor. Çok duygulu ve akıcı bir dille kaleme alınmış. Kürtçeye çevrilmesi durumunda o akıcı anlatımı verememe endişesiyle Kürtçeye çevirmekten vazgeçtik ve Türkçe olarak yayınlamaya karar verdik.</p>
<p>Eyüboğlu Diyarbekir 5’ Nolu zindanında <strong>Necmettin’le</strong> aynı koğuşlarda, aynı hücrelerde uzun süre beraber kalmış, Türk Gestaposuna karşı omuz omuza, birlikte mücadele vermiş ve bu sürede çok iyi bir arkadaşlık kurmuşlardır. İkisi de 5’ Nolu Zindanında cehennemi uygulamalara karşı başlatılan 5 Eylül 1983 ve 23-24 Ocak 1984 direnişlerini örgütleyen ve yönlendirenlerin başında gelirler. İsfendiyar <strong>TKP</strong> davasından, <strong>Necmettin</strong> <strong>KİP</strong> davasından yargılanıyor. Ama bu onların çok iyi iki dost olmalarına engel değildir. Neco&#8217;nun ölüme gittiği gün yine birlikteler. Beraber işkenceye alınırlar, beraber hastaneye kaldırılırlar ve Neco hayata veda ederken İsfendiyar&#8217;ın yanıbaşındaki yatakta dır.</p>
<p>İsfendiyar’ın Neco&#8217;yu anlatan günlüğü şu duygulu paragrafla başlıyor;</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><strong><span style="font-size: 11.5pt; color: #18345a; font-family: Times;">&#8220;Vahşettin dayanılmaz ağırlığı altında, ölümün kıyısında, cesur delikanlılığıyla karşıdan ölüme meydan okuyarak, tahliyesini hesaplayıp bitirilmemiş işlerini planlarken, tavizsiz yaşacağız diye umut ederken ve gözlerinin içi gülerek yaşama sarılmışken; apansız öldürülüşüne tanık oldum! Yarım kalan işlerini anlatmak isterim. Kısa süren hayatının yoğun yaşanmışlığını övmek isterim&#8221; </span></strong></p>
<p>Doğrusu biz devamını okuyunca oldukça duygulandık hatta zaman zaman gözyaşlarımızı tutamadık diye bilirim. Günlüğü okuyunca sanırım bize hak vereceksiniz. İleriki günlerde <strong>Dr. İsfendiyar Eyyuboğlu’nun</strong> yazdıklarını siz değerli okuyucularımıza sunacağız.</p>
<p>24 Ocak Neco&#8217;nun aramızdan ayrılışının yıl dönümüdür. Gerek yurt içinde gerekse de yurt dışında çeşitli etkinliklerle anılıyor. Bu etkinliklerden biri Siverek&#8217;teki  mezarı başında olacak. Bu vesileyle  <strong>Dr. Zeki Gülün, Evrensel</strong> gazetesindeki köşesinde yazdığı kısa makalesinde İsfendiyar&#8217;dan bir kaç paragraf almış.  Aşağıda makaleyi ve aynı makalede<strong> Dr. İsfendiyar Eyyuboğlu’nun</strong> ağzından Neco&#8217;yu anma toplantıları için yapılan çağrıyı sunuyoruz:</p>
<p><strong>“ Bir hekimin tanıklığında işkence ve ölüm</strong></p>
<p>Bugün sizi 25 yıl öncesine götürmek istiyorum. Nostaljik bir çağrı değil yaptığım. Farkındayım. Aklımdakiler geride kalan günlerin tatlı anıları değil. İç acıtıcı. Çağırdığım yer de sevimli değil, tam tersine ürkütücü. 5 nolu olarak nam salmış, Diyarbakır’daki E Tipi cezaevi’ne çağırıyorum. Eğer dinlerseniz, 1984 Ocak günlerini anlatacağım; 23 ve 24 Ocak’ta olanları…”</p>
<p><strong>Bu sözler bana değil, Dr. İsfendiyar Eyyuboğlu’na ait. İsterseniz tanıklığını yine onun kaleminden okuyalım:</strong></p>
<p>“O dönem ölen, ölümden kurtulan ama sakat kalan, dinlediğim, bildiğim, bilmediğim onlarca olay ve insan var. Her birini yaşayanları ve tanık olanları sayabilirim. Sayamadıklarımı da sayabilecekler çıkar mutlaka. Ben size sadece birini anlatacağım. İşkence sonucu olduğu için. Göz göre göre işlenmiş cinayet olduğu için. Aradan geçen kör ve sağır 25 yıla inat için. Her şey yanı başımda olup bittiği için. Hüznüm paylaşılsın istiyorum. Niyetim yeni üzüntüler yaratmak değil. Hiçbir şey olmamış gibi yapamam. Her şey kapalı kapılar, dört duvar ardında oldu diye hâlâ gizli kapaklı kalmasına dayanamam. Bu acıyı tek başıma taşıyamamam.<br />
O gün işkence için cezaevi hamamına beraber sürüklendik. Askeri hastaneye de bir iki saat aralıklarla kaldırıldık. Yanı başımdaki yatakta öldü!</p>
<p>1984’ün 24 Ocak’ı idi. Günlerden salıydı. …Yanımda yatanları görünce bütün koğuşun veya başka koğuşlardan birçok kişinin buraya getirildiğini anlıyorum. Bunu anlamam felaketi tek başıma karşılamayacağımı gösterdiği için rahatlatıyor beni. Vücuduma göz gezdiriyorum. Üzerimdeki kabanımın sadece bilek ve ön kol kısımları kalmış, diğer kısımlar yok. Parçalanmış… Etraftan bangır bangır geçen, yıl boyunca saatlerce ve zorla okuttukları askeri marş sesleri geliyor. Ne olduğunu anlamıyorum. Canım sıkılıyor. Herhalde yeniden 4 ay öncesine; işkenceler ve askeri eğitimler, marşlar günlerine döneceğiz. Hem ne olduğunu anlayamıyorum, hem de eylülden ve sloganlardan sonra yeniden eğitimlere marş okuyan, yakaran, bağıran seslere tahammülüm yok&#8230;”</p>
<p>Yazının devamında ise Dr. İsfendiyar, kendisine de uygulanan işkenceyi bir hekim olarak cinayet anına tanıklıkla bugünlere taşıyor:</p>
<p>‘23 Ocak’ta ikimiz de hamamda benzer işkencelerden geçtik. Aynı akşam askeri hastanede tekrar yollarımız kesişti. Uyguladıkları işkence öylesine insanlık dışıydı ki, hayata tutunmaya o yiğit, delikanlı, güçlü bünye ve yürek dahi yetmedi. O gece saat 02.00 sularında, kaydı gitti ellerimizden&#8230;’</p>
<p><strong>Ve sonrasında hepimize bir çağrısı var:</strong></p>
<p>‘Acımızı, hüznümüzü paylaşmak, <strong>Neco</strong>’yu işkencecilere inat yaşatmak ve işkenceyi, işkencecileri gün ışığına çıkarabilmek, hukukun önünde hesap vermeleri talebimizi tekrar, bir kez daha dillendirmek için 24 Ocak 2009’da bir araya geleceğiz. <strong>Necmettin Büyükkaya’yı</strong>; o gün önce <strong>Siverek’</strong>te mezarı başında, sonra aynı gün Diyarbakır’da tanıklıklarımızı, yaşamını ve mücadelesini anlatarak anacağız. Bekliyoruz!..’” (Dr. Zeki Gül, Evrensel gazetesi)</p>
<p><strong>(Devam edecek)</strong></p>
<p><strong></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.argun.org/2009/01/22/arkadaslari-necmettin-buyukkaya-anlatiyor-1-nezire-cibo/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Arkadaşları Necmettin BÜYÜKKAYA’ yı Anlatıyor- 4 (Neziré CİBO)</title>
		<link>http://www.argun.org/2009/01/12/arkadaslari-necmettin-buyukkaya-yi-anlatiyor-4-nezire-cibo/</link>
		<comments>http://www.argun.org/2009/01/12/arkadaslari-necmettin-buyukkaya-yi-anlatiyor-4-nezire-cibo/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 12 Jan 2009 18:57:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>argun</dc:creator>
				<category><![CDATA[4-Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nezîrê Cibo]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.argun.org/?p=2518</guid>
		<description><![CDATA[DR. İSFENDİYAR EYYUBOĞLU’NUN KALEMİNDEN NECO:

Necmettin sabah beş buçukta kalkıyor ve kalkar kalkmazda yerinden fırlıyor, yatmak için kullandığı daracık hücre parçasında başlıyor sabah sporuna.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2009/01/neco1.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-2359" style="margin: 3px;" title="necmettin büyükkaya" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2009/01/neco1.jpg" alt="necmettin büyükkaya" width="130" height="172" /></a>DR. İSFENDİYAR EYYUBOĞLU’NUN KALEMİNDEN NECO</strong></p>
<p><strong>Diyarbakır<br />
11.Eylül.1983<br />
Aynı hücrede<br />
Sevgili K.</strong></p>
<p>Eylül direnişi devam ederken hücreler sık sık değiştiriliyor. Bir taraftan koğuşlardan direnişe katılanların bir kısmı 35.koğuşa getiriliyor. Diğer taraftan da hangi faktörlere bağlı olduğunu bilmediğimiz bir şekilde hücre efradı, kâğıt oyunlarındaki el değişikliği sıklığında yeniden karılıyor. Bu bizim baskıcı ve sıkıcı geçmiş yaşamımızla kıyaslandığında olağanüstü bir değişiklik. Yeni yüzler, yeni hikâyeler var. Biriktirilenleri dinliyoruz. Daha çok koğuşlardan gelenler anlatıyorlar. Bizler dinliyoruz. Arada yaşanan olağanüstü olaylar ve dayakları saymazsak bizim yaşantımız çok rutinmiş. Hücrelerin demir parmaklıklarının önünde dikilerek marş söylemek veya bir kişinin Nutuk’u okuması ve geriye kalan bizlerin topluca tekrar etmesinden oluşuyor hayatımız. Hikâyemiz iki cümleye sığacak kadar kısaymış. Demir parmaklıklar önünde marş söyle, tarihi çevir. İdareden emir gelirse ya da Taytıs’ın canı sıkılırsa işkence yapsın, o sadist ruhunu okşasın, aşağılık yanlarını seni dağıtarak yüceltmeye çalışsın sen morarmış ellerin, yaralanmış bedenin ve örselenmiş ruhunla çekil bir kenara hıncını bile.</p>
<p>Genellikle koğuşlardan yeni getirilmiş arkadaşlarla paylaşıyoruz hücreyi. Her gün olmasa bile birkaç günde bir gidenler ve gelenler oluyor. Dün hücrede dört kişi kalmıştık. Öğlene doğru üç kişi daha getirdiler. Artık yeni getirilenler için gardiyanların düzenlediği merasimler yapılmıyor. Eskiden tutuklunun alındığı koğuşundan başlayan ve yeni hücresinin önüne getirilinceye kadar devam eden yürüyüşler, esas duruşlar, aramalar, dayaklar, şimdi panik halinde yapılan ve sadece yer değiştirmeyi sağlayan hızlı sade bir biçime döndü. Şimdi biz yeni gelenlerle merasimi uzattık. Hiç konuşma olanağımızın olmadığı, hoş geldin, geçmiş olsun diyemediğimiz zamanları unuttuk. Uzun tanışma ve birikmiş öyküleri en azından başlıklarıyla ortaya döktüğümüz girişler yapıyoruz. Bu kez de benzer merasimle başlıyoruz, tanışmaya. İki kişi koğuşlardan yeni getirilenlerden. Üçüncü kişi 35.den. Hücresi değiştirilmiş. Necmettin Büyükkaya. Onu ismen yazışmalardan tanıyorum. Direniş hazırlıkları sürerken, hücreler arası yazışmalarda koşullar giderek daha olanaklı hale geldiğinde, Mehmet Şener kararların ortaklaşa alınabilmesini kolaylaştırmak bakımından her birimizin yazdıklarını hepimize ulaştırmaya çalışırdı. Necmettin hakkında çok az bilgim vardı. Sadece KİP davasından yargılandığını ve bizden kısa bir süre önce yakalandığı biliyordum. Yakından tanımak amacıyla yazışmalardaki düşüncelerini dikkatle okurdum. Cezaevinin durumu ile ilgili bakış açılarımızın bir birine yakın olduğunu görür sevinirdim. Gıyabında duygusal bir yakınlık oluşturmuştum. Zaten direniş hazırlıkları ile ilgili sorumluluk taşıyan önerilerimiz uzaktan iyice yakınlaşmamızı sağlamıştı.</p>
<p>Karşılaştığımızda bir referans noktası da kendisi ekleyerek aramızda samimi bir ilişkinin hızla kurulmasını sağlamıştı.12 Mart öncesi öğrenci hareketlerine katılmıştı. O dönemden Şeref Yıldız’ı yakından tanıyordu. Övgüyle söz ediyordu. İstanbul’da gençlik hareketi dönemlerinde yakın ilişkileri olmuş. Daha sonra Diyarbakır’da da zaman zaman görüşüyorlarmış.</p>
<p>Hücrede yedi kişi olunca yatmak ve gündelik işler için hareket etmek oldukça zorlaşıyor. Yatmak için hiç birimize boylu boyunca uzanabilecek yer kalmıyor. Her birimiz kıvrılarak uyuyoruz. Rasgele yapmıyoruz bu işi. Herkese eşit bir parça düşecek kadar bölüşüyoruz hücreyi. Zorlanmıyoruz da. Celalettin ile kalırken de kıvrılarak yatardık. Çocukluğumuzda ev şartları uygun olmadığı dönemlerde annem bizi öyle yatırırdı. Başlı kıçlı. O zaman bir eğlenceydi, kardeşlerimizden biriyle aynı yatağı paylaşmak. Hatta yatmadan önce boğuşmak için de fırsattı. O dönemlerden kalma alışmışlık var. Şimdi birazcık daha fazla kıvrılıyoruz. Mekânı daha ekonomik kullanmak gerekiyor. Tabanlarımız gövdemizin bittiği yere yakın duruyor. Her birimizin kapladığı yer ortalama bir gövde uzunluğunda. Bir avantajımız var. Koğuşlardan gelen ve yerleşik hücrelerden kalan yeterli battaniye ve örtümüz var. Betonlar çıplak değil serili. Celalettin ile kaldığımız hücremizle kıyaslarsak dayalı döşeli bir konfora sahibiz. Artık eğitim ve koğuş kalk saatleri olmadığı için dağınık ve özgür yaşıyoruz. Kalkma saatlerimizi genellikle sabah çorbasının geliş saatine göre ayarlıyoruz. Daha önce uyanan arkadaşlarımızda var. Daha önce uyandığımızda kimsenin üzerine basmama kaygısıyla ve tuvalet ihtiyacımız yoksa yerimizden kalkmamayı tercih ediyoruz. Sabah tembelliği ve keyfi yapıyoruz!</p>
<p>Necmettin sabah beş buçukta kalkıyor ve kalkar kalkmazda yerinden fırlıyor, yatmak için kullandığı daracık hücre parçasında başlıyor sabah sporuna. Biz geçen dönemin nizamiliğinden sonra ne kadar dağınık yaşamaya hevesliysek o da tam aksine disiplinli yaşamaya o kadar hevesli ve kararlı. Hiç aksatmıyor. Her sabah aynı saatte fırlıyor yatağından kalkar kalkmazda gecikmiş gibi başlıyor koşmaya ve spora. Şaşırıyoruz, takılıyoruz, şartları öne sürüyoruz, umursamıyor. Aynı kararlılıkla devam ediyor.’Ben’,diyor;</p>
<p>—Kamp yaşamında alıştım bu hayat tarzına ve o günden bu yana hiç aksatmadan devam ediyorum sabah sporlarına. Sadece soruşturmada aksattım. Orada da yararını gördüm vücudumun dayanıklılığına çok etkisi oldu. Yılların sabah sportmenliğinin izleri vücudunda hemen fark ediliyor. Boyunun uzunluğunu, atletik görünüşü tamamlıyor.</p>
<p>Sabah sporları bizim tatlı tembel uykularımızı bölüyor. Ama dışarının yaşam alışkanlıklarından birini de hücremize taşıyor…</p>
<p><strong>Hoşcakal.<br />
Isfendiyar</strong></p>
<p><strong>Eylül Direnişi </strong><br />
Diyarbakır 5 no’lu cezaevinde, 1 Eylül 1983’te 35.koğuştaki tutuklular cezaevindeki kuralları tanımadıklarını açıkladılar ve kurallara uymamaya başladılar. İçlerinden 10 tutuklu da (sayıdan tam emin değilim)cezaevindeki koşulların değişmesi ve talep ettikleri kararların uygulanması amacıyla ölüm orucuna başladılar. Direniş, 5 Eylülde mahkemeye götürülen bir grubun cezaevine dönüşünde, artık kurallara uymayacaklarını belirtmeleri ve gardiyanların saldırmaları üzerine, slogan atılmasıyla bütün cezaevine yayıldı. Kurallara uymama şeklinde başlayan direniş, koğuşlardan ölüm orucuna katılmalarla genişledi.</p>
<p>Cezaevinde yaşam bütün tutuklular için dayanılmazdı. Kurallar günlük yaşamı boğuyor, kesintisiz devam eden işkenceler herkesi canından bezdiriyordu. Üzerinde konuşma fırsatı olmamasına rağmen tutukluların çoğu’ böyle devam edemez’ diyordu. Nasıl olacağını konuşma, karar verme olanağı ve fırsatı ise yoktu. Koğuşlar 24 saat gözetleniyor. Alınan aykırı nefesleri dahi idare anında fark ediyordu. Fark etmezse haber ‘uçuruluyordu’. Kural dışı her adımın bedeli ise çok ağırdı. 5 Eylülde tutuklular bir ağızdan ‘insanlık onuru işkenceyi yenecek’ dediklerinde birbirleriyle konuşup kararlaştırmamışlardı. Bu bakımdan direniş kendiliğindendi.</p>
<p>35.koğuşta şartlar biraz daha farklıydı. Burası 4 katlı ve tek kişilik hücrelerden oluşan tecrit bölümüydü.40 hücre vardı. Baştan beri PKK davasından yargılanan lider kadroyu tecrit etmek üzere kullanılmıştı. Daha sonra ölüm oruçlarında-özellikle 1981 de- bu hücreler ve simetriği olan 37.koğuş hücreleri kullanılmıştı. 1982 ortalarından itibaren PKK davasından yargılananların çoğunluğu devam etmekle birlikte diğer davalardan yargılanan yönetici konumundaki tutuklularda 35.koğuşa getirilmeye başlanmış. Bu çeşitlilik koğuşlarda direnmeye eğilimli olanlar veya önemli ‘vukuatı’ olanlarla artmıştı. 35.koğuş daha izole, gözetlemelerden ve toplu işkencelerden daha uzaktı. Zaten buradakiler kurallara harfiyen uymuyor, idarede aman fazla ileri gitmeyin bu dengede götürelim düşüncesiyle göz yumuyordu. 1983 Haziranından itibaren iç iletişim artmaya başladı. Önce böyle devam edemez düşüncesi sesli(yazılı) ifade edilmeye başlandı.-İletişim yazılı notlarla sağlanır, bu notları hücreden hücreye iletirdik-Daha sonra düşünceler ve irade örgütlendi. Temmuzdan itibaren çeşitli eğilimlerin bir araya gelerek cezaevinin genelini kapsayacak bir direniş oluşturma düşüncesi oluştu. Bu amaçla PKK davasından M.K. ve Mehmet Cahit Şener, KİP davasından Necmettin Büyükkaya, TKP davasından ben ve başka bir davadan yargılanan bir arkadaşın katılımıyla 5 kişilik bir komite oluşturuldu. Komite iki aylık dönemde yazışarak ve detayları tartışarak 1 Eylül günü direnişi başlatmayı kararlaştırdı. Artık fiilen 35.koğuştakiler<br />
kurallara uymayacaktı. Cezaevi geneli ile ilgili taleplerimiz ve pazarlık şartları ortak karara bağlandı. Ölüm orucuna katılım serbest bırakıldı Bu bakımdan direniş kararlaştırılmıştı. Tüm cezaevinin genel iradesini yansıtabilecek yaygınlıkta olamamasına rağmen ortak iradeyle oluşturulmuştu.</p>
<p><strong>Diyarbakır<br />
Eylül sonrası 24.Koğuş<br />
Sevgili K.</strong></p>
<p>Direniş bitti. Başardık.35.koğuş dağıtıldı ve göçtük. 24 teyiz. Sansa bak bizim davadan hiç kimse yok. Ben yine &#8216;yalnızım&#8217;. Hic olmazsa Necmettin&#8217;le aynı koğuştayım. Mehmet Şener’de alttaki koğuşta. Onlar’la birbirimizi daha iyi anlamaya, arkadaş olmaya başlıyoruz. &#8216;Dışarıdan&#8217; farklı mı burası?</p>
<p>İşkenceler durdurulunca yaşam tamamen normale döndü. Yaralarımızı sarmaya çalışıyoruz. Gerçekten bir taraftan fiziksel olarak toparlanmaya çalışıyoruz. Savaştan sonra zayiatlarını toplayarak cephe gerisine çekilmiş askerler gibiyiz. Ellerimizdeki ayaklarımızdaki ‘haydar’ izlerini iyileştirmeye çabalıyoruz, söküklerimizi dikiyoruz, çamaşırlarımızı yıkıyoruz. Aynı zamanda değişik koğuşlardan ve hücrelerden bir araya gelmiş olanlar yaşadıklarını başlarından geçenleri anlatıyorlar karşılıklı. Travmalarımızın öyküleriyle, ruhlarımızın da ellerimiz gibi moraran, örselenmişliklerini onarmaya çalışıyoruz. Anlattıkça ayrı ayrı koğuşlarda ve hücrelerde ne kadar benzer bir vahşeti ve kederi yaşadığımızın farkına varıyoruz. Aynı şeyleri yaşamış olmak, ortak kadere sahip olmak, onun sırtımıza yüklediği ağırlığı da azaltıyor, paylaştırıyor. Bazen de bir diğerimizin anlattıklarına şaşıyoruz. Hemen altımızdaki koğuşta bu kadar dehşet yaşanmış olmasına, hayret ediyoruz.</p>
<p>Havalandırmalar artık marşların sesleri ve yerleri döven kaz adımlarla inlemiyor. Eziyet ve işkencenin yerini gönüllü yapılan sporlar aldı. Toplu spor yapıyoruz. Hatta voleybol oynama fırsatına bile sahibiz. Aynı kattaki koğuşlar ortak havalandırmayı kullanıyorlar. Zaman zaman hep birlikte çıkıyoruz. Böylece Mehmet Şener’le de s1k görüşme imkânımız oluyor.</p>
<p>İdare ile diyalogu sürdürmeye çalışıyoruz. Yeni iç emniyet amiri Yzb. Abdullah Kahraman da diyalog sürdürme yanlısı ve hevesli görünüyor. Eski uygulamaları miras olarak kabul etmediğini ve sorumluluğunu taşımadığını belirterek farklı bir tarz izlemek istiyor. Necmettin’i pingpong oynamaya davet ediyor, sık sık. İletişimi güçlendirmeye çalışıyor. Necmettin bu davetleri geri çevirmiyor. Hem yeniyor hem sözünü esirgemiyor. Necmettin; adam tartışmaya ve bizi anlamaya çok hevesli, diyor. Necmettin aracılığıyla devam eden iletişim kapımız oluyor.</p>
<p>Arayı uzatmadan kısa sürede tekrar yazacağım. Artık iyiyiz merak etme, hem zaman ve olanaklarımız eskiyle kıyaslanmayacak kadar fazla.</p>
<p><strong>Sevgiyle.<br />
İsfendiyar<br />
Diyarbakır<br />
Eylülden sonra</strong><br />
İşkence bitti… Yaşam ölümün karşısında, o her an mağlup olacakmışçasına tekinsiz duruşundan kurtularak; mahmur sabah kahvaltısına, öğle sporuna, dikilen yamalanan söküğe yırtığa, atılan voltaya, dingin, güvenli, günlük rutinine döndü.</p>
<p>4.Ekim.1983</p>
<p>Gözetleme deliklerinden 24 saat üzerimize, ruhumuza yapışan ürkütücü gözlerin gölgesi çekildi. Uykular esas duruşunu bozdu. Sere serpe yayıldı. Rüyalı, hülyalı derinliğine döndü.<br />
Gardiyana uçurulan ‘haberler’ tekmiller ve ödetilen bedeller bitti. Marşların gümbürtüsünden korkan, kaçan söz geri döndü. Umutlar, eski öyküler, dışarının havasına duyulan özlem, Tahliye hesapları dile geldi.</p>
<p>Hapislik, hapisliğe benzedi. Voltasıyla, sporuyla, gece sayıklamaları ve memleket hasreti, tahliye umutları, hesaplarıyla. Necmettin’de bu gün voltada, adım adım gezdiği, katırlarla dağlarını aştığı Hakkari’yi, Siverek’i anlattı. Akşam el ayak çekilince, yastığının üzerine<br />
koyduğu mukavvanın düzlüğünde annesine, babasına yazdı;</p>
<p>“…Evet. Hapisteyim. Bu doğru. Ama inanız ki merak edilecek bir durum yok. Sıhhatim iyidir. Hele şimdi, yani hapishanenin şimdiki durumunda artık asla merak edilecek bir durum kalmadı. Göreceksiniz mahkemeden de bir şey çıkmayacak. Zaten Türkiye’nin bu olağanüstü durumu olmasaydı bu kadar da yatmazdım. Çok çok mahkemenin neticesine kadar kalırım o kadar.Gerçekten hukuki durumumda bir şey yok. Olan 1975 öncesi idi. O da affa uğramıştı. Ama her ne olursa olsun size yakışan ve sizden beklediğim sabır, metanet ve tahammül göstermenizdir. Benim gibi birçok anne baba evladı çile dolduruyor hem de çok daha büyük töhmetler altında ve de büyük cezalarla karşı karşıyadırlar. Esasen öylelerinin anne babasına sabır dilemek gerek. Kaldı ki sık sık gelip beni görebiliyorsunuz da. Eskiden dil bilmediğimiz için konuşamıyorduk. Ama şimdi tercüman aracılığı ile de olsa hal hatır sorabileceğiz. Daha önce de size birkaç sefer mektup yazdım. Ama bir türlü gönderme fırsatı bulamadım. Umarım ki bu mektubum elinize ulaşır.</p>
<p>Siverek’i de, köyü de, çoluk çocuğu da çok hem de çok özledim. Her yer herkes gözümde tütüyor. Hele şimdi artık bağ bozumu zamanıdır. Kim bilir Siverek’in şire üzümü ne tatlıdır bu sene. Canım o bağlarda o kayalıklarda şöyle bir dolaşmak istiyor. Bu mevsimin kırmızı arıları da boldur. Ben gezeydim de varsın üzüm salkımları arasında saklı o arılardan bir iki tanesi beni ısırsındı. Her tarafımı şişirselerdi bile gam yemezdim. Anneme koşardım. O da güzel bir yoğurt sürerdi, iyileşir giderdi. Hey gidi günler hey!”(1)</p>
<p>(1)4.10.1983 tarihinde anne ve babasına gönderdiği mektuptan kısaltılarak alınmıştır. Necmettin Büyükkaya Kalemimden sayfalar. Syf.138</p>
<p><strong>Diyarbakır<br />
26.Kasım.1983<br />
Sevgili K.</strong></p>
<p>Unutmamışsındır, Diyarbakır’a kış geç iner. Arada bir esip gürlese de, baharın ılık havası sarar bırakmak istemez seni. Cezaevinde, dökülen yaprakları, göçen leylekleri, solan havayı görmeyince bunun ilkbahar mı, sonbahar mı olduğunu zor anlarsın. Ben ilkbaharı yemeklerden, gelen ‘eşek baklası’ndan ayırt ederdim. Dışarıdayken de seyyar satıcıların tablalarındaki ‘ışkın’dan –yayla muzu- anlardık baharın gelmekte olduğunu.</p>
<p>Bu sene de bahar, arada bir yağan yağmura gece serinliklerine inat devam etmekte.</p>
<p>Günler öyle sıkıntısız, rutin ve kendi halinde ağır ağır geçip giderken…<br />
Bazen idare bu ortamın onların isteklerine uygun olmadığını, kabul etmek zorunda kaldıklarını artık davranışlarıyla belirtiyor. Onlara göre bu ortam yakışmıyor Diyarbakır zindanına.</p>
<p>Zaman zaman bizler de, rahat ve işkencenin esaretinden yeni kurtulmanın verdiği yanılsamayla tamamen özgürlüğe benzeyen bu ortamı kötüye kullanıyoruz. Eski günlerin birikmiş hınçları ve ufak hesaplaşma güdülerimiz kışkırtıyor içimizdeki insani fırsat kollamalarını. Kışkırtmalara ve sert tartışmalara vardığı da oluyor. Sorumluluğunun farkında olan yönetici arkadaşlar ve politik olarak daha yetkin kesimlerden gelenler bu davranışları engellemeye çalışıyorlar. Kazandıklarımız geri alınır, eski günlere geri döneriz kaygılarıyla içimiz titriyor. Sorumlu davranışlarımızı ve kontrolümüzü iyice artırmaya çalışıyoruz. Yetmediği de oluyor. Karşılıklı sataşmaların her zaman hesapsız olup olmadığı kuşkulu. Niyetlerin ötesinde idare artık fırsat kolluyor, yeni durumdan hoşnut değil!</p>
<p>Tartışmalar ve sürtüşmeler en fazla görüşe ve mahkemeye gidiş dönüşlerde yaşanıyor. Bizimkilerin kendi aralarında konuşmaları, zaman zaman yazılı pusula alıp verme çabaları ve görüşmecilerle her seferinde Kürtçe konuşma çabaları askerlerin tepkilerine neden oluyor. Askerlerin tepkilerine karşı kimse altta kalmıyor. Cevabını veriyor hemen herkes. Bazen abartılarak sert tepkilere ve sataşmalara bile dönüyor iş. Zemin kayganlaşıyor. Sataşmaların bir kısmının kışkırtma olduğunu düşünmeye başlıyoruz. Bu tür davranışların engellenmesi ve hangi önlemlerin alınması gerektiğini direnişi oluşturan eylül grubuna getiriyoruz. Bu konularda Necmettin ve ben mümkün olduğunca, dikkatli ve ısrarcı davranıyoruz. Şener anlamaya çalışıyor. Yapılan davranışların bir kısmına katılmadığını o da belirtiyor. Uyarı yapma önlem alma fikrine katılıyor. Ancak bu tür davranışları azaltsak bile tamamen kesmemiz mümkün olmuyor.</p>
<p>Tek tip elbise haberleri bu ortamın üzerine tüy dikti. Gelen haberler doğru mu, ne pahasına olursa olsun giydirirler mi emin olamıyorum, olamıyoruz. Gerginliğin tırmanmasını engellemek için azami çaba sarf etmeye, tek tip elbiseyi de giymemeye karar veriyoruz… Sıkıntılıyız ki sorma gitsin. Yeni gelişme olursa tekrar yazarım.</p>
<p><strong>Diyarbakır<br />
18 Ocak 1984<br />
Sevgili K.</strong></p>
<p>Tırmanış ve gerginlikler beklemediğimiz bir şekilde patlak verdi.15 gün önce 3 Ocak tarihinde görüşe gidenlere yapılan müdahale ile bir arbede yaşanmıştı. Görüşe giden koğuşlardan görüşmeci bir arkadaş annesinin Türkçe bilmemesi nedeniyle Kürtçe konuşmaya başlıyor. Bunun üzerine gardiyanlar saldırıyor, görüşmeyi yarıda kesiyorlar. Koğuşu görüş yerinden koridora getirdiklerinde de bu kez hepsine saldırıyorlar. Saldırıya uğrayanlar karşı koyuyor. Slogan atmaya başlıyorlar. Bizler slogan sesleri ile fark ettik durumu. Eylülden kalma bir refleksle sloganlar anında tüm koğuşları sardı. Akşama da koğuşlar arası sesli telefon trafiği ile saldırıya uğrayan, görüşmeye çıkan arkadaşların hücrelere götürüldüğünü öğrendik. Direniş böylece fiilen karar vermeden ve elbise giyme dayatmasından bağımsız olarak başlamış oldu. Biz sadece direnişin nasıl yürütüleceğini ortak uygulamamız gereken kuralları konuşuyorduk. Bu kez ‘insanlık onuru işkenceyi yenecek, işkenceye son’ gibi ortak sloganlarımız dışında siyasi içerikli bazı sloganlar atılmaya başlamıştı ve kendiliğinden gelişen durum siyasi bir hava kazanmaya, aramızdaki görüş ayrılıklarını ve slogan yarışlarını anımsatacak bir yola girebilirdi. Öncelikle bunu engelledik. Cezaevi ve direnişi ilgilendirmeyen sloganların atılmaması için karar aldık. Duyuruldu ve arkadaşlarda bu konuda hassasiyet gösterdiler ve aykırı davranış olmadı. Günlük yaşam yeniden alt üst olmuştu. Havalandırmalara çıkmıyorduk, çıkarılmıyorduk. Görüşmeye çıkılmıyordu. Mümkün olduğu kadar koğuşlardan dışarı çıkmamaya özen gösteriyorduk. Toplu ve koğuşlarda olduğumuz sürece güvenlikteydik. Dışarılar güvensizdi. Orada grup halinde ya da teke tek karşılaşıyorduk. Herhangi bir tartışmada, sürtüşmede hemen saldırıyorlardı. Bazen bu tür saldırılar gruplara yönelik olursa grubun ayak direyen iyice başkaldırmaya yakın olanlarını hücrelere götürüyorlardı.</p>
<p>Koridorlarda saldırganlık egemen olunca sıra koğuşlara geldi. Remzi Aytürk ve Yılmaz Demir’in kendilerini yakmaları sonucu dün ilk koğuş baskınları başladı. Koğuş baskınları haberi cezaevine anında yayıldı, öğrenildi. Komşu koğuşlar baskın seslerinden, diğer koğuşlar ise sesli telefonlardan. Hepimiz kendimizi korumak istedik. Saldırı dışarıdan içeriye yapılıyordu. Bu kez sadece koridorlar değil tüm dışarılar güvensizdi. Canımızı koruma güdüleri ortak yöntemler geliştirdi hepimizde. Tehlikenin geleceği yerlere kapılara barikatlar kurduk. Barikatlar yaşamımızı iyice değiştirdi. Yemek saatlerinde yemek almanın dışında dışarıyla irtibatımızı kestik. Artık sayıma da almıyorduk, gardiyanları. Bu akşam onlarda çatıya bakan camlardan durumu teftiş ettiler. Bu koğuşta da 35.koğuştaki gibi çatının hemen altında pencereler var. Ama 35.deki gibi pencerelerle aynı hizada değiliz. Dolayısıyla Oradan dışarıya bakma şansımız yok. Sadece gökyüzünü görebiliyoruz. Pencerelerin hemen bitiminde de diğer blok’un çatısı aşağıya doğru uzanıyor. Kontrol yapan asker ve subaylar da diğer blok’un çatısında gezerek bizim pencereden koğuşu gözetliyorlardı. Gözetlerken de pis pis bakıyorlar. Yüzlerindeki tehdit aşağıdan seçiliyor. Bizimkiler durur mu? Hemen el kol desteğiyle zenginleştirilmiş küfürlerle karşı saldırıya geçtiler. Engellemeye çalıştık. Engelleyenlerin en önünde de Necmettin ve ben varız. Israrla ve zorla susturuyoruz ama küfür de ısrar eden arkadaşlar bize sizin direnmeye niyetiniz yok. Sorumluluk adına bize de engel oluyorsunuz türünden serzenişlerde bulunuyorlar. Bunu sözleri ve daha çok tepkileri ve bakışlarıyla ifade ediyorlar. Bir yandan idare tarafından tırmandırılan gerginlikler ve saldırılar, diğer yandan da bizimkilerin politik olmayan abartılmış tepkileri. Bakalım nasıl çıkacağız işin içinden? Duaya ihtiyacımızın olduğu bir dönemden geçiyoruz aslında, senin duan kabul edilir gibi geliyor, bizi düşündüğün anlarda bizim için dua eder misin?<br />
Hoşcakal!</p>
<p><strong>Diyarbakır<br />
23.Ocak 1984<br />
Sevgili K.</strong></p>
<p>Öğlene doğru koğuşun basılma ihtimalini karşı koğuşun–36-uyarısıyla anladık. Yapacak bir şey yoktu. Bilmediğimiz bir yere götürüleceğimiz belirsizliğiyle son hazırlıklarımızı yaptık. Giyebileceğim ne varsa üzerime giydim. Telaşlanmaya zaman kalmadan, kapı bomba sesine benzer bir sesle sarsıldı. Çatılara yerleştirilmiş dev hoparlörlerden Zeki Müren şarkıları devam ediyor. Ses sonuna kadar açık olmasa, bangır bangır ortalığı inletmese insanın‘enginde yavaş yavaş günün minesi soldu’yu, uzanıp, hülyalara dalarak dinleyesi geliyor.</p>
<p>Koğuş karıştı. Barikatı kuvvetlendirmek için kapıya doğru koştuk. Bizim telaşlı sürükleme, yığma faaliyetlerimiz henüz başlamışken kapı parçalandı. Açılan delik balyozlarla kazmalarla genişletildi. İçeriye ilk dalanlara karşı koymamızda çok kısa sürdü. Anlık değişikliklerle koğuşun arka tarafına doğru sürüklendik. İçeride göğüs göğse bir muharebe başladı.Asker sayısı arttıkça bizimkilerin sayısı azalıyordu.O hengamede dahi hızla olup biten bu yer değiştirmeyi izleyebiliyor,farkına varabiliyordum.Görünmeyen emici bir kuvvet koğuşta kilerini yutuyor,içine alıyor,onlarca askeri ise üzerimize püskürtüyordu….</p>
<p>…ayağımı yakalayan bir el beni ranzanın üzerine yıktı. Onlarca pençe üzerime üşüştü. Kaldırıp aşağı attılar. Yere düşmedim. Havada yakaladılar. İhtimamlı davranıyorlardı. Sert bir şeyin kendilerinden önce davranıp zarar vermesini istemiyorlardı. Sanıyorum götürüldüğüm yeni ikametgâhıma kadar da bir daha yere değmedim. Yüzlerce gardiyanın arasında fasılasız tekmelerle yumruklarla ‘el üstünde’ taşındım. Getirildiğimiz yerde-akşama buranın sinema salonu olduğunu anlayacaktık-yüzüstü yere atıldım. …</p>
<p>…Yanımda yatanları görünce bütün koğuşun veya başka koğuşlardan birçok kişinin buraya getirildiğini anlıyorum. Bunu anlamam felaketi tek başıma karşılamayacağımı gösterdiği için rahatlatıyor beni. Vücuduma göz gezdiriyorum. Üzerimdeki kabanımın sadece bilek ve ön kol kısımları kalmış, diğer kısımlar yok. Parçalanmış… Çevreden andımız ve istiklal marşı sesleri geliyor. Ne olduğunu anlamıyorum. Canım sıkılıyor. Hem ne olduğunu anlayamıyorum, hem de eylülden ve sloganlardan sonra yeniden andımızı istiklal marşını okuyan yakaran, bağıran seslere tahammülüm yok. Birazdan bir tekme yiyorum; tekmenin sahibi kurallara uyacak mısın? Elbise giyecek misin? Kalk andımızı oku diyor. Betonun üzerindeki yüzüstü halimi terk etmeye hiç niyetim yok. Tepki göstermiyorum. Yerimden kımıldamıyorum. Tekmenin sahibi de üstelemiyor. Israrcı davranmadan bitişiktekine geçiyor. Bitişikten sesli yanıt alıyor. Elbise giymeyeceğim, kurallara uymayacağım, diyen ses tanıdık geliyor. Başımı hafif sağa kımıldattığımda yanılmadığımı anlıyorum. Yanımdaki Necmettin. Bir süre karışılmadan rahatça yatmaya devam ediyoruz. Sesler birbirine karışarak artıyor. Andımızı ve İstiklal marşını okuyan yeni sesler ekleniyor. Eskiler ara vermeden devam ediyorlar herhalde. Kalabalık işitilsinler diye. Bir süre sonra postallar tekrar ayaklarıma vurmaya ezmeye başlıyor. Hareketlerden ve iniltilerden Necmettin’e de vurmaya başladıklarını tahmin ediyorum. Bizim yattığımız bölgede kalabalık artıyor. Otoriter, emreden ve kahreden ses arkada tepemizde;’bunu götürün gebertin, dikkat edin ölmesin, bunu da götürün öldürün’,diyor.</p>
<p>Ayak bileğimden çekilerek sürüklenmeye başlıyorum. Zemin pürüzsüz ve kaygan mı? Yoksa ben mi fark etmiyorum. Yere sürünen yerlerim acımıyor. Böyle rahat. Bir süre sonra çeken gardiyan bıkıyor, yoruluyor, bırakıyor ayak bileğimi kalk lan orospu çocuğu diyor. Ayağa kalkıyorum. Tekme tokatların verdiği hızla aşağılara sürükleniyoruz. Nereye gittiğimin fazlaca önemi yok ve zaten fark etmemde imkânsız. Andımız ve İstiklal marşları seslerinin azaldığı bağırmaların dayak seslerinin arttığı bir yerlere doğru geliyoruz. Seslerin ortasında yere atılıyorum tekrar. Yüzüstü yatmaya devam etsem tekrar diye düşünerek yavaştan dönme hamlesi yaptığımda, benim ekip başıma üşüşüyor. Kalabalıklar. Hiç vakit kaybetmiyorlar. Şimdiye kadar görmediğim bir usulle, hızlıca ayak bileklerimden bağlıyorlar, iplerin diğer kısımlarını da bir haydara bağlayarak, hooop deyip yukarıya kaldırıyorlar. Ben ayaklarımdan yukarıya doğru çekilerek, asılıyorum. Sadece kemerimden yukarısı, gövdem zeminle temas halinde. Bazen omuzlarıma kadar yukarıya kaldırılmış oluyorum. Tabanlarıma, ayaklarıma baldırlarıma ve kaba etlerime onlarca ve birbirine çarpmayan organize kalaslar peş peşe inip kalkmaya başlıyor.Ben etimin hızla yanmaya başladığını hissediyorum.Acı kesintisiz bir hızla beynime çarparken ,bağırıyorum.Avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Bütün hayatım boyunca bağırmadığım kadar güçlü ve aralıksız. Bağırmamı kestiğim an, acı canımı alıp gidecek parçalara ayrılacakmışım gibi telaşlanıyorum. Kısa bir an sonra sesimin perde perde söndüğünü anlıyorum… Yüzüme çarpan sularla, boğulacak gibi olup ağzıma, burnuma kulaklarıma kadar dalan suyugeri atmak için çırpınırken yeniden kendimi acımasızlığın o sert sesleri içinde buluyorum. Seslerin içinden başıma üşüşen ihtimamlı bakıcılarımın sevinçli seslerini seçiyorum;</p>
<p>—ayıldı, kendine geldi devam edin! Çok gerilerde kalmış tanıdık bir acının beynime çarpan etkisiyle yeniden havuz başına dönüyorum. Zaten uykuda bastırdı. Derin tatlı uykular çekiyor beni içine…</p>
<p><strong>Diyarbakır<br />
23.Ocak.1984<br />
Sevgili K.</strong></p>
<p>Derin uykulardan hayata döndükçe, acılarımı, ağrılarımı hissediyorum. Dalıyorum. Kendime geldikçe vücudumun ve olduğum yerin algılarını birleştirmeye çalışıyorum. Yataktayım. Üstümdekilerin ıslaklığını ve henüz ısınamamanın titreyişlerini ayırt ediyorum. Bembeyaz çarşaflar ve yorganlar içindeyim. Üzerimde iki yorgan var. Sarışın bir delikanlı gülümseyerek üzerimden kayan ikinci yorganımı düzeltirken, gülümsüyor. Askeri hastanedeyiz, geçmiş olsun, adım Osman diyor… …Derin uykularımın arasından Necmettin’le laflıyoruz. Bölük pörçük. Hemen yanımdaki temiz, beyaz hastane karyolasında o yatıyor. Doğruluyorum. Konuşmamıza müdahale eden engelleyen yok. Ama onun yatağının kenarına oturacağım. Daha yakından haberleşeceğiz, durumu değerlendireceğiz. Kalkıp basmayı beceremiyorum. Ayaklarımın altı paramparça, gövdemin aşağı kısımlarını yokluyorum. Beynimi zorlayan bildik ağrıyı hatırlıyorum. Yırtılmış pantolonumun kenarlarından bacaklarıma bakmaya çalışıyorum. Görebildiğim kısımların rengi değişmiş. Normal cilt renginin yerini kırmızı mor hareler almış. Necmettin takılıyor. Ben senden daha iyi haldeyim herhalde, diyor…</p>
<p>Sinema salonu sonrası hamamı anlatıyor. ‘Hamama götürülürken bana saldırdılar’ diyor. ‘Onlarca kalaslı gardiyan etrafımı sardı. Sinema salonuna da tekmelerle ve yerlerde sürüklenerek vardım. Hamamdaki işkence sesleri ve çığlıklar çok kötüydü’ diyor? ‘Hatırlıyor musun’? Üzgünüm hatırlamıyorum. Acaba bayılmalarım nedeniyle mi yoksa Necmettin’in duyduğu çığlıkların bir kısmı bana mı ait? Neyse sonlara doğru O’ da hatırlamıyor. ‘Çevre ve olanlar bulanıklaşmıştı’ diyor. Benimle kıyaslandığında ne kadar güçlü bünyesi var diye düşünerek, kıskanıyorum.</p>
<p>Direnişin durumunu konuşuyoruz. Basılan koğuşlarda elbise giyemeyenleri 37.ye götürüyorlarmış. O’nu da götürmüşler. Hücreler çok kalabalıkmış. Kurallara uyanları ve elbise giyenleri de tekrar koğuşlarına götürüyorlarmış. Onların sayısı oldukça azmış, diyor. Seviniyoruz. Ben de zaten uzun süre kalmadım. Kısa süre sonra geldiler, beni çıkardılar hastaneye getirdiler, diyor…</p>
<p>…Gece sarsıyorlar uyanır gibi oluyorum, kendime gelmekte zorlanıyorum, bir koşuşturma. Hastane koridoruna doğru olan demir parmaklıklı kapıyı tekmeliyor, yüzünü seçemediğim bir arkadaş, koşun, ölüyor, diyor. Dışarıda da koşuşturmalar başlıyor. Nöbetçi ötelerde birilerine mi haber veriyor?</p>
<p>—Necmettin ölüyor! Diye patlıyor bir ses. Kendime gelmemle yandaki yatağına sıçramam bir oluyor. Nabzına bakıyorum. Yok! Solunumuna bakıyorum, durmuş. Kurtarırız umudunu kaybetmiyorum. Panik içinde arkadaşların yardımıyla kalp masajı, suni solunum deniyoruz…<br />
…Yok yok. Çöküyorum yatağa. Diğerleri de birer ikişer dönüyorlar yataklarına.</p>
<p>Yorganın içine giriyorum. Yüzümü de kapatıyorum yorganla. Acılarım ağrılarım, bayılmalarım, gidip gelişlerim hepsi bitmiş. Her şey o kadar net ki. Eksilmelerim ve ölümün boşluğu ile yüz yüzeyim. Yorgan kımıldasa çıt çıksa hissedecek kadar kendimdeyim. Ancak hissedebileceğim ne bir ses, ne bir nefes, ne ışık, ne bir sıcaklık var. Derin bir boşluğa yuvarlanıyorum. Boşluk hırsımın ve çaresizliğimin şeklini alıyor. Derinleşiyor. Uçsuz bucaksız. Gözyaşlarımın sıcaklığı iyi mi geliyor?</p>
<p>Ne kadar geçti bilmiyorum. Oda kalabalıklaşıyor. Yorganı açıyorum. Doktorlar son kontrollerini yapıyorlar. Telaşsız ve soğuklar. Kısa sürede işlerini bitiriyorlar.Kendi aralarında fısıldaşıyorlar.Gidiyorlar.<br />
Necmettin’i birazdan götürecekler ve artık gelmeyecek diye ani bir korku içime yayılıyor hemen. Götüremesinler, engel olabilir miyim diye düşünerek kalkıyorum. Karyolasının çevresine bakarken baş kısma asılmış gri balıkçıl kazağını görüyorum. Dirseklerimden ve ellerimden aldığım güçle uzanarak, sürünerek kazağı alıyorum. Yastığımın altına koyuyorum&#8230;</p>
<p>…Daldığımı hissettiğim an kendime geliyorum. Hemen bitişik yatağa bakıyorum. Boş!</p>
<p>Onbeş dakika sonra iki doktor geliyor. Hazırlan, seni taburcu edeceğiz diyor.</p>
<p><strong>Diyarbakır<br />
24.Ocak 1984</strong></p>
<p>Günlerden salı. İçeride direniş ve koğuş baskınları sürüyor. Dışarıda da tutuklu yakınlarının aklı ve kulağı yüksek duvarların ardındaki görünmeyen içeriye, beş noluya bakıyor&#8230; Yirmi iki gündür ne görüş var ne mahkemelere giden gelen. Dışarıdakiler merak içindeler. İçeriden atılan sloganlardaki yaşam izleriyle ve demir kapının günlük nedenlerle açılışında sızan bilgilerle endişelerini bastırmaya çalışıyorlar. Gelişmeleri anında izlemek, dört yana haber uçurmak için kapıda bekleşmek gerekiyor. Ceza evine ulaşan yolun çevresi tarla, çamur. Evler tek tük. Üç beşi geçmiyor. Onlarda baskı ve tehditlerden yılmış, kapılarını, pencerelerini sıkı sıkı kapatmışlar. Çevre ıssız, soğuk ve korunaksız. Bekleşenlerin içine sığınabilecekleri dam altı da, başlarını sokabilecekleri çatı dibi de yok. Buna rağmen soğukta bekleşen, cezaevi önünden hiç ayrılmayanlar var. Her basılan koğuştan, dışarıya çıkan her aracın içinde olan bitenden resmi bir açıklama olmaksızın, bütün gizliliğe rağmen anında haberdar oluyorlar. Şehre haber uçuruyorlar. Geriye kalan tutuklu yakınları çalışıyor. Bir kısmının da köyden, kasabadan şehre inmişken yapılacak işleri var. Çalışanlar ve işi olanlarda zaman zaman geliyorlar. Yokluyorlar. Uzun süre beklemiş olanlar, demir kapı ve yükselen duvarların öte tarafında olup bitenleri izleme, anlama ve ağıt yakma nöbetini yeni gelenlere devrediyorlar. Eve uğramak, çocukların karınlarını doyurup, okul yoluna koyup hemen dönmek üzere. En ufak haber iyi kötü demeden tez yayılıyor.</p>
<p>Cemile Büyükkaya bu gün Dörtyol’daki eczanesinde. Günlerdir eczaneyi aksattığı için bu gün ceza evi önüne gidemeyecek. Haberleri gelenlerden alacak Yarın giderim diye kendini ikna diyor, merakını bastırıp aklını toplayarak işe yoğunlaşmaya çalışıyor. Öğle olmadan eczaneye Sami geliyor. Sonrasını ben de Cemile Büyükkaya&#8217;dan dinliyorum;</p>
<p>—‘Sami vardı, Mütevellizade’lerin kardeşi. İsmail. O’da tutukluydu. İsmail Mütevellizade. Sen tanırsın. O’nun kardeşi. Geldi; Cemile abla, Esin dedi ki, Necmettin’in ismi hastane listesinde çıktı. O zaman benim içimde bir şeyler koptu. Askeri hastanedeyse kötü bir şey mi oldu? Askeri hastanede de hiç bildik, tanıdık yok. Nereye başvuracağım? Hemen haber almam lazım. Dr. Ferit Onat’a gittim. İyi tanımıyorum. Ama askeri hastane başhekiminin muayenehanesi onun üzerinde, onu biliyorum. Gittim durumu anlattım. Kalabalıktı. Bekleyen hastası da çoktu. Hastaları bıraktı, sen bekle ben beş dakikaya kadar öğrenip geliyorum, dedi. Gerçektende beş dakika içinde döndü. Ancak yarına öğrenebileceğiz, dedi.</p>
<p>—Öğrenememiş mi, yoksa başhekimden öğrendi, biliyor, saklıyor mu?</p>
<p>—Hayır öğrenmiş. Sonra bana başsağlığına geldiğinde söyledi. Ben öğrenmiştim. Söylemedim, nasıl söyleyeceğimi bilemedim, zaman kazanmak için yarın öğreneceğiz dedim, dedi. Sonra askerlik şubesinde bir tanıdığım vardı. İkna olmadım, dayanamadım, O’na gittim. Hiç unutmam akşamüzeri saat dört. O söyledi, böyle böyle diye. Askeri hastaneye gittim. Sonra cesaret edip göremedim Necmettin’i. Yıllarca gözümün önünden o hali gitmez<br />
diye,cesaret edemedim’.(1)</p>
<p>(1)Cemile Büyükkaya,Serdil Büyükkaya ile İsfendiyar Eyyuboğlu görüşmesi bant çözümleri. 18.12.2005</p>
<p>Neziré CİBO</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.argun.org/2009/01/12/arkadaslari-necmettin-buyukkaya-yi-anlatiyor-4-nezire-cibo/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>HASANKEYF SULAR ALTINDA KALMADAN YOK EDİLİYOR(Nezirê Cibo)</title>
		<link>http://www.argun.org/2008/12/10/hasankeyf-sular-altinda-kalmadan-yok-ediliyor/</link>
		<comments>http://www.argun.org/2008/12/10/hasankeyf-sular-altinda-kalmadan-yok-ediliyor/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Dec 2008 22:35:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>brahim</dc:creator>
				<category><![CDATA[4-Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[Hawirparêz]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nezîrê Cibo]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.argun.org/?p=2151</guid>
		<description><![CDATA[Denile bilir ki Cumhuriyet tarihinin son 80 yılı boyunca Hasankeyf diye bir yerin varlığı ancak seçimden seçime siyaset gladyatörlerin aklına gelirdi. Binlerce yıllık ihtişamlı tarihe sahip, birçok devlete başkentlik yapmış, kadim Dicle’ye dik bir açıyla yükselen sarp kayalıklara kurulmuş kalesiyle, Eyyübi, Artuklu sultanlarına ev sahipliği yapmış muhteşem saray kalıntılarıyla, yaklaşık 4000 bin antik mağara ve daha [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/12/img_1592.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-2152" style="float: left; margin: 3px;" title="img_1592" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/12/img_1592-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Denile bilir ki Cumhuriyet tarihinin son 80 yılı boyunca Hasankeyf diye bir yerin varlığı ancak seçimden seçime siyaset gladyatörlerin aklına gelirdi. Binlerce yıllık ihtişamlı tarihe sahip, birçok devlete başkentlik yapmış, kadim Dicle’ye dik bir açıyla yükselen sarp kayalıklara kurulmuş kalesiyle, Eyyübi, Artuklu sultanlarına ev sahipliği yapmış muhteşem saray kalıntılarıyla,<span id="more-2151"></span> yaklaşık 4000 bin antik mağara ve daha birçok tarihi kalıntısıyla Hasankeyf yıllarca keçilerin otlandığı virane harabeler olarak kendi haline terk edilmişti. Ne devlet ne de tarihi zenginliklerine sahip çıkma bilincinden yoksun yöre halkı bu zenginliğin kıymetini bildi. Yoksul halk o binlerce yıllık mağaraları, beyaz kesme taşlarla yapılan muhteşem eski yapıları yıllarca konut ya da hayvanlarına barınak olarak kulandı. Devlet bu baha biçilmez tarihi mirası korumak için deyim uygunsa parmağını bile oynatmazken halkta bilinçli bilinçsiz yok etmek için elinden geleni esirgemedi. Oysa bugünlerde Hasankeyf bayağı kıymete bindi. Herkes onu konuşuyor. Tıpkı son günlerini yaşayan bir insanın daha önce kapısını çalmayan, dost ve akrabaların ziyaretçi akınına uğraması, ilgi odağı haline gelmesi gibi oda herkesin dilinde, gündeminde… Bölgeye yolu düşen hemen herkesin ziyaret güzergâhında;<a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/12/img_1591.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-2153" style="float: right; margin: 3px;" title="img_1591" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/12/img_1591-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a></p>
<p>- Gelmişken Hasankeyf’i bir görelim. Son görüşümüz ola bilir.</p>
<p>Diyerek mutlaka bir Hasankeyf turu yapılıyor. Arkeologların, tarihçilerin araştırma konusu oluyor, adına siteler açılıyor, kampanyalar düzenleniyor.</p>
<p>Malum, bütün bu ilgi ve alaka GAP projesi kapsamında yapılacak olan Ilısu barajı sularının altında kalacağının anlaşılmasından sonra gelişti. Zaten hep böyle olmuyor mu? Kaybedince sahip olduklarımızın değerini anlıyoruz, ancak o zamanda iş işten geçmiş oluyor.</p>
<p>Kuşkusuz bu tarihi zenginliğimizin ilgi odağı olması, geçte olsa öneminin anlaşılması, sahip çıkılması ve en önemlisi sular altında kalıp yok olmasını engellemek için çaba gösterilmesi, sevindirici ve umut vericidir. Öteden beri basında Hasankeyf’i kurtarmak için oluşan duyarlılık ve kamuoyu beni de sevindiriyor ve umutlandırıyordu. Ta ki geçenlerde bir vesileyle yolumun o taraflara düşmesiyle, gidip Hasankeyf’in o acınası halini görene kadar…</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/12/img_1639.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-2154" style="float: left; margin: 3px;" title="hasankeyf3" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/12/img_1639-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Kaç yıl oldu bilmem ama uzun yıllar vardı ki o taraflara yolum düşmemişti. Nihayet geçenlerde bir gurup arkadaşla hafta sonu tatilini değerlendirmek için gittik. Batman Siirt üç yolundan ayrılıp onlarca kez gidip geldiğim yol; sağlı sollu uzanan çıplak, petrol kokan tepeleriyle, yoksul köyleriyle, hep aynı el değmemiş gibi… Raman ve Turabidin sıra dağlarının arasında bir yılan gibi güneye kıvrılarak, bu iki dağ silsilesinin kavuşmasına engel olan Diclenin üzerindeki Hasankeyf Köprüsüne varana kadar hemen aynı manzarayı seyrederek yol aldık. Tek farklı görüntü, arada bir göze çarpan ve bana hep şaha kalkmış koca bir at görüntüsünü hatırlatan petrol kuyularının pompalarıydı. Köprüden geçip öte tarafa yani Hasankeyf şehir merkezine girince aşina olduğumuz o orta çağdan kalma görüntüyle kucaklaştık; Yıllar önce gördüğüm aynı daracık, küçük çarşı ve sağlı sollu sıralanan dükkândan daha çok baraka görüntüsü veren dükkânlar… Bir farkla, çok daha yoksul, çok daha kirli ve çok daha bakımsızdı.</p>
<p>Esnafın meraklı bakışları arasında küçük çarşının bitiminde bulunan El-Rızk Camisine ulaştık. Eyyübi hükümdarı Sultan Süleyman tarafından yapılan caminin Dicle’ye bakan avlusuna girdik. Dünyada bir eşi bulunmayan minaresinin ihtişamına hiç yakışmayan bir görüntüyle karşılaştık. Kirli ve bakımsızdı. Avlunun her tarafını yabani otlar kaplamıştı. Mem û Zin filminin bazı sahnelerinin çekildiği avlu Dicle’ye kuşbakışı bakıyordu. Bir <a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/12/img_1594.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-2155" style="float: right; margin: 3px;" title="hasankeyf4" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/12/img_1594-225x300.jpg" alt="" width="225" height="300" /></a>süre seyrettik ama kadim Dicle ve Hasankeyf’e hiçte yakışmayan görüntüler göz zevkimizi bozuyordu; nehir kıyısı boyunca çöp yığınları birikmişti. Akan lağım ve atık sular etrafa iğrenç bir koku yayıyordu. Bundan 30-40 yıl önce gördüğüm Dicle’nin o masmavi sularından eser yoktu. Ama her şeye rağmen o yükseklikten Dicle harika görünüyordu, kıyısındaki kirliliğe duyarsız, sessiz sakin akıyordu. Kim bilir beklide ağlıyordu…</p>
<p>El-Rızk Camiden çıkıp kaleye doğru yürüdük. Giderek daralan ve 200-300m derinliğindeki vadiden geçen yolda ilerlerken insan aniden bir zaman tünelinden geçitiği hissine kapılıyor. Romalıların, Bizanslıların, Sasanilerin, Eyyübilerin, Artukluların, Akkoyunluların, Moğol yağmacılarının ve daha birçoklarının bir zamanlar mekân seçtiği Hısnkeyfa’dayız artık…</p>
<p>Yolun her iki tarafında dik bir açıyla yükselen sarp kaya kütleleri, yolun sağ tarafında bu kaya kütlelerin zirvesine kurulan tarihi kale çocukluğumda gördüğüm ilk gün gibi heybetli ve hayranlık vericiydi. Sağında ve solundaki duvarların tamamı yıkılmasına rağmen yıkılmamış, ayakta kalmak için direnen kemerli ve işlemeli kapıdan kale içine girdik. Kale kapısından başlayıp zirveye doğru kıvrıla kıvrıla giden taş basamaklı yolda yukarıya tırmanmaya başladık. Nefes nefese ulaştığımız ilk mağaranın önünde Kültür bakanlığının badem bıyıklı memuruyla karşılaştık. Ahşap bir sandalyeye kurulmuş, giriş ücreti kesiyordu. Önce sevindik. Kaleyi gezme konusunda bize yardımcı olur diye… Ancak biraz sohbet edince sevincimiz kursağımızda kaldı. Memur kaleye giriş ücreti alıyordu ancak bunun <a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/12/img_1606.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-2156" style="float: left; margin: 3px;" title="hasankeyf5" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/12/img_1606-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>dışında hiçbir şeye karışmıyordu. İstediğimiz rehberlik hizmetini veremeyeceğini, “kendinize bir rehber bulun” Diyordu. Biraz sonra etrafımızda 9-10 yaşlarında birkaç çocuk üşüştü. Bakanlığın badem bıyıklı memuru bize bu çocukları öneriyordu. “Anlaşılan bakanlık koca tarihi hazineyi 9-10 yaşlarındaki çocuklara emanet etmiş” diye söylenmekten kendimizi alamadık. Ancak biraz sonra etraftakilerin çağırmasıyla yanımıza 25- 30 yaşlarında, Ali (Namı diğer Çoban Ali) isminde genç adam gelince devlete haksızlık ettiğimizi(!) anladık Çünkü Çoban Ali’nin Hasankeyf’in tanıtımı konusunda “uzman” bir rehber olduğunu söylüyorlardı. Kuru, sıska Çoban Ali kendisinden beklenilmeyen bir çeviklikle önümüze düştü. Bozuk bir Türkçeyle, kendince espriler de katarak, rehberlik görevini heyecanla yapıyordu. Arada bir hayat hikâyesinden kesitler de aktarmayı ihmal etmiyordu. Böylece “çoban” ona takılan bir lakap değil, son yıllara kadar kalabalık sürüleri güden gerçek bir çoban olduğunu anlıyoruz. Doğrusu ben onu dinlemekten daha çok, bir yandan basamakları çıktıkça artan yükseklik nedeniyle depreşen yükseklik fobimi bastırmaya çalışırken, diğer yandan o güzelim tarihi yapıların içinde bulunduğu acınası durumu gözlüyordum. Yüzlerce metre yükseklikteki kaya kütlelerin zirvesine yapılan Eyyübi ve Artuklu saraylarının ayakta kalan duvarları, kubbe ve sütunları yıkık, harap bir durumda… En ufak bir bakım ve onarımın izi bile yoktu. Bir zamanların ihtişamlı saray kapısı ve duvarları kendini bilmez cahil güruhun iğrenç yazılarıyla doluydu. Ticari amaçlarla kullanılan bazı mağaraları bir kenara bırakırsak binlerce yıllık, eşsiz antik mağaralara çöp birikintileri, sidik ve dışkı kokusundan girilemiyordu.</p>
<p>Çoban Ali’nin rehberliğinde gezi turumuzu bitirip, kaleden inerken, lokantaya dönüştürülen güzelim <a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/12/img_1679.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-2157" style="float: right;" title="hasankeyf6" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/12/img_1679-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>bir mağarada konakladık. Mağara sarp kaya bloklarının orta yerinde, adeta bir kartal yuvası gibi baş döndürücü bir yükseklikteydi. Ön kısmı boşluğa doğru çıkmış genişçe bir balkon görünümündeydi. Balkona masalar konulmuş, üzeri derme çatma bir ahşapla kaplanmıştı. Masalardan birine yerleştik. Oturduğumuz yerin yarım metre ötesinden başlayan yüzlerce metre derinliğindeki uçurum ve uçurumun hemen karşı tarafında yükselen sarp kaya kütleleri olmasaydı kendimizi bir kır ya da bir balıkçı lokantasında sana bilirdik.</p>
<p>Önümüze konulan etleri açlığın verdiği oburlukla mideye indirdik, ama doğrusu ağız tadıyla yedim diyemem çünkü, o güzel antik mağaranın şanına yakışır bir dizayn ve temizlik yoktu. Aşina olduğumuz o köylü yaşam tarzını aşamayan, geleneksel temizlik kültürümüzün en kaba örneği sergileniyordu. En önemlisi de, yer yer şark usulü bir dizaynla otantik bir hava verdirilmeye çalışılmışsa da mağaranın içi çok hor kullanılmış, rast gele kazılmış, delinmiş, açıkçası tarih katledilmişti.</p>
<p>Yemekten sonra kalkmak için acele etmedik. Bir süre daha insanoğlunun her türlü tahribat ve hoyratlığına inatla direnen o doyulmaz doğal güzellikleri bulunduğumuz yükseklikten seyrettikten sonra aşağı indik. Hısnkeyf’e veda etme vakti gelmişti ama ayrılmadan önce gün boyu kuşbakışı seyrettiğimiz Dicle’yi daha yakından görmek için nehir kıyısına indik. Üzüm ve pekmez diyarı Turabidini petrol diyarı Raman’a bağlayan köprünün üzerinde bir süre Dicle’yi seyrettik. Köprü üzerinde nehre, ağ ve olta sarkıtarak balık avlayanlarla bir süre sohbet ettim; Kirlilikten balıkların öldüğünü, eskisi gibi bol olmadığını söylüyorlardı. Kasabanın sular altında kalacağı onları hiç ilgilendirmiyor gibiydi. Bu konuda sorduğum sorulara oldukça ilgisiz davrandılar. Onlara “rast gele” deyip ayrıldım. Köprüden inip nehrin akış yönüne doğru bir süre yürüdüm. Nehir kıyısında gerçekten müthiş bir kirlilik vardı. Hele suyun durgun aktığı yerler adeta çöp boşaltma merkezini andırıyordu. Bu çirkinliği görmemek ve pis atık suların yaydığı kokuları almamak için kıyıdan ayrıldım.</p>
<p>Güneş hiç şaşmadan hep yaptığı gibi, batıdan doğaya veda etmeye hazırlanırken bizde Hısınkeyfa veda ederek ayrıldık.<br />
…</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/12/img_1660.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-2158" style="float: left; margin: 3px;" title="hasankeyf7" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/12/img_1660-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Batmana doğru yol alırken yine Hasankeyf’i konuşuyorduk. Arkadaşlardan biri çok haklı olarak şunları söylüyordu; “Sözüm ona Hasankeyf’in, sahip olduğu zengin kültürel mirası korumak amacıyla 1981 yılında tümüyle sit alanı ilan edilmişti. Bu nasıl sit alanı, nasıl bir koruma anlayışı anlamak mümkün değil… Her ne kadar “nasıl olsa sular altında kalacak bu nedenle Hasankeyf kendi haline bırakılmış” diye bir savunma refleksi varsa da inandırıcı değildir. Çünkü aynı zavallı anlayış nedeniyle bu ülkenin birçok kültürel, tarihi değeri Hasankeyf gibi sular altında kalma riski olmamasına rağmen yavaş yavaş yok ediliyor”</p>
<p>Evet, bu gidişle Hasankeyf sular altında kalmasa da yok olacaktır.</p>
<p>Nezirê Cibo</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.argun.org/2008/12/10/hasankeyf-sular-altinda-kalmadan-yok-ediliyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>25 YIL ÖNCE…25 YIL SONRA &#8211; VII (Nezîrê Cibo)</title>
		<link>http://www.argun.org/2008/11/25/25-yil-once25-yil-sonra-vii-nezire-cibo/</link>
		<comments>http://www.argun.org/2008/11/25/25-yil-once25-yil-sonra-vii-nezire-cibo/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 25 Nov 2008 18:08:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>argun</dc:creator>
				<category><![CDATA[4-Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[Nezîrê Cibo]]></category>
		<category><![CDATA[Nezir Cibo]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.argun.org/?p=2100</guid>
		<description><![CDATA[Kürtçüler Yuvası” Erzan Palas’la tanışmak bana pek hayırlı gelmemişti(!) Yarım kalan tahsilime devam edeyim derken hapsi boylamıştım. Tarihi Saraykapı’da, adi tutukluların kaldığı eski cezaevinin bitişiğinde, siyasi tutuklulara ayrılan bölümde bir ay kadar yattım. Burada Kemal Ezber ve Miraç Yalçındağ’la tanıştım.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/11/a1alis.jpg"></a><strong><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/11/aziz_a.jpg"><img class="alignleft alignnone size-medium wp-image-2103" style="float: left; margin: 3px;" title="aziz_a" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/11/aziz_a-219x300.jpg" alt="" width="219" height="300" /></a>Erzan Palas ve Brayê Xoşevîst (Sevgili Kardeşim)</strong></p>
<p>Öğrencisi olduğum Konya Eğitim Enstitüsü’nün faşist-ırkçı grupların eline geçmesiyle okulda barınma imkânımız kalmamıştı. Yüzlerce sol eğilimli öğrenci başka okullara kayıt aldırdı ya da tahsil hayatını sonlandırmak zorunda kaldı. Ben de yarım kalan eğitimimi tamamlamak için Diyarbakır’a gitmeye karar verdim. Diyarbakır Eğitim Enstitüsü’ne kayıt işlemlerimin yapılması konusunda yardımcı olması için bir arkadaşla bağlantı kurmuştum. Ondan olumlu haber almam üzerine kısa sürede toparlanıp Konya garından trene bindim.</p>
<p>1976’nın başlarıydı. Bir akşamüzeri Diyarbakır garına indim. Bana yardımcı olacak arkadaşla DYÖKD’de (Diyarbakır Yüksek Öğrenim Kültür Derneği) buluşacaktık. Ancak vakit geçti ve yorgundum. Bu nedenle bir otele yerleşmeye karar verdim. O tarihlerde Diyarbakır’a yolu düşen her solcu ve “Kürtçü” gibi “Kürtçüler Yuvası”(Hêlina Kürtçiya) diye bilinen Erzan Palas’ın yolunu tuttum. Bana daha önce tarif edildiği için oteli rahat buldum; garın şehre açılan kapısından elimde iki küçük valizle çıktım ve Urfakapı’ya doğru giden ana caddede yürümeye başladım. DSİ’yi, Dörtyol’u ve sebze halini (şimdi Eski Hal) geçtikten sonra Urfakapı’dan sur içine girdim. Melikahmet’e doğru yürümeye devam ettim. Bu arada <strong>Erzan Palas’ı </strong>sormayı da ihmal etmiyordum. Nihayet bana tarif edildiği gibi Melikahmet Caddesi üzerinde, balıkçılar başına varmadan, sağ tarafta yer alan, üç değişik renkle yazılmış ötelin tabelasını gördüm. Tabelanın zemini kırmızı, üzerindeki yazılar ise yeşil ve sarıydı.</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/11/a1alis.jpg"><img class="alignright alignnone size-medium wp-image-2101" style="float: right; margin: 3px;" title="a1alis" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/11/a1alis-300x224.jpg" alt="" width="300" height="224" /></a>İçeri girdim. Lobi olarak kullanılan dar ve uzunca giriş, bu girişin sonunda sol tarafta ufak resepsiyon gişesi bulunuyordu. Sağ tarafta ise birkaç meşin koltuk dizilmişti. Resepsiyonda zayıf, benim yaşlarımda, siyah ve dalgalı saçlı biri oturuyordu. Karşısında meşin bir koltuğa oturmuş, güzel giyimli, duruş ve edasından patron olduğunu belli eden biri daha vardı. Sonradan bunun Aziz Alış, resepsiyondakinin ise F. Medeni Marşil olduğunu öğrenecektim. Yerimi ayırdıktan sonra lobide biraz oturup sohbet ettik. Konya’da öğrenci olduğumu, okulda yaşanan gelişmeleri ve Diyarbakır’a gelmemin nedenini anlattım. Oldukça sıcak ve samimi bir yaklaşım gösterdiler. Kendisi o anı hatırlar mı bilmiyorum; ama Aziz Alış’la ilk tanışmam böyle oldu. Tabi Medeni’yle de… O gün, hesapta olmayan ve birazdan anlatacağım bazı ani gelişmeler nedeniyle yaşamımda bir milat oldu diyebilirim.</p>
<p>Yorgun olmama rağmen gösterilen sıcak ilginin etkisiyle olacak ki oldukça uzun sohbet ettik. Sonra yatmak üzere bana ayrılan odaya geçtim. Tek kişilik küçük bir odaydı. Valizlerimi yerleştirmiş, soyunup yatağa uzanmaya hazırlanıyordum ki kapı hızlı hızlı çaldı. Kim o, demeye varmadan çoğu sivil bir grup polis paldır küldür içeri daldı. Neye uğradığımı şaşırmıştım. Çok sert ve kaba hareketlerle etrafı aramaktan daha çok dağıtmaya başladılar. Valizlerimin birinde elbiseler vardı. Hepsini sağa sola saçtılar. Diğerinde kitaplarım vardı. Kitapları görünce adeta çılgına döndüler. Hepsini yere döktüler ve tek tek kitapların sayfa aralarına kadar aramaya başladılar. Hepsi, o günlerde elimizden düşmeyen sol içerikli kitaplardı. Ama polis için büyük bir suç aracıydı, ben de başına büyük ödül konulmuş azılı bir suçluydum (!) tekme tokat odadan alındım. Geceyi bugünkü vilayet binasının bodrum katında bulunan polis nezarethanesinde geçirdim. Polisteki ilk işkencem değildi; ama ilk büyük işkencemdi diyebilirim. Tıknaz, dazlak bir polis şefi iki yakamdan tutup havaya kaldırıyor ve olanca gücüyle sırtımı duvara vuruyordu:</p>
<p>— Konuş lan it oğlu it; yoksa ciğerini sökerim.<a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/11/img_0701.jpg"><img class="alignright alignnone size-medium wp-image-2102" style="float: right; margin: 3px;" title="img_0701" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/11/img_0701-225x300.jpg" alt="" width="225" height="300" /></a><br />
— Diyarbakır’a neye geldin?<br />
— Seni kim yolladı? Kiminle görüşecektin? O otele gitmeni kim söyledi?</p>
<p>Sorular peş peşe geliyordu. Ancak tek suçu Kürt olmak ve sol içerikli kitap bulundurmak olan sıradan bir öğrencinin onların istediği anlamda söyleyeceği ne olabilirdi ki? İstenilen cevaplar gelmeyince işkencenin dozu da artıyordu; ama nafile çünkü onların işine yarayacak anlamda söyleyecek bir şeyim yoktu. Aralıklarla gece saatlerine kadar işkence seansları devam etti. Sonra sidik ve nem kokan karanlık bir hücreye attılar. İğrenç bir yerdi; ama o dayanılmaz işkencelerden sonra bana Erzan Palasın odası kadar konforlu ve rahat geldi. Hücrenin tek lüksü(!) olan tahta banka uzandım. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, acı bir çığlıkla irkildim. Artık bana aşina olan tıknaz polis şefinin kısık bağırtılarından yeni bir kurbanı işkenceye aldıklarını anladım. Gece geç saatlere kadar kurbanın çığlıkları devam etti. Bir süre sonra çığlıkların yerini derinden gelen iniltiler aldı. Bir müddet sonra iniltilerde kesildi, ortalığı ağır bir ölüm sessizli kapladı. Sonradan işkenceye alınan kişinin Maocu bir grubun mensubu olan İsmail Edge olduğunu ve yapılan işkencelerin sonucunda hayatını kaybettiğini öğrendim.</p>
<p>O iğrenç kokan hücrede nasıl sabahladım hatırlamıyorum; ama sabah devam eden işkence faslını unutmam mümkün değil… Öğle sonrası mahkemeye çıkartıldım ve yasak yayın bulundurmaktan tutuklandım.</p>
<p>“Kürtçüler Yuvası” <strong>Erzan Palas’la </strong>tanışmak bana pek hayırlı gelmemişti(!) Yarım kalan tahsilime devam edeyim derken hapsi boylamıştım. Tarihi Saraykapı’da, adi tutukluların kaldığı eski cezaevinin bitişiğinde, siyasi tutuklulara ayrılan bölümde bir ay kadar yattım. Burada Kemal Ezber ve Miraç Yalçındağ’la tanıştım.</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/11/aziz-alis-adnan-mufti.jpg"><img class="alignleft alignnone size-medium wp-image-2104" style="float: left; margin: 3px;" title="aziz-alis-adnan-mufti" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/11/aziz-alis-adnan-mufti-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Yukarda anlatıldığı gibi aslında Diyarbakır’da tanıştığım ilk Şivancı Aziz Alış ve Medeni Marşil’di. Aziz`le daha sonra 28 Eylül 1977 ‘de kurulan <strong>DDKD’n</strong>in 16 kurucusu arasında yer aldık. Hareketin dağılmasına kadar aynı saflardaydık ve oldukça iyi dosttuk. Ancak o yıllarda aramızda çok yakın bir ilişki vardı diyemem; çünkü çalışma alanlarımız farklıydı. O daha çok derneklerde, üniversitede, spor, müzik gibi kültürel alanlarda aktifti. Bu nedenle anlatacağım pek ortak anımız yok gibi ya da ben hatırlamıyorum. O yılları Aziz`den dinledim ve onu yakınen tanıyanlardan bilgi edindim.</p>
<p>Benim kuşaktan olanların hatırlayacağı gibi bizim dönemimiz “devrim” ve “eylem”e tapılan yıllardı. Müzik, spor vb. kültürel, sanatsal etkinliklerle uğraşacak zamanımız pek yoktu(!) Hatta çoğumuz hatırlar, bu tür etkinliklerle haşir neşir olan, eylemlerde pek görünmeyen gençlere tepeden bakar, hafif alaya alır ve küçümserdik. Hele bir kız arkadaş edinip kuytu bir köşede görünmeyiversin; hemen “sev-genç” damgasını yer ve neredeyse cüzamlı muamelesi görürdü. Tatmin edilmemiş bir yığın duygunun sebep olduğu önyargı ve kıskançlıklarla onları küçümser, alaya alırdık. Kuşkusuz müzik, tiyatro gibi etkinliklerimiz olurdu; ama bizi ilgilendiren sanatsal ve kültürel yanından çok, “devrim”e hizmet edip etmeyişiydi. Dinlediğimiz müzik ihtilal marşlarıydı, tiyatromuz ihtilal provalarıydı, çizdiğimiz en güzel resim silah ve isyandı…</p>
<p>İşte Aziz Alış bu eksikliğin bilincinde olarak çalışmalarını kültürel ve sanatsal alanda yoğunlaştırıyor, özellikle gençlik kesimine yöneliyordu. Örneğin sporcular arasındaki çalışmalarını hatırlıyorum. Yanılmıyorsam o yıllarda Dağkapı, Mardinkapı, Güneşspor, Melikahmetspor adlarında futbol kulüpleri vardı. Bu kulüplerde oynayan gençlerle ilişki kuruyor, kimi takımlarda futbol oynuyor ve bu münasebetle de onların içerisinde birçok yurtsever genci harekete kazandırıyordu.</p>
<p>Müzik alanda oldukça yararlı çalışmaları vardı; Güzel ve uygun sese sahip birçok genci biraraya getirerek onlardan bir koro oluşturmuştu. Kendisiyle bir sohbetimde müzikle olan yakınlığı ve bu alandaki çalışmalarıyla ilgili şunları anlattı:</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/11/2411072005_lozan_02.jpg"><img class="alignright alignnone size-medium wp-image-2105" style="float: right; margin: 3px;" title="2411072005_lozan_02" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/11/2411072005_lozan_02-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>‘<strong>’Müziği çok severdim. İyi bir Kürd müziği dinleyicisiydim. Kulağım da çok iyiydi. Bu nedenle bir arkadaşımla spontan bir karar alıp bir koro oluşturmaya çalıştık ve kendimi onlara ve Kürd halk müziğine adadım. Özellikle slogan müziğinden uzak durmaya çaba gösterdim. Bilinçli olarak bizim doğal halk müziklerini, aşk ve sevgi üzerine söylenen parçaları seçtim Bir sene içersinde en azından slogan müziği yerine, halk müziğinin ne kadar farklı ve anlamlı bir içeriğe sahip olduğunu eski klasik parçaları kendi gençliğimize sevdirmeyi başardık. Bu bir seneki çalışmayla onlarca genci harekete kazandırmış olduk. O kadronun içinde daha sonra birçok genç sanatçı yetişti. Daha sonra bu işi müziğin erbaplarına bıraktım ve bu kez de tiyatro oyuncularının arasına katıldım ve onlar içersinde örgütlenme çalışmalarında bulundum. Diyarbakır Tiyatrocular Derneği adı altında bir dernek kurdurduk. Tiyatroya ilgi duyan gençleri topladık.” </strong></p>
<p>Çok iyi hatırlıyorum oluşturulan bu amatör tiyatro grubu, <strong>Yeniden Doğarız Ölümlerde </strong>isimli oyunu sahnelemişti. Profesyonel oyunculara taş çıkartırcasına bir oyun sergilenmişti. Oyunda Aziz de, kaçakçı Memo rolünü çok başarılı bir şekilde oynamıştı.</p>
<p>Nerdeyse her şeyin “devrime” endekslendiği böylesi bir süreçte Aziz’in yaptığı çalışmaların değeri bir kat daha artmaktaydı. Fen fakültesinde öğrenci olduğu sıralarda oluşturduğu koronun söylediği çok güzel Kürt halk müziği parçaları bir kasette toplanmıştı. Kasetteki birçok parça hala çoğumuzun belleğinde ve dilinde olduğunu söyleye bilirim.</p>
<p>Aziz’i bu yanıyla tanıyanlar güzel kızı, sanatçı <strong>Şilan Alış’ın </strong>müzikteki başarısının tesadüfî olmadığını da bilirler; Şilan’ı küçük yaştan itibaren müziğe yöneltmiş ve iyi bir eğitim alması için çaba sarf etmişti. Şilan bu alandaki eğitimini İsveç’te almış. Yine bildiğim kadarıyla “Yaramın” isimli bir albümü vardı.</p>
<p>2008 yazında, yani son görüşmemizde onunla yaptığım bir sohbet sırsında, Aziz Alış’ın bu doğrultuda önemli bir çalışmasını daha öğrendim: Gençlik yıllarımızın ağızlardan düşmeyen, Avusturya İşçi Marşını, <em>Şili İşçi Marşı(Venseramos</em>), İtalya işçi Marşını, Bir Mayıs Marşı vb birçok devrimci marşı Ahmet Beyik’le birlikte Kürtçeye çevirmişlerdir. Bu marşları miting, gece ve diğer etkinliklerimizde sık sık söylediğimiz halde onlar tarafından çevrilmiş olduğunu bilmiyorduk.</p>
<p>Ama tüm bunlara rağmen <strong>Aziz Alış</strong>, “ müziğe veya sanata çocuk yaşlarda başladım ” yerine, “Çocuk yaşta siyasetle tanıştım” diyor.</p>
<p>Babası <strong>H.Ahmed Alış’ın </strong><strong>TKDP </strong>yöneticilerinden (<strong>KUK </strong>adını aldığı döneme kadar, MK üyesi) olması nedeniyle, çok erken yaşlarda siyasete katılmış. 1960’ların sonunda <strong>DDKO </strong>ve devrimci-ilerici kesimlerin vermiş oldukları mücadeleden etkilenerek sol yelpazeye sempati duymuş. 1967’lerdeki Doğu Mitingleri’nin çoğuna babasıyla birlikte katılmış. 1973’e kadar bir yandan <strong>TKDP </strong>ile ilişkilerini sürdürürken öte yandan birçok Kürt aydını ve kimi <strong>DDKO</strong> üyeleriyle yakın ilişkiler kurmuş. Aziz Alış 1975’ten itibaren <strong>T-KDP/ KUDP /KİP’li </strong>olmuş. <strong>Dr. Şıvan’ı Sait Elçi, Edip Karahan </strong>ve daha birçok Kürt ileri geleniyle yakından tanışma ve sohbet etme şansına sahip olduğunu ifade ediyordu.</p>
<p>Doğrusu birçoğumuz Aziz kadar şanslı değildik. Çünkü sözü edilen şahsiyetleri görmedik. Gerçi aynı kuşaktan ve bizler için birer idol olan <strong>Musa Anter’leri</strong>, <strong>Muhterem Biçimli’leri</strong>, <strong>Mehdi Zana’ları</strong>, <strong>Niyazi Usta’ları </strong>ve birçok <strong>DDKO </strong>kurucu ve yöneticisini tanıdık. Onların sözlerini, yazılarını, mahkeme savunmalarını, yayınlanan bültenleri okuduk, elden ele gezdirdik. Bizim kuşak onlardan etkilendi ve onların takipçisi oldu. Ama hiç kuşkusuz çoğumuz onu görmediği halde, bizi en çok etkileyeni <strong>Dr. Şıvandı (Dr. Sait Kırmızıtoprak</strong>) Büyülü karizması ve kısa sürede inanılmaz bir kitlesel hareketi tetikleyen inanç ve azmiyle binlerce Kürt gencinin gönlünde taht kurmuştu. Hala bir sır perdesi arkasında olan onun ve iki arkadaşının (<strong>Çeko ve Bırusk</strong>) Güney’de öldürülmesi, ünü ve karizmasını azaltmadı, tersine bir kat daha arttırdı. Üç isim: <strong>Şıvan ,Çeko,- Bürüsk bizim için (DDKD’li gençlik</strong>) birer kutsal semboldü. Şıvancı gençliğin ağzından düşmeyen en önemli sloganlardan biri: “<strong>Çeko, Bırusk, Şıvan </strong>kurtuluşa kadar savaşa devam”dı. Onların ardılları (<strong>TKDP/DDKD </strong>kadroları) her ne kadar başlattıkları gibi sonuçlandıramadıysalar da Kürt ulusal hareketini muazzam bir potansiyele kavuşturdular. Kürt gençlik ve kadın hareketinin ilk merkezi örgütleri olan <strong>DDKD ve DDKAD </strong>bu potansiyelin en somut görüntüsüydü.</p>
<p><strong>Aziz anlatıyor:</strong></p>
<p>“ <strong>Bilahare parti adının ve programının değişmesi konusunda ısrar edenlerdendim ve partimiz çok kısa bir dönem Kurdistan Ulusal Devrim Partisi adını aldı; ama hemen akabinde PKK-KİP(Partî Karkerî Kurdistan- Kurdistan İşçi Partisi) adını aldı. O dönemlerde en fazla gençlik ve sendika çalışmalarına yöneldik. Daha sonra da KİP’in bir kadrosu olarak 1977’nin Eylül ayında Kürdistan gençliğinin ilk merkezi örgütü olan DDKD’nin kurucusu oldum</strong>.”</p>
<p>Bu noktada, DDKD’nin kuruluşuyla ilgili biraz bilgi aktarmanın hafızaların tazelenmesi ve yeni kuşakların bilgilenmesi bakımından yararlı olacağını düşünüyorum:</p>
<p>12 Mart Darbesi’nden sona yeniden toparlanmaya çalışan Kürt gençlik hareketi Türkiye’nin üç büyük kentinde yoğunlaşıyordu. Bu çalışmaların sonucunda İstanbul, Ankara ve İzmir’de birbirinden bağımsız DDKD ismiyle dernekler kuruldu. Çıkış noktaları aynı olsa da farklı siyasi eğilimleriyle her kesimden yurtsever Kürt gençlerini barındırıyorlardı. Kendilerini DDKO’ların devamı sayıyor ve onların mirasına sahip çıkıyorlardı. Kürt gençliğinin birlikteliğini sağlayıp özgürlük hareketine katılma amacındaydılar. Bu amaçla 1976 yılında Diyarbakır’da seri toplantılar düzenlediler. Şıvancı hareketin öncülük ettiği bu toplantılar, birlikten çok ayrılıkları netleştirdi. Toplantıda merkezi bir gençlik örgütlenmesini savunan Şıvancı kesimle, federatif bir örgütlemeyi savunan İzmir DDKD (Fuat Önen ve arkadaşları) arasında uzlaşma sağlanamayınca toplantılar sona erdi ve denilebilir ki Kürt gençlik örgütlenmesinde yeni bir dönem başladı. Fuat ve arkadaşları toplantılardan çekilince Şıvancı grup, merkezi Diyarbakır’da olmak üzere yine DDKD ismiyle bir derneğin kurulmasına karar verdi. İşte Aziz’in “KİP’in bir kadrosu olarak kurucusu oldum.” dediği ve daha önce İzmir, İstanbul ve Ankara’da birbirinden bağımsız olarak kurulan ilk DDKD’lerden farklı olan merkezî DDKD özet olarak böyle kuruldu.</p>
<p>Aziz’le DDKD genel merkezinin 16 kurucu üyesi arasında yer aldık. 12 Eylül’e kadar aynı siyasi hedef ve amaçlar doğrultusunda çalıştık. 12 Eylül Darbesi’yle birçok yurtsever gibi oda yurtdışına çıkmak zorunda kaldı. Yurtdışına çıkışı ve sonrasıyla ilgi olarak şunları anlatıyordu:</p>
<p>“… <strong>1980 Eylül cuntası geldi…12 Eylül’ün geleceğini biliyorduk; ama herhangi bir hazırlığımız yoktu. Tedbirlerimizi alamadık…1982 başlarında çıktım… Önce Nusaybin’e oradan da güneybatıya geçtim. Mayınlar teller arasında çok riskli birkaç geçiş yaptım.”</strong></p>
<p>Arkadaşlarıyla Suriye’de çok zor şartlarda 4 yıl kadar kalır. Suriye hükümetinin baskıları nedeniyle(1 hafta kadar kimi arkadaşlarıyla orada tutuklu kalırlar) barınma imkânları kalmayınca yine birçok arkadaşı gibi İsveç’e gider ve oraya yerleşir. 2005’e kadar ülkeye dönme imkânı yoktur. İlk kez 2005’te ülkesine döner.</p>
<p>İlk gelişinde görüşememiştik. 25 yıl önce kopan irtibatımız sanırım 2006 yılının kışında mail adresime gelen ve “<strong>Brayê Xoşevist”</strong> diye başlayan iletisiyle tekrar başladı. Yazıya başlık yaptığımız ve Kürtçe’de “sevgili kardeşim” Anlamına gelen bu tabiri, küçüklüğümde evimizde sürekli açık tutulan koca, eski, ahşap kaplamalı radyodan, Erivan ya da Bağdat Radyo İstasyonları’nın Kürtçe programlarındaki sunuculardan işitmiştim. Genellikle program açılışlarında sunucu: “Gelî bra û xuşkên xoşevîst, hun bi xêr hatin bernama me.” diye başlarlardı. Kuzey Kürtleri arasında pek kullanılan bir sözcük değildir.</p>
<p>İşte Kürtçedeki bu güzel hitabı yıllar sonra diyebilirim ki ilk kez Aziz Alış’tan duyuyordum. O günden sonra da sık sık elektronik mektup ya da chat yoluyla haberleşiyor, sohbetler ediyorduk. Aziz’in Kürtçesi eskiden de iyiydi; ama internet aracılığıyla gerçekleşen bu diyaloglarımız sırasında Kürtçesinde çok daha büyük bir gelişme olduğu hemen anlaşılıyordu. Bu nedenle onun düzgün cümlelerinin yanında Kürtçemin sırıtmasına engel olmak için oldukça itina gösteriyordum.</p>
<p>Bizi buluşturan bu sanal dünyayı 25 yıl önce hayal bile edemezdik. Isınmakta epey zorluk çektiğim halde ondan kaçış ta mümkün olamıyordu ama yüz yüze sohbetin tadını da vermiyordu.</p>
<p>Ve 2006’nın bir yaz gününde (kesin tarihi hatırlamıyorum) gelen bir telefon:</p>
<p>- Elo, brayê xoşevist, ez Ezîz. Ez nuha li Amedê me. (Sevgili kardeşim, ben Aziz, şu anda Diyarbakır’dayım) diyordu.</p>
<p>Böylece 28 yıl sonra Aziz’le yenden karşılaştık. İlk karşılaşmamızda kendi payıma hafif bir şok geçirdim diyebilirim. Çünkü onun bende kalan siyah beyaz resminde gürbüz, kara gür saçları, siyah ve düzgün bıyıkları, beyaz ve canlı teniyle oldukça yakışıklıydı. Karşımdaki ise, 25 yıl önceki bu solgun; ama yakışıklı resmimdekiyle epey farklıydı. Öncelikle yıpranmış gördüm. “Yıllar ona iyi davranmış.” diyemedim. O siyah gür saçlar seyrekleşmişti. İyiden iyiye göbeklenmiş, o yakışıklı yüz yorgun ve solgun görünüyordu. Özcesi eski resimden eser yoktu.</p>
<p>Ama bir şey değişmemişti: Samimi, candan, güleç yüz ifadesi ve kendisini oldukça seven ve önemseyen edası…</p>
<p>Daha sonra yıpranmışlığın nedenini öğrendim. Sevgili Aziz de Avrupa’daki birçok sürgün gibi ölümcül bir kanser türüne yakalanmış. Uzun süre ağır bir tedavi görmüş. Oldum olası üzücü gelişmeleri öğrenmekten kaçınma refleksimden olacak ki hastalığın durumunu hiç sormadım; ama sanırım tedavisi devam etmekle birlikte şu anda hastalık kontrol altına alınmış durumdaymış. Şeyhmus Diken’e hastalığıyla ilgili şunları söylüyordu:</p>
<p><strong>“2003 yılında bir hastalık geçirdim. Boğazımda kanser çıktı. Bir yıl süreyle kemoterapi uygulandı. Hızla gelişen ve bir defada götürebilen bir kanser türüydü. Beni o hasta halimle ayakta tutan şuydu: O tümörleri vücudumun işgalcileri olarak gördüm. Bu hastalığı da ülkemi işgal eden Sömürgecilere benzettim. Kanser sömürgeci bir hastalıktır, dedim. İşgalci zihniyet, bir ur olarak da bedenimi işgal etmek istiyordu. Yenmeliydim. Bu hastalık beni kolay kolay alt etmemeliydi. Şu an vücudumdaki sömürgecileri alt etmiş gibiyim diyebilirim…” </strong></p>
<p>Bu hikâyeyi okuyunca daha önce aynı hastalıktan bu dünyadan çok erken yaşlarda göç eden Mehmet Uzun, Mahmut Baksi ve Nedim Dağdeviren gibi tanınmış Kürt yazar ve aydınlarını hatırladım. Bu yazı dizisi devam ederken Aziz’den başka, Dr. Sevinç İşcanlı ve Şefik Öncü’nün de aynı hastalıktan tedavi gördüğünü öğrendim. Yine Avrupa’da sürgün yaşayan birçok Kürt ve Türk yurtseveri aynı hastalıkla ya da benzeri ağır hastalıklarla mücadele ediyor ya da mücadeleyi kaybederek aramızdan ayrılıyor.</p>
<p>Aslında bu durum tıbbi bir araştırma konusu; ama bu tür hastalıkların özellikle politik inançları nedeniyle büyük baskı ve işkencelere uğrayan, sürgün olmuş ve çok zorlu yaşam şartlarında yaşamaya mecbur edilen, yurt dışındaki Kürt ve Türk yurtseverlerinde yaygın olarak görülmesi, bir tesadüf olmasa gerek diye düşünüyorum. Uzun yıllar çekilen sıkıntıların, sürgün koşullarının yarattığı stres ve zorlukların bu tür sağlık sorunlarının ortaya çıkmasında etkili olma ihtimalinin büyük olduğunu söylemek tıp adamları için ne ifade eder bilmem ama yabana atılır türden bir söz olmadığı kanısındayım.<br />
…<br />
Azizin bu ilk gelişinde sık sık görüşme imkânımız oldu. Bu görüşmelerin en kayda değer olanı yıllardır görüşmeyen ya da çok nadir görüşen birçok kişiyi bir araya getiren, eski arkadaşlarımızdan Diş Dr. Şehmus Turşak’ın evinde gerçekleşeni oldu. Çok keyifli ve hoş bir gece oldu. Fuat Önen, Av. Sabahattin Korkmaz, Sait Aydoğmuş, Şêx Davut gibi 78 Kuşağı’nın Kürt ileri gelenleri vardı. Geç saatlere kadar, gâh mazide gâh günümüzde gezindik.</p>
<p>Aziz’le bir diğer görüşmemiz, Hilmi Isı’nın bekâr evinde oldu. Geç saatlere kadar oturduk. Evde, uzun süre görüşemediğim arkadaşlarımdan biri daha vardı: Miraç Yalçındağ… Miraçla yukarda söz edildiği üzere ilk kez cezaevinde tanışmıştım. 1977’de bugünkü tarihi Saraykapı’da bulunan cezaevinde yattığımız günleri andık. Miraç, güzel saz çalıyordu. Gür, davudi sesiyle o zamanların moda parçalarını hem söylüyor hem çalıyordu Biz de sık sık eşlik ederdik. Cezaevin havalandırmasına çıkar, koro halinde milli ve sol içerikli marşlar söylerdik. “<strong>Herne pêş, Ey Reqip, Ey Haval Ropson, Jandarma Biz Sosyalistiz Dostuz sana, Venseremos</strong>… Gibi marşları yüksek sesle, cezaevinin bulunduğu Saraykapı Mahallesi’ne bol bol dinlettirdik. Sesine çok uyan ve gerçekten çok güzel söylediği şu parçayı &#8211; hala söylüyor mu bilmem &#8211; ben hiç unutmam, hala kendi kendime mırıldanırım:</p>
<p><strong><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/11/img_1176.jpg"><img class="alignleft alignnone size-medium wp-image-2107" style="float: left; margin: 3px;" title="img_1176" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/11/img_1176-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>“lo lo pısmamo tu çıma deng naki<br />
serê xwe carek bılınd ranaki<br />
leşkerê dıjmın li çiyayé jorın<br />
weke xweşmêran jı hev bela naki”</strong><br />
Bu görüşme ve sohbetlerimiz sonucunda Aziz Alış’ın Avrupadaki yaşamı ve çalışmalarıyla ilgili epey bilgi edindik;<br />
1982 yılından beri yurt dışında yaşayan Aziz’in çok “küçük yaşta” başlayan siyasi çalışmalarının yoğun olarak devam ettiğini öğrendim. Sorduğum sorular üzerine özetle şunları anlattı:</p>
<p><strong>“…4 yılı aşkın bir süre Batı Kürdistan ve Suriye olmak üzere 26 yıldır yurtdışında yaşıyorum. İsveç Kürd İnsiyatifi(İKS), Avrupa Kürd İnsiyatifleri(İKE) ve bir dönem (2002 – 2006) 34 demokratik kurum-kuruluş ve siyasi ve sivil örgütleri içeren Avrupa Kürd Platformu(PKE)’nun kuruculuğunu ve 2004-2006 yıllarında sözcülüğünü yaptım. </strong></p>
<p>Sorumluluğum döneminde 2005 ve 2006 yıllarında 2 kez Avrupa Birliği’ne gidip, AB’nin değişik grup temsilcileriyle diplomatik görüşmelerimiz oldu. Her iki görüşmede yoğun içerikli 2 ayrı rapor sunduk. Bana göre o raporlar çok önemli bir rol oynadı ve alınan kararlarda o raporlardan çok yararlanıldı. İsveç Kurd Dernekleri Federasyonunda ve bulunduğum şehirdeki Kürd derneğinin değişik komite ve komisyonlarında da görev aldım. Ayrıca 2007 den beri de Tevgera Yekîtîya Neteweyî a Kurd (Tevkurd)’ün de meclîs üyesiyim.”</p>
<p>Doğrusu onu dinlerken ‘’gençlik yıllarındaki sanatsal ve kültürel çalışmalardan vazgeçeli epey olmuştur’’ diye içimden geçiriyordum; ama ilerleyen sohbetimizde yanıldığımı anladım. Bu alanda da boş durmadığı, sanat ve kültürel gelişmeleri yakından takip ettiği anlaşılıyordu:</p>
<p>1999-2000 yıllarında <strong>Ararat </strong>(Kürtçe-İsveç’çe) adlı bir lokal derginin sorumluluğunu üstleniyor. İsveççeden çevrilen Sosyal-sigorta ve hukukla ilgili bir sözlük çalışmasında yer alıyor ve bunun bir kitapçık haline getirilmesine katkı sağlıyordu. Ancak bu kitapçığın henüz basıma verilmediğini söylüyordu. Ayrıca şu anda iki ayrı ansiklopedinin çeviri çalışmalarının da devam ettiğini belirtiyordu. Bu arada bazı şiir çevirileri ve kısa mısralarla kendine ait kimi şiir denemelerinin olduğunu duyunca yukarıdaki “…sanatsal ve kültürel çalışmalardan vazgeçeli epey olmuştur’’ şeklindeki yargımın bir yanılgı olduğu iyiden iyiye anlaşıldı. Üstelik bu çalışmalarını daha da kapsamlaştırdığı, sevilen bazı müzik parçalarını Kürtçe’ye çevirmesinden de anlaşılıyor.</p>
<p>Aziz Alış şu anda hem İsveç Kürt İnsiyatifi’nin başkanlığını hem de <strong>www.ike-europa.com’ </strong>un webmasterı ayrıca <strong>www.netewe.com’un </strong>da genel yayın yönetmeliğini de yürütüyor.</p>
<p>Yıllar sonra, bu yazı dizisine konuk ettiğimiz diğer arkadaşlar gibi Aziz’le de görüşmek çok hoş ve keyifliydi. Zaman tünelinden geçip 25 yıl öncesine uzun turlar attık. Zaman zaman hüzünlendik ama daha çok gülümsedik, kahkahalar attık. Dilerim o sevecen yüzünden gülümseme hiç eksik olmasın, sevgili Aziz Alış’ın.</p>
<p>15.11.2008<br />
Nezîrê Cibo</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.argun.org/2008/11/25/25-yil-once25-yil-sonra-vii-nezire-cibo/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>HALDİ’NİN ÜLKESİ (WELATÊ XALDA) -Nezirê Cibo-</title>
		<link>http://www.argun.org/2008/09/03/haldinin-ulkesi/</link>
		<comments>http://www.argun.org/2008/09/03/haldinin-ulkesi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 03 Sep 2008 08:46:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>argun</dc:creator>
				<category><![CDATA[4-Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[Nezîrê Cibo]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.argun.org/?p=1800</guid>
		<description><![CDATA[Şahsımê, şirin bir Yezidi köyüdür. Batman-Hasankeyf yolunun sol tarafında, petrol kuyularıyla ünlü kadim Raman Dağı’nın eteklerine kurulmuş birçok Yezidi köyünden biri]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/09/rojbuna-roza-066-8.jpg"><img class="alignleft alignnone size-medium wp-image-1798" style="float: left; margin: 3px;" title="rojbuna-roza-066-8" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/09/rojbuna-roza-066-8-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Şahsımê, şirin bir Yezidi köyüdür. Batman-Hasankeyf yolunun sol tarafında, petrol kuyularıyla ünlü kadim Raman Dağı’nın eteklerine kurulmuş birçok Yezidi köyünden biri…Yıllar önce, üzerlerindeki çok yönlü baskılara dayanamayıp Avrupalara yerleşen birçok Yezidi gibi atalarının topraklarını terk edip Almanya’da yaşayan dostumuz Şekir’i ziyaret etmek için üç arkadaşla köye gittik. Saat beş gibi Diyarbakır’dan çıktık. Batman-Hasnkeyf yolunun 5. km’ sinden sola sapan ,dar, asfalt yola girdik. Yolumuz üzerinde bulunan Barısıl ve Keverzo köylerini geride bıraktıktan sonra Şımzê isimli Yezidi köyüne vardık. Geride bıraktığımız ilk iki köydeki kalabalık ve canlılık yerini bu köyde sessizliğe ve terk edilmişliğe bırakmıştı. Büyükçe bir köydü. 30-40 hane vardı; ancak evler tamamen boştu. Sonradan öğrendik ki sadece 9 ev kalmış. Girişinde jandarma arama noktası vardı; ama asker yoktu. Askerler tepedeki karakolda vardı. Yol köyün ortasından geçiyordu. Sağlı sollu boş evler ve sokaktaki sessizlik bende kasvetli bir hüzün yarattı. Alacakaranlık basıveriyordu ki asıl konağımıza, Şahsımê ye, vardık.</p>
<p>Şahsımê 3-4 hanelik bir köydü ve tek bir aile oturuyordu. Onlara misafir olduk. Zaten dostumuz Feqi Şekir( Feqi Ezidilikte bir mertebedir) de onların misafiriydi. Şekir’in köyü Batmanın Beşiri ilçesine bağlı Kınkans isimli bir köyüdür. Ancak, yöredeki güçlü Müslüman bir iki aile her türlü zor, tehdit ve sahtekarlığa baş vurarak köyü ellerinden almışlar. Topraklarını geri almak için başlattıkları hukuki mücadele devam ediyor. Dostumuz her yaz vatan hasretini gidermek için gelir, ancak doğduğu topraklarına, köyüne gidemiyor. Bu nedenle dostlarında misafir olarak kalıyor.</p>
<p>Bir yorgunluk çayından sonra birkaç kilometre ötedeki bir başka yezidi köyü olan Faqira’ya taziye için gittik. İlk kez bir Yezidi taziyesine gidiyordum. Burada ne yapılır, ne söylenilir, hiçbir bilgim yoktu. Hatta ilk oturduğumuzda gayrı ihtiyarı Fatiha okumak için ellerim yukarıya doğru açılır gibi oldu; ancak hemen durumu toparladım. Neden önceden sorup, adetlerini öğrenmeyi akıl etmedim diye kendime kızdım. Ancak beraber geldiğimiz arkadaşları göz ucuyla izleyince Fatiha’nın dışında hemen hemen bütün ritüellerin Müslüman Kürt taziyelerindekilerle aynı olduğunu gördüm. Böylece “Serê we saxbe”, “rehma xwedê lê be” vb. söylemlerle başsağlığı diledik. Başsağlığı faslından sonra koyu bir sohbet başladı. Sohbet dönüp dolaşıp bölgede yıllar yılı Yezidilere uygulanan baskı, eziyetlere geliyordu. Gerek orda gerekse daha sonra ev sahibimiz Ali Kartal’la yaptığımız sohbetlerde önceleri bilmediğim ya da yarım yamalak duyduğum birçok şeyin aslını öğrenme fırsatı buldum.</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/09/rojbuna-roza-066.jpg"><img class="alignright alignnone size-medium wp-image-1799" style="float: left; margin: 3px;" title="rojbuna-roza-066" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/09/rojbuna-roza-066-300x224.jpg" alt="" width="300" height="224" /></a>Kürtlerin, “<strong>WELATÊ XALDA</strong>” (Kürtçe’de Xaldi’nın ülkesi anlamına gelen bu isim, Türkçe ifadeyle “Haldi’nin Ülkesi” anlamına geliyor. Haldi, bilindiği gibi Urartuların savaş tanrısıdır. Doğrusu tarihi gerçekler açısından araştırılması gereken önemli bir konudur.) dedikleri bölge, Kuzeyde Beşiri, Kurtalan; güneyde Hasankeyf ve Dicle Nehri arasında kalan bölgedir. Diğer bir ifadeyle kuzeyde Garzan Dağları, güneyde Raman Sıra Dağları’nın kapladığı bölge Welatê Xalda dır. Bu bölgede eskiden toplam 366 Yezidi köyü varmış. Ancak bölgeye hakim olan devletler, Müslüman Kürtler ve diğer Müslüman halkların yıllar boyu süren baskıları sonucu Yezidiler topraklarını terk etmek zorunda kalmış ve bölgedeki Müslümanlar bu topraklara el koymuşlar. Böylece günümüzde 366 köyden geriye kalan Yezidi köylerinin sayısı 20 bile değil. Hali hazırda Yezidilere ait kabul edilen Welatê Xalda köyleri şunlar:</p>
<p><strong>1-</strong>Handuna<br />
<strong>2-</strong>Duşa<br />
<strong>3-</strong>Baziwan<br />
<strong>4-</strong>Şımzê<br />
<strong>5-</strong>Cınêrya<br />
<strong>6-</strong>Qorıx<br />
<strong>7-</strong>Kelhok<br />
<strong>8-</strong>Feqira<br />
<strong>9-</strong>Enap<br />
<strong>10-</strong>Hacrê<br />
<strong>11-</strong>Geduk<br />
<strong>12-</strong>Texrê<br />
<strong>13-</strong>Şahsımê</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/09/rojbuna-roza-066-3.jpg"><img class="alignleft alignnone size-medium wp-image-1803" style="float: left; margin: 3px;" title="rojbuna-roza-066-3" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/09/rojbuna-roza-066-3-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Bu köylerden, her biri 20 ile 50 haneli, hatta bir kısmı 50 hanenin üzerindedir. Ancak hemen hepsi birer viraneye dönüşmüş, evlerin büyük kısmı yıkılmış ve boşalmış. Bunlardan Şahsımê’de 1, Şımzêde 9 ve Feqira’da 4 aile kalmış. Diğerleri ata topraklarını terk etmek zorunda kalmış. Büyük bir kısmı Avrupa’nın çeşitli ülkelerine yerleşmiş. Bölgedeki diğer köylerin durumu bunlardan pek farklı değilmiş. Kalanlar genellikle yaşlı kişilermiş. Bir zamanların yaşayan, canlı, her şeye rağmen yaşam dolu köylerin sokaklarında birkaç yaşlının dışında in cin top oynuyor. Geriye kalanlarla sohbet ettiğinizde, yüzyıllarca yapılan haksızlık zülüm ve baskıların izlerini yüz ifadelerinde, davranışlarında bulmak mümkün. Tedirgin, kuşkulu, güvensiz ve dargındılar. Bir zamanlar yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamak için şehir merkezlerine giremediklerini hüzünle anlatıyorlardı. Birçok kez linçle karşı karşıya kaldıklarını, tartaklandıklarını, küfür ve hakarete uğradıklarını anlattılar. Bugün bile besledikleri hayvanları, ürettikleri ürünleri serbestçe pazara götürme imkanları yok. Müslümanlar “haramdır” diye almıyorlar,(Öte yandan aynı Müslümanlar pek çok araç gereç ve gıda maddesinin ithal olanına ilgi gösteriyor.) besledikleri hayvanların etini yemiyorlar. Pazar yerlerine, şehir merkezlerine bile sokulmuyorlar. Hala var mı, bu tür uygulamalar, diye sorduğumuzda: “Eskisi kadar olmasa da devam ettiğini” söylüyorlardı.</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/09/rojbuna-roza-066-6.jpg"><img class="alignright alignnone size-medium wp-image-1804" style="float: right; margin: 3px;" title="rojbuna-roza-066-6" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/09/rojbuna-roza-066-6-225x300.jpg" alt="" width="225" height="300" /></a>Bunları dinlerken Batmanlı kadim dostum Heybet’ten duyduğum şu hikayeyi hatırladım:</p>
<p>“ Yıl 1978. Yer Batman’ın Cumhuriyet Meydanı. Şehrin en merkezi noktası. Welatê Xaldalı iki Yezidi İhtiyaç duydukları bir iki öteberiyi almak için ürkek adımlarla bir seyyar satış tezgahına yanaşırlar. Tezgahın başında uzun sakallı, külahlı biri var. Batman’ın tanınan bir siması, halk arasında “Sofi Berebat” diye bilinir. Sakallı onların Yezidi olduğunu anlar ve onlara “satacak malının olmadığını söyler” Bununla kalsa ne ala; Sataşmaya başlar. Yüksek sesle şeytana lanet getirir. Her ne kadar iki Yezidi: “Sofi yapma, milleti başımıza toplama, malını vermiyorsan da verme; ama bırak sessiz sedasız gidelim!” deseler de sofi ha bire bağırır: “Kafir Yezidiler, şeytanı savunuyorlar!” diye cahil güruhu başlarına toplar. İhtiyaçları olan bir iki öteberiyi almak için şehre gizlice giren günahsız iki insan linç edilmek üzere iken polis olaya el koyar ve onları karakola sokar. Ancak gözü dönmüş kalabalık, karakolun kapısına dayanır ve “O kafirleri bize verin!” diye bağırırlar. Giderek kalabalıklaşan azgın güruhu dağıtmak için polis havaya ateş açmak zorunda kalır. Bu arada bir polis şefi bir yandan kalabalığı coplayıp tekmelerken, diğer yandan dini, imanı da katarak ağza alınmadık küfürler savurur. İki savunmasız zavallıya aslan(!) kesilen külahlı, sakallı softa takımı çil yavrusu gibi dağılır. O esnada olayı uzaktan üzüntüyle seyreden devrimci bir genç, kaçışan softa takımına seslenerek: “Bakın size, dininize hiçbir zararları dokunmayan, savunmasız, zavallı iki insana sırf inançları farklıdır diye din iman adına saldırıyordunuz. Oysa dininize, imanınıza küfreden polisin önünden kaçacak delik arıyorsunuz. Yiğitseniz polise de karşı koysanıza&#8230; Eğer bu cesareti gösterebilirseniz biz de sizi destekleriz!” der Ancak nafile, biraz önce savunmasız, iki insanı linç etmeye çalışan sözde dindarlar, bu sözleri işitmezlikten gelirler.”</p>
<p>Bu olayın yaşandığı günden bu yana 30 yıl geçmiş; ama zihniyet hiç değişmemiş. Ne acı…Kendilerine “Xelkê Rojê”(Güneşin Halkı) diyen bu onurlu ve mert insanları en çok üzen ve inciten şey: Hiç hak etmedikleri bütün bu zulmü onlara reva görenlerin Kürt kardeşlerinin olmasıdır.<br />
…<br />
Geceyi Şahsımê’de Ali Kartal’ın evinde geçirdik. Akşam yemeğinde kendilerinin beslediği ve kendi elleriyle kesip kızarttıkları tavuk etini Müslüman olarak afiyetle yedik. Akşam yemeğinden sonra yatmak için başka bir eve geçtik. Ev çok temiz ve düzenliydi. O yörenin şartlarında çok lüks sayılabilecek banyosu, alafranga tuvaleti ve sıcak suyu vardı. Geç saatlere kadar, kurulan zengin bir yer sofrasının etrafında viskilerimizi yudumlayarak sohbet ettik. Sofrada bağ bahçelerinde yetiştirdikleri iri taneli siyah ve beyaz üzüm, armut, ufak ama çok tatlı ve lezzetli incirlerden bol bol vardı. Ayrıca çok lezzetli bir çeşit fıstık vardı. Antep fıstığı sanmıştım; ama değilmiş. Dolgun ve çok lezzetli bu fıstık türü bizzat yörede yetiştiriliyormuş. Sabah kalktığımızda evin arkasında salkım salkım fıstık yüklü ağaçları gördük.</p>
<p>Sabah kahvaltı öncesi “Qubıl Dor” adını verdikleri mezarlığa gittik. Mezarlık yüksek bir tepenin üzerindeydi. Eskiden tepenin hemen yamacında bir köy varmış. Qubıl Dor bu köyün ismiymiş. Taş ev harabeleri artık toprağa gömülmeye yüz tutmuştu. Tepenin doruk noktasında koca ve asırlık olduğu her halinden belli olan bir meşe ağacı vardı. Ağacın hemen yanında kubbemsi bir tümsek ve üzerindeki güneş sembolü dikkat çekiciydi. Aynı sembol hemen bütün mezar taşlarının üzerinde de vardı. Biraz daha dikkat ettiğimizde bütün mezarların doğuya yani yine güneşe baktığını gördük. Tümseğin birkaç adım ötesinde küp şeklinde bir kulübe vardı. Kulübenin güneşe bakan tarafında ufak bir pencere konmuştu. Bir köşesinde Kürtçe’de “tıfık” denilen bir ocak bulunuyordu. İçindeki kül ve kömürleşmiş odun parçalarından orada sürekli ateş yakıldığı anlaşılıyordu. Bütün bunları ve ibadet ederken yüzlerini güneşe çevirmelerini hatırlayınca kendilerine “xelkê Rojê” demekte ne kadar haklı olduklarını anlamamak mümkün değildi.</p>
<p>Qubul Dor Mezarlığı’ndan inerken dostumuz Feqi Şekir, uzaktan çok eski olduğu belli olan bir mezar gösterdi: “Biz bu mezara qabristana “Keçka Xezali” diyoruz.”dedi ve şu hikayeyi anlattı:</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/09/rojbuna-roza-066-20.jpg"><img class="alignleft alignnone size-medium wp-image-1805" style="float: left; margin: 3px;" title="rojbuna-roza-066-20" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/09/rojbuna-roza-066-20-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>“ Uzun yıllar önce, Muş taraflarında evin kızı bir rüya görür. Rüyasında yezidi olduğunu ve kısa bir süre sonra öleceğini gördüğünü söyler. Aile efradı kızın aklını kaçırdığına inanır. Ama kız rüyayı gördüğü günden kısa bir süre sonra hastalanır ve yatağa düşer. Kısa süren bir hastalık evresinden sonra da vefat eder. Ölmeden önce babasına vasiyet eder: “Baba ne olur beni Qubul Dor’a gömün:”der. Baba Qubul Dor’un nerede olduğunu ve nasıl gidileceğini bilmez. Kız da hayatı boyunca Muş’tan dışarıya çıkmamıştır; ancak rüyasında oraya gittiğini ve babasına da nasıl gidileceğini tarif eder. Bu aile efradını ve ahaliyi daha da şaşırtır. Bunun üzerine babası kızının vasiyetini yerine getirir ve kızın naşını buraya defneder. Her ne kadar daha sonra Müslümanların mezarı boşalttığı ve kızın naşını başka bir yere götürdükleri söylense de “Keçka Xezalı” nin mezarı bizim için bir türbedir. Önünden geçerken mezar taşını öpmeden geçmeyiz.”</p>
<p>Feqi Şekir, hikayeyi bitirdiğinde mezardan hayli uzaklaşmıştık. Gidilmesi zor dik bir yamaçta olması nedeniyle de çok hayıflandığım halde Keçka Xezali’nin mezarını ziyaret edemedik. Fatiha mı okuyayım, yoksa güneşe dönüp rahmet mi dileyim diye bir süre ikirciklenmekle birlikte sonunda içimden: “Hoşça kal Keçka Xezali!” diyerek ayrıldık.</p>
<p>Köye vardığımızda kahvaltımız hazırlanmıştı. Evin ön avlusuna kurulan masanın etrafına yeterli sayıda sandalye konulmuştu. Her nedense sofrada, epey zaman vardı ki tadına hasret kaldığım doğal köy yumurtası yoktu; ama o sınırsız Kürt cömertliğine toz kondurulmamıştı. Çok zengin bir sofra hazırlanmıştı. Sofrada nefis tereyağı, yoğurt, yağlı peynir, reçel, bal ve daha birkaç dakika önce biraz ötede bulunan bağ bahçeden getirilen, yöreye özgü tamamen doğal yöntemlerle yetiştirilen salatalık, domates, iri taneli siyah ve beyaz olmak üzere iki çeşit üzüm, armut ve incir vardı. Yıllar vardı ki böyle yapaylıktan uzak, doğal, zevk ve estetik yoksulu beton yığınlarının bulunmadığı bir ortamda bulunmamıştım. Gözün alabildiği kadar uzanan heybetli Garzan ve Raman Dağları’nı ve onlara teğet geçen sonsuz maviliği seyrederek, anlatamayacağım kadar keyifli bir kahvaltı ettik. Şimdi, şehrin o kirli, grimsi gökyüzü ve onun altında aynı kirli görüntüde sıralanan ucube beton yığınları bana daha çirkin ve tiksindirici görünüyor.</p>
<p>Ve ayrılma zamanı&#8230; Dünya tatlısı dostlarımıza, bize gösterdikleri içten, misafirperverliğe teşekkür ederek vedalaştık. Onları yalnızlıklarıyla kederleriyle mutluluk ve mutsuzluklarıyla baş başa bırakarak oradan ayrıldık.</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/09/rojbuna-roza-066-22.jpg"><img class="alignright alignnone size-medium wp-image-1806" style="float: right; margin: 3px;" title="rojbuna-roza-066-22" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/09/rojbuna-roza-066-22-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Batmana kadar, geldiğimiz güzergahı takip ettik. Batman’da rotayı değiştirdik. Daha önce Bismil üzeri gelmiştik. Cahfer’in: “Silvan üzeri gidelim, bizim köyde(Kürthalil Köyü) bir mola verir, yağsız bir ayran içeriz.” deyişine gülüştük; çünkü bu aynı zamanda bana atılan bir taştı. Dikkatli okuyucu hatırlar, bundan önceki yazımızda(Dicle Vadisi, Kürthalil Köyü ve Kene Korkusu) Caferlerin köyü olan Kürthalil’e yaptığımız küçük geziyi anlatmıştık. Bu arada Cahferin babasına da misafir olmuştuk. O anı anlatırken şöyle bir cümle sarf etmiştik: “…temiz bir tepside ayran ve yanında buz geldi. Ayranın yağı alınmıştı, yine de kana kana içtik.” İşte Cahfer “Ayranın yağı alınmıştı” sözüne alındığını(!) ima ederek dokunduruyordu.</p>
<p>Cahfer’in önerisini kabul edip Silvan yoluna girdik. Batman çayının suladığı ovayı görmeyeli ova epey değişmişti. Eskiye göre çok daha yeşildi. Bir tarafta pamuk, mısır, tarlaları diğer tarafta kavun karpuz, biber, domates, salatalık bostanları alabildiğine uzanıyordu. Malabadê Köprüsü’ne kadar o yeşil örtüyü yara yara yol aldık. Ancak Halit arkadaşımızın, yetiştirdikleri sebze ve meyveyi yol kenarında sergileyen köylülerden alışveriş yapmak istemesi nedeniyle sık sık mola verdik. Ana cadde üzerinde 200-300 m. aralıklarla, üzerleri çalı çırpıyla kapatılan çardakların altında, kavun, karpuz, domates, salatalık vb. ürünler sergileniyordu. Halit, arabanın bagajını Azizo adı verilen kavunla doldurdu. Çok tatlı bir kavun türüymüş. Aslında yörenin bildik bir kavun türü, ancak ben isminin Azizo olduğunu yeni öğrendim.</p>
<p>Nihayet, Kürthalil’e vardık. Öğle arasıydı. Dışarıda yakıcı bir sıcak vardı. Tavanı ahşap kaplı, toprak eve girdiğimizde ev sahibimizin sıcak ve içten karşılamasıyla birlikte hoş bir serinlik yüzümüze vurdu. Yün yastıklara dayanıp ayaklarımızı uzattık ve bu sefer soğuk, tam yağlı ayarını kafaya diktik.</p>
<p>Cahfer’in babasıyla Yezidilerle ilgili başlayan sohbetimiz bir çeşit tartışmaya dönüştü. Konuya çok farklı pencerelerden bakıyorduk. Tartışmada konu “tartışılmaz” “kutsal değerler” olunca sonuç almanın mümkün olmadığını bir kez daha gördük. Gönül kırıcı olmamak için de çok uzatmadan konuyu kapadık. Kalkmak için bir hamle yaptık. Hamlemiz başarılı olamadı ;ama tartışmayı yatıştırmaya yetti. Yemek hazırlanıyordu. Her ne kadar inandırıcı olmayan “tokuz” “yemeğe gere yok” gibi nazla karışık nezaket gösterileri yaptıysak da bizi oturttular. Kendi payıma sevinmedim diyemem. Çünkü o tertemiz yer sofrasına bu ikinci oturuşumdu ve yemeklerin tadına yabancı değildim.</p>
<p>Yemekten sonra azat edildik ve yola koyulduk. Güzelim tarihi surların beyhude bir çabayla gizlemeye çalıştığı ucube beton yığınlarına yaklaştıkça, Welatê Xalda’ya özlemim de artıyordu.</p>
<p>03/09/2008<br />
Nezirê Cibo</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.argun.org/2008/09/03/haldinin-ulkesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>DİCLE VADİSİ, KÜRTHALİL KÖYÜ VE KENE KORKUSU(Nezirê Cibo)</title>
		<link>http://www.argun.org/2008/07/06/dicle-vadisikurthalil-koyu-ve-kene-korkusunezire-cibo/</link>
		<comments>http://www.argun.org/2008/07/06/dicle-vadisikurthalil-koyu-ve-kene-korkusunezire-cibo/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 06 Jul 2008 20:52:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>argun</dc:creator>
				<category><![CDATA[4-Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[Nezîrê Cibo]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.argun.org/?p=1531</guid>
		<description><![CDATA[Uzun süredir Diyarbakır merkeze bağlı, asıl ismi Kürthalil olan ;ancak asimilasyoncu politikaların etkisiyle Körhalil olarak değiştirilen köye gitmek için fırsat kolluyordum. Yıllarca cezaevinde yatan, tahliye olduktan sonra da o köyde çiftlik kurup hayvancılıkla uğraşmaya başlayan bir arkadaşımı ziyaret etmek istiyordum. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/07/img_0722.jpg"><img class="alignleft alignnone size-medium wp-image-1523" style="float: left; margin: 3px;" title="img_0722" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/07/img_0722-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Uzun süredir Diyarbakır merkeze bağlı, asıl ismi Kürthalil olan ;ancak asimilasyoncu politikaların etkisiyle Körhalil olarak değiştirilen köye gitmek için fırsat kolluyordum. Yıllarca cezaevinde yatan, tahliye olduktan sonra da o köyde çiftlik kurup hayvancılıkla uğraşmaya başlayan bir arkadaşımı ziyaret etmek istiyordum. Nihayet 01.06 2008 günü fırsat bulabildim. Bir arkadaşımın: “Hani Cahfer’i ziyaret etmek istiyordun ya, bugün kendisi de Diyarbakır’da; onu da alıp birlikte köye gidelim.”demesi beni çok sevindirmişti. Çünkü tatildeydim ve başka da programım yoktu.</p>
<p>Öğle saatleriydi ve güneş tam tepemizdeydi. Atladık arabaya. Cahfer’i alıp Seyrantepe-Fakülte istikametinden Silvan yoluna girdik. Yıllar vardı ki bu yolda seyahat etmemiştim. Eskiden Batman’a gitmek için bu yol çok sık kullanılırdı. Ancak Bismil üzerinden Batman’a giden daha kısa ve “güvenli” yeni yolun açılmasıyla bu eski yol kullanılmamaya başlandı.</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/07/img_0715.jpg"></a>Kürthalil, Silvan yolunun 30.kilometresindeydi. Fakülte yokuşunu geçtikten sonra Dicle Vadisi’ne hâkim tepelerde yapılan villaları görünce içimden: “Diyarbakır, Dicle’yi yeni keşfediyor.” demekten kendimi alamadım. Çünkü son yıllarda kentin sürekli göç almasıyla inşaat sektöründe (son dönemde hafif bir kriz yaşanmasına rağmen) büyük bir hareketlilik vardı. Kent koca bir beton yığınına dönüşüyor ;ancak ,her ne hikmetse, yapılan inşaatların %90’ı Siverek Yolunda ya da Siverek- Ergani anayollarının arasında kalan bölgede bulunuyordu. Şehir, adeta Dicle’den uzaklaşıp ironik bir şekilde Karacadağ’a yaklaşıyor. Oysa dünyanın hemen her yerinde, kent mimari yapılanması -yakınlarda varsa eğer- nehir veya su boyları ve <a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/07/resim-422.jpg"><img class="alignright alignnone size-medium wp-image-1532" style="float: right; margin: 3px;" title="resim-422" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/07/resim-422-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>kıyılarında şekillenir. Şehirler nehirleri kucaklar. Zorunda kalmadıkça hiçbir şehir dağlara yönelmez. En güzel konutlar, eğlence merkezleri nehir kıyılarında, su boylarında kurulur. Ama Diyarbakır, kadim Dicle kıyısında olmasına rağmen şehir giderek ondan uzaklaşmaktaydı. Yıllardır güzelim Dicle, kendi haline bırakılmış, yatağında sessiz sedasız akıp duruyor. Kıyısında, artık tarihe karışmaya yüz tutmuş Hevsel Bahçeleri’nde ufak çapta bostancılıkla uğraşanları bir kenara bırakırsak neredeyse bütün şehir sanki Dicle’ye küsmüş ve sırtını çevirmiş. Üstelik herkes Dicle’den intikam almak istercesine onu boğup yok etmek için atık sularını ve pisliğini Dicle’ye kusuyor. Bir zamanların o berrak, masmavi suların yerine artık bir çamur yığını akıyor. Vaktiyle en güzel köşklere, yazlıklara, mesire yerlerine, ev sahipliği yapan Dicle Vadisi, şimdilerde bira şişesi, naylon poşetler ve çöp yığınlarına mekan olmuş. Dicle küskün ve dargın…</p>
<p>İşte Dicle Vadisi’ne bakan tepelere kurulan villaları görünce bunları düşündüm ve Diyarbakır’ın yeni yeni de olsa Dicle’yi tekrar keşfetmesine, yüzünü ona çevirmesine sevindim. Bir şeyi daha düşündüm: Büyükşehir belediyesinin öteden beri dillendirdiği Dicle Vadi Projesi’nin bir an evvel hayata geçirilmesinin bu kente ve Dicle’ye yapılacak büyük bir iyilik olacağını… Bu duygularla Dicle vadisini geçtik.</p>
<p>Silvan yolunda ilerlerken bu sefer kuraklığın vurduğu tarlaların acınası hali gözlerimize takıldı. Aslında acınası olan dededen kalma yöntemle tarım yapan çiftçilerimizdi. Yol boyunca sağlı sollu uzanan tarlalarda sararmış, güdük ekinler, biçilmeye değer görülmediği için hayvanların otlanmasına terk edilmişti. 30-40 km boyunca aynı manzarayı seyrederek yol aldık. Binlerce çiftçi ailesinin bir yıllık çaba ve emeğinin bu şekilde heba olması hüzün verici olduğu kadar bu arazilerin koca Dicle’nin kıyısında, ona en yakın noktada bulunmalarına rağmen, kuraklıktan etkilenmesi de bir o kadar düşündürücü…</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/07/img_0714.jpg"><img class="alignleft alignnone size-medium wp-image-1525" style="float: left; margin: 3px;" title="img_0714" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/07/img_0714-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Nihayet köye vardık. Önce arkadaşın çiftliğine uğradık. Çiftlik henüz yeni kurulmuştu; bazı eksikleri duruyordu. Çiftlikte 20 adet cins inek vardı. Bir süre köy işlerine ve hayvanlara çok yabancı olduğumuzu her halimizle belli ederek öylece gezindik. Ahırlara girdik. Siyah beyaz benekli, oldukça iri, cins inekleri seyredaldık.</p>
<p>Bu arada arabasıyla geldiğimiz arkadaşın sevimli oğlu Armanç, yüzünde hınzırca bir gülümsemeyle yanıma yaklaştı ve:</p>
<p>— Nezir amca kenelere dikkat et! dedi</p>
<p>Aslında bana şakayla karışık takılıyordu. Ama ne saklayayım tedirgin olmadım diyemem. Günlerdir kenenin sebep olduğu ölümcül “Kırım Kongo Kanamalı Ateşi” hastalığıyla ilgili haberleri okuyorduk. Gayrı ihtiyarı sağıma soluma bakınmaya başladım. Envai çeşit canlının bulunduğu bu ortamda sadece gazetelerde resmini gördüğüm “ünlü” keneyi tanımanın çok zor olduğunu görmek, doğrusu beni daha da tedirgin ediyordu.</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/07/img_0721.jpg"><img class="alignright alignnone size-medium wp-image-1526" style="float: right; margin: 3px;" title="img_0721" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/07/img_0721-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Cahfer’in: “Haydin eve gidelim!” demesi beni ziyadesiyle sevindirdi. Ev, çiftliğe oldukça yakındı. Tipik lakin gerçekten çok temiz bir Kürt köyeviydi. Burnumuz, keskin hayvan ve tezek kokusuna enikonu alışmışken evin hijyenik havası oldukça iyi geldi. Uzunca, dikdörtgen bir oda, döşek ve yastıklar karşılıklı dizilmişti. Cahfer’in hoş sohbet babasıyla tanıştık. Yün döşeklere uzanıp, yastıklara sırtımızı iyice dayadık. Hemen, temiz bir tepside ayran ve yanında buz geldi. Ayranın yağı alınmıştı, yine de kana kana içtik. Aslında davetsiz misafirdik. Öğle yemeğini de gelmeden yemiştik. Yemek hazırlıklarını fark ettiğimde: “Sakın yemek hazırlamayın, tokuz.” dedim. Ama çok kısa bir süre sonra yer sofrası seriliverince çaresiz(!) kaşığa sarıldık. Önümdeki tabağın dibi görününce Cahfer’in babasına gösterip: “Bakın bu tok halimdi, yoksa hiçbir tabağınız bana yetmezdi.” diyince odadakilerin hepsi kahkahayı koyuverdi.</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/07/img_0713.jpg"><img class="alignleft alignnone size-medium wp-image-1528" style="float: left; margin: 3px;" title="img_0713" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/07/img_0713-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Yemekten sonra tekrar çiftliğe gittik. Veteriner hekim bekleniyordu. İneklerin hepsi hamileymiş.Onları muayene edecekmiş. Biraz sonra veterinerimiz geldi. Boynunda stetoskobu, üzerinde hastanelerde cerrahların üzerinde görmeye alışık olduğumuz yakasız, açık mavi renkte bir elbise vardı. Kelimenin tam anlamıyla her tarafı kir içindeydi. Kısa bir tanışma ve sohbetten sonra aletlerini aldı ve ahıra girdi. Bir an kene korkusunu bir kenara bırakarak arkasından gittik. Tek tek inekleri muayeneye etmeye başladı. Onu ilgiyle izledim. Onu izlerken, ilk geldiği anda oldukça yadırgadığım üzerindeki kirin nasıl bulaştığını gördüm ve ona karşı ön yargılı davrandığımı kabul ettim. Hayvanları muayene ederken adeta onlarla kucaklaşıyor, sarmaş dolaş oluyordu. Hayvanlar zaman zaman huysuzluk yapıyor, tekme atıyorlardı. Bu sefer de kucaklaşma yerine boğuşma başlıyordu.</p>
<p>Veteriner bir ara mola verince ona, Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığını ve keneyi sordum. Doğrusu anlattıkları ilginçti. Özetle şunları söyledi:</p>
<p>“Kene, hayvanların bulunduğu her yerde yaşar ve onların kanıyla beslenir. Doğal olarak hayvancılıkla uğraşan insanlar keneyle de yakından tanışır ve sık sık kene tarafından ısırılmaları kaçınılmazdır. Ancak her kene bu hastalığa sebep olmaz. Hastalığı oluşturan bir virüstür. Bu virüs laboratuar ortamında yetiştirilip kenelere enjekte edilir. İşte sözü edilen hastalığın oluşması, bu şekilde virüs taşıyan kenelerin ısırmasıyla mümkündür. Sıradan, her kene ısırığı hastalık yapmaz. ”</p>
<p>Halk arasında bu türden söylentilere kulak misafir olmuştum; ama “senaryo” deyip geçmiştim. Oysa şimdi bir tıp adamı benzer şeyler söylüyordu. Sizce de ilginç değil mi?</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/07/img_0720.jpg"><img class="alignright alignnone size-medium wp-image-1527" style="float: left; margin: 3px;" title="img_0720" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/07/img_0720-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Veterinerimizin hayvanlarla kucaklaşma ve güreşme faslı devam ediyordu; ama bizim ayrılma vaktimiz gelmişti. Köyün tam orta yerinde, bir direğin tepesinde, bu güne kadar gördüğüm en büyük leylek yuvasının birkaç fotoğrafını çektikten sonra Kürthalil, pardon(!) Körhalil’den ayrıldık&#8230; Dicle Vadisi’ne ulaştığımızda surlar, güneşle vedalaşıp aya ve yıldızlara “merhaba” demek üzereydi.</p>
<p>06/07/2008<br />
Nezirê Cibo</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.argun.org/2008/07/06/dicle-vadisikurthalil-koyu-ve-kene-korkusunezire-cibo/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Lı Amedê Pêşangeha Navdarên Kurd(Nezir CİBO)</title>
		<link>http://www.argun.org/2008/06/09/li-amede-pesangeha-navdaren-kurdnezir-cibo/</link>
		<comments>http://www.argun.org/2008/06/09/li-amede-pesangeha-navdaren-kurdnezir-cibo/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 Jun 2008 11:21:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bahoz</dc:creator>
				<category><![CDATA[4-Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nezîrê Cibo]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.argun.org/?p=1341</guid>
		<description><![CDATA[Wênevan Nevin Güngör Reşan lı Salona Mala Mêvanan ya Şaredarîya mezin a Amedê Pêşangehak balkêş vekır. Haya nuha gelek Pêşangehê Nevin Xanım hatın vekirin, lê belê ev a taliyê bı rasti ji gelek balkêş û manidara. Çımki wêne ên têda hamu portrên navdarên Kurdana. Bı tevahi portra 111 navdarên Kurd tê da heye. Jı Selahaddini Eyyübi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/06/img_0494-400-x-300-300-x-225.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-1354" style="float: left; margin: 3px;" title="img_0494-400-x-300-300-x-225" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/06/img_0494-400-x-300-300-x-225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Wênevan Nevin Güngör Reşan lı Salona Mala Mêvanan ya Şaredarîya mezin a Amedê Pêşangehak balkêş vekır. Haya nuha gelek Pêşangehê Nevin Xanım hatın vekirin, lê belê ev a taliyê bı rasti ji<span id="more-1341"></span> gelek balkêş û manidara. Çımki wêne ên têda hamu portrên navdarên Kurdana. Bı tevahi portra 111 navdarên Kurd tê da heye. Jı Selahaddini Eyyübi haya Mîr Bedirxan, Jı Şêx Ubeydullah Nehri haya Şêx Seid, Jı Ferit Uzun haya Mazlum Doğan… jı Cigerxun haya Mehmet Uzun, hamu navdar, serok, roşenbir, siyasetmendar, wêjevan an hunermendên kurdana. Hamu hêjayên netwayê Kurdın.</p>
<p>Nevin Xanım dı derheqa pêşangeha xwede wuha dı got: “Armanca mın ewe ku ev hêjayên Kurda jı terafi nıfşên nû werın naskırın û ne wên jı bîrkırın. Mın xwest ku bı vi ewayi xızmeteki mın ê buçuk bı gehê netewayê Kurd. Bı imkanên xwe ev çend salın ez dı xebitim û ev pêşangeh hate holê. Dı be ku kêmasiyê me hebın. Minak; Mın wêne ên hınek navdarên Kurd pêda nekır. Lewma ez bang dıkım lı rewşenbir, dirokvan û hunermendên Kurda; Jı kerema xwere alikari bıkın ku em van kêmasiyê pêşangehê jı holê rakın; eger lı cem we, wêne navdarên Kurda hebın jı kerema xwer jı mere bışinin”<br />
Beriya nuha dı salvegera rojnamegeriya Kurdî ya 110-emîn de pirtûka portreyên 110 şexsiyetên kurd ên navdar; disa bi xêzkên Nevîn Gungor Reşanê derket bu.<br />
Pêşangeh heta dawîya vê heftê dikare were ziyaretkirin</p>
<p><img style="text-bottom;" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/06/img_0482-400-x-3001.jpg" alt="" width="400" height="300" /></p>
<p><img style="text-bottom;" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/06/img_0483-400-x-300.jpg" alt="" width="400" height="300" /></p>
<p><img style="text-bottom;" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/06/img_0484-400-x-300.jpg" alt="" width="400" height="300" /></p>
<p><img style="text-bottom;" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/06/img_0486-400-x-300.jpg" alt="" width="400" height="300" /></p>
<p><img style="text-bottom;" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/06/img_0488-400-x-300.jpg" alt="" width="400" height="300" /></p>
<p><img style="text-bottom;" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/06/img_0490-400-x-300.jpg" alt="" width="400" height="300" /></p>
<p><img style="text-bottom;" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/06/img_0492-400-x-300.jpg" alt="" width="400" height="300" /></p>
<p><img style="text-bottom;" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/06/img_0493-400-x-300.jpg" alt="" width="400" height="300" /></p>
<p>Neziré CIBO</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.argun.org/2008/06/09/li-amede-pesangeha-navdaren-kurdnezir-cibo/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>25 YIL ÖNCE 25 YIL SONRA- VI (Nezirê Cibo)</title>
		<link>http://www.argun.org/2008/06/04/25-yil-once-25-yil-sonra-vi-nezire-cibo/</link>
		<comments>http://www.argun.org/2008/06/04/25-yil-once-25-yil-sonra-vi-nezire-cibo/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 04 Jun 2008 21:23:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>brahim</dc:creator>
				<category><![CDATA[4-Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nezîrê Cibo]]></category>
		<category><![CDATA[Nezir Cibo]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.argun.org/?p=1310</guid>
		<description><![CDATA[“…12 Eylül Darbesi geldi. Diyarbakır’da Yenişehir’de İpekçi Taksi Durağı civarında Gül Apartmanı'nda kalıyorduk. Gece sabaha karşı anonsları duyunca, insanların pencerelerden sokağa kitaplarını fırlattığına tanık oldum. Sokağa çıkma yasağı ilan edilmişti...."]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/06/kabi-75-haydar-400-x-233.jpg"></a><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/06/amed-1980-400-x-261.jpg"></a><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/06/haydar-swed-2008-400-x-363.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1312" style="float: left; margin: 3px;" title="haydar-swed-2008-400-x-363" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/06/haydar-swed-2008-400-x-363-300x272.jpg" alt="" width="300" height="272" /></a>DİYARBAKIR’DA TÜRKÇE, İSVEÇ’TE KÜRTÇE DERSLER VEREN BİR ÖĞRETMEN </strong></p>
<p>Meraklı hizmetlimiz Şerif, yine sahnede&#8230; (sanırım artık okuyucu onu iyi tanıyor) Yanıma gelip:<br />
“Hocam, aşağıda misafiriniz var!” diye haber verdi.</p>
<p>Laflamak için fırsat kollayan Şerif, benden gelenin kim olduğunu sormamı özlemle bekledi; ama nafile ben o fırsatı Şerif’e vermemeye karalıydım.</p>
<p>Alt kattaki bekleme salonuna geldiğimde eski arkadaşlarımızdan Seydoş Solmaz bekliyordu. Türkiye’de olduğu halde onunla da 25- 30 yıl boyunca görüşememiştik. Aslında o “Avrupalı” değildi, İstanbul’da ikamet ediyordu. Onunla otuz yıl aradan sonra ilk kez 2007’de görüşmüştük. Kucaklaştık. Oldukça hoşsohbet ve hafızası da bir o kadar güçlüydü. Her şeyi şaşırtıcı bir şekilde hatırlıyordu. Bizden birkaç yaş büyük olmasına rağmen, en ince detaylarına kadar hatırladığı birçok olayı ben hatırlamıyordum. Hele :“Yabancı Diller Yüksek Okulu’nda sana hocalık yaptım, hatırlamıyor musun” diye sorması gerçekten şok ediciydi; çünkü ben onun bir dönem Türkçe derslerimize girdiğini hiç ama hiç hatırlamıyordum. Bir süre Seydoş’la geçmişin dehlizlerinde gezindikten sonra günümüze döndük. Derin sohbete girmeden Seydoş, bana: “Haydar ülkeye dönmüş, geçen gün gördüm. Senin telefonunu istedi benden.”dedi.</p>
<p>Haydar deyince, doğrusu ilk anda vefat edeli epeyce olduğunu bildiğim halde nedense Haydar Boztemur aklıma geldi. Bu vesileyle çok genç yaşta aramızdan ayrılan Haydar’ı hüzünle yad ettik. Hangi Haydar, diye sorunca, Haydar Otlu diye açıklık getirdi. Bunun üzerine ben Haydar’ın telefonunu Seydoş’tan alıp onu aradım. Ama bu telefon buluşmasından önce şöyle bir geçmişe uzanıp Haydar’la orada buluşalım;</p>
<p>Yıl 1978, Diyarbakır Eğitim Enstitüsü’nde öğrenciyim. DDKD’yi yeni kurmuşuz. Coşkulu ve heyecanlıyız. Yerimizde duramıyoruz. Harıl harıl çalışıyoruz. 78 Kuşağı’nın o bitmek tükenmek bilmez enerjisiyle bir günde devlet yıkıyor yeni devletler kuruyoruz. Ama benim farklı bir heyecan ve coşkum vardı: Âşıktım. Doğrusu o yıllarda (hani aşkların da illegal olduğu zamanlarda )sık sık âşık oluyordum; ama bu seferki farklıydı. Zorlu bir güzele tutulmuştum. Şimdilerde moda olan tabirle vurgundum… Ama iki karpuzu bir koltukta taşımak zordu. “Bir yanda devrim aşkı” diğer yanda “yarın aşkı…” Gizli gizli buluşmalar, mektuplaşmalar… Evet, mektuplar günümüz gençliğinin artık pek bilmediği, yabancısı olduğu mektuplar… Bu durum bir yıl kadar sürdü. Mektuplar, tatmin etmiyordu artık. Meseleyi Mahmut Çıkban’a açtım: “ Ağabey, sevdiğim bir kız var ve evlenmek istiyorum.” dedim. Önce iyi düşünmemi söyledi, ardından evliliğin devrim sürecindeki önemi ve yerine dair bir nutuk… Ve nihayet sadede gelerek: “Aileni çağır gidip istesinler.”ile sonuca bağladı. Ben ailemi karıştırmak istemediğimi, onun bu sorunumu çözmesini istedim. O da: “Peki, bir araştıralım bakalım; sonra sana haber veririz.” dedi.</p>
<p>Araştırma çok uzun sürmedi. Bir gün beni çağırdı: “Nezir, kızın ailesine haber ver; arkadaşlar gidip söz kesecekler.”dedi. Allah&#8230; Uçuyordum. Ayaklarım biraz yere bastığında: “Ağabey, istemeye kim gidecek?”diye sordum. “ Haydar Otlu ve eşi Sabiha” dedi.</p>
<p>İşte telefonun öteki ucundaki 30 yıl önce, bugün eşim olan hanımı isteyen Haydar bu Haydar’dı Yani Haydar Otlu’ydu. Haydar’la 12 Eylül öncesi kesilen irtibatımız 27 yıl sonra ilk kez işte bu telefonla yeniden sağlandı. Kısa bir hoş beşten sonra ertesi gün görüşmek üzere sözleştik.<br />
…<br />
Haydar Diljen, 12 Mart Darbesi’ni yaşamış; tutuklanıp işkenceler görmüş biri olarak 78 kuşağına uzak olmamakla birlikte yaş olarak 68 kuşağına da yakın sayılırdı. Darbe öncesi Siverek’in bir köyünde öğretmenlik yapmaktaydı. 12 Mart Darbesi ve sonrasında yaşadıklarını Şeyhmus Diken’e şöyle anlatıyordu:</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/06/kabi-75-haydar-400-x-233.jpg"></a><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/06/kabi-75-haydar-400-x-233.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1313" style="float: left; margin: 3px;" title="kabi-75-haydar-400-x-233" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/06/kabi-75-haydar-400-x-233-300x174.jpg" alt="" width="300" height="174" /></a>“ …12 Mart geldi ve ben yakalandım. Gece asker gelip beni aldı. 1971’i 72’ye bağlayan yılbaşını Seyrantepe’deki askeri hapishanede geçirdim. Tarık Ağabeyler (Ekinci) filan hepsi oradaydılar. Kurdoğlu Kışlası’nda işkence yaptılar. Bir ay yattım. Sonra çıktım; ama beni açığa almışlardı, bir süre sonra başlattılar.”(*/1)</p>
<p>Haydar, köyde öğretmenliğe devam ederken sınavlara girip Diyarbakır Eğitim Enstitüsü’nün Türkçe bölümünü kazanır. Böylece, gece Diyarbakır Eğitim Enstitüsü’nde öğrencilik, gündüz Diyarbakır’ın yakın bir köyünde öğretmenlik yapar. O Yıllarda hem Kürt gençlik hareketinin hem de demokratik öğretmen hareketinin önde gelenlerinden biri olarak, 12 Mart sonrası gelişmeleri ondan dinliyoruz:</p>
<p>“…1974 yılında Ankara’da sınavlara girip Diyarbakır Eğitim Enstitüsü’nün Türkçe bölümünü kazandım…12 Mart Muhtırasının izleri hala vardı. Eğitim Enstitüsü’ne faşist müdürler atanmıştı. Bunlar Tokat ve benzeri illerden faşist örgütleyici kadrolar olarak gelmişlerdi. Kurt rozetleriyle dolaşıyorlardı. Ayrıca yine aynı şehirlerden faşist öğrenciler de okula kayıt yaptırmışlardı. Önemli bir süreçten geçiyorduk. Bizden bir önceki yıl solcu, demokrat birkaç öğrenciyi bıçaklamışlardı… Kısa bir zaman dilimi içinde bir iki olay oldu. Biz uzun süreli boykotta yattık. Sonra okuldan başlayıp Dağkapı’da biten yürüyüşler yaptık. Yüzlerce öğrenci hep bir ağızdan sloganlar atarak yürüyorduk. “Xelkê me vere cem me”(halkımız gelin yanımıza) diyorduk. Tarih 1975. İşte böyle iki yürüyüş ve birkaç da boykotla işi bitirdik. Faşistlerden Diyarbakır’da hiçbir iz kalmadı, okul da bizim elimize geçti.</p>
<p>Daha sonra 1976’da Türkiye genelinde bir boykot daha oldu. Biz de 2 &#8211; 3 ay kadar boykota girdik. O zaman Diyarbakır Yüksek Öğrenim Kültür Derneği (DYÖKD) vardı. O Tarihlerde dernek yönetiminde TSİP’li arkadaşlar vardı. Ayrıca Dev-Genç, THKPC ve THKO’lu arkadaşlar vardı. Biz Kürtler de kendimizi örgütleme kararı verdik. DYÖKD’nin kongresini Tekkapı’nın oradaki TÖB-DER’de yaptık. Ben de TÖB-Der Diyarbakır şubesinin sekreteriyim. Kongrede divan başkanıyım. Salonda bine yakın öğrenci var. Yüzde 85 ezici çoğunlukla dernek yönetimi Kürtlerin eline geçti. Boykotlar da o arada giderek gelişiyor. Bizim çeşitli taleplerimiz var. Öğrenciler temsilcilerini seçecek, okul yönetiminde temsil edilecek, polis okula giremeyecek gibi demokratik talepler. Pazarlıklar yapıyoruz. İlkelerimizi kabul ettiler. Biz de sol grupların muhalefetine rağmen boykotu kaldırdık. Ve Türkiye’de faşistlerin eline geçmeyen tek eğitim enstitüsü olduk.”</p>
<p>Bilindiği gibi o yıllarda Diyarbakır’da “Türkeş Olayları” meydana gelmişti. Her ne kadar kendiliğinden ortaya çıkmış olsa da 1925 serhıldanından bu yana yaşanan ve Diyarbakır’ın muhalif kimliğini ortaya koyan ilk önemli kitlesel halk hareketidir diyebiliriz. Olayların yakın bir tanığı olarak Haydar şunları söylüyordu:</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/06/nisan-78-muharrem_cakar-400-x-577.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1314" style="float: left; margin: 3px;" title="nisan-78-muharrem_cakar-400-x-577" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/06/nisan-78-muharrem_cakar-400-x-577-207x300.jpg" alt="" width="207" height="300" /></a>“…Türkeş olayları, diyebilirim ki biraz kendiliğinden gelişti. İnsanlar o kadar dolmuştu ki TÖB-DER’den toplu olarak çıkılıp İnönü Caddesi’ne ve Dağkapı’ya dönüldü. Çok siyasi değildi. Tümüyle Türkeş’in Diyarbakır’a dair ettiği bir söze tepki olarak doğmuştu. Türkeş, Kürtleri kabul etmiyordu. Kürt düşmanlığı yapıyordu. Bizler de buna karşıydık. Yürüdük, sloganlar attık. Millet askere saldırmıyordu. Kitle sırtını Dağkapı’daki surlara dayayarak kenetlendi. O arada silahlar patladı, yaralananlar oldu. Gece de olaylar devam etti. Ama Türkeş de konuşturulmadı ve geldiği gibi gitti.”</p>
<p>Haydar’ın sözünü ettiği yıllarda ben lise öğrencisiydim. Diyarbakır’da değildim ve henüz onunla tanışmamıştım. Ama aşağıda anlattığı 1977 ve sonrası gelişmelerin ben de bizzat tanığıyım:</p>
<p>“1977’de Diyarbakır Eğitim Enstitüsü’nü bitirdim. Eşimle eğitim enstitüsü öğrenciliği sırasında tanışmıştık. Okulu birlikte bitirerek evlendik… Bağlar Atatürk Ortaokulu’nda Türkçe öğretmeni oldum. Eşim de Ziya Gökalp Lisesi’nde FKB öğretmeni oldu. TÖB-DER’de çalışmayı sürdürüyordum. Eşim de Devrimci Demokrat Kadınlar Derneği kurucusu oldu. Sonra yargılandılar ve 8 yıl ceza aldı.</p>
<p>1979’da genel seçimler oldu. Bağımsız adaylarla seçimlere katıldık. Seçim propagandaları sırasında Siirt’te yakalandık…”</p>
<p>O zamanlar Türk parlamentosu iki meclisten oluşuyordu; Cumhuriyet Senatosu ve Millet Meclisi. 14 Ekim 1979’da senato yenileme ve Millet Meclisi’nin boş bulunan bazı milletvekillikleri için seçimler yapıldı. Seçimlerde DDKD /Devrimci Demokrat Hareket ve TSİP(Türkiye Sosyalist İşçi Partisi) arasında ittifak yapıldı. Devrimci Demokrat adaylar, TSiP listesinden seçimlere katıldılar. Hatırladığım kadarıyla Devrimci Demokratlar; Kenan Bulut’u Van’dan, Gani Sungur’u Siirt’ten, Mahmut Oral’ı Mardin’den aday göstermişlerdi. Büyük bir coşkuyla çalışılıyordu. Sanırım Kürtler, cumhuriyet tarihinde ilk kez böyle bir imkân yakalamışlardı. Kendi temsilcilerini Türk Parlamentosuna göndereceklerdi. Yine yanılmıyorsam Kürtler ilk kez TRT’yi kullanarak ulusal taleplerini dile getiriyorlardı. Kürt adayları TRT radyosu ve tek kanallı televizyonda yaptıkları konuşmalarında, Kürdistan’ın, Türkler, Araplar ve İranlılar tarafında parçalanıp sömürgeleştirildiğini, her ulus gibi Kürtlerin de özgür yaşama hakkının olduğunu ve bunu talep ettiklerini dile getiriyorlardı. Bu konuşmalar oldukça ses getiriyor ve Kürt seçmenler arasında büyük bir coşku yaratıyordu. Ancak bu, devlet makamlarının da hırçınlaşması ve sertleşmesine neden oluyordu.<br />
Haydar’ın da yukarda değindiği gibi baskılar ve tutuklamalar artıyordu. Bu baskı ortamında geçen seçim sonucunda Devrimci Demokrat adayları parlamentoya giremedi; ama hatırı sayılır oy aldıklarını hatırlıyorum. Daha önemlisi, Kürt ulusal talepleri çok açık ve net bir şekilde dile getirilmiş ve gündemleştirilmişti. Her şeye rağmen Kürtler için seslerini duyurabildikleri demokratik bir süreçti. Ama uzun sürmedi. Yeni bir darbenin ayak sesleri geliyordu. Haydar o günleri anlatmaya devam ediyor:</p>
<p>“…12 Eylül Darbesi geldi. Diyarbakır’da Yenişehir’de İpekçi Taksi Durağı civarında Gül Apartmanı&#8217;nda kalıyorduk. Gece sabaha karşı anonsları duyunca, insanların pencerelerden sokağa kitaplarını fırlattığına tanık oldum. Sokağa çıkma yasağı ilan edilmişti. Diyarbakır’da düşünen,direnen, onurlu yaşam mücadelesi veren herkesi darbe olduğu gün topladılar.”</p>
<p>“…Beni… Asker polis birlikte okuldan aldılar. Müdür yardımcısıydım. Önce eve götürüp evde arama yaptılar. Kitapları topladılar… Hiç unutmam, bir albay kitapları karıştırıp kendine de birkaç tane seçmişti. Çarşı karakoluna götürdüler. Orada iki gün nezarette kaldım. Hepimizi Kurdoğlu Kışlası’nın arkasında topladılar.16 gün boyunca en fazla işkence görenlerden biriydim. Sebebi de ben o zaman DDKD içindeydim, onla rda DDKD’nin arkasındaki partiyi ve yöneticilerini merak ediyorlardı. Sonra Mehdi Zana’yı getirdiler… Rahmetli Vedat Aydın’ı…</p>
<p>Herkes ‘ne oldu?’ diye soruyordu. Sohbet ettik, darbeyi ve sonuçlarını değerlendirdik. Bir ayımız doldu. İfademde aleyhimde değerlendirebilecekleri hiçbir şey yoktu. Beni tahliye ettiler. Ardından işime son verdiler. Kısa bir süre sonra bir operasyon dalgası daha başladı. O operasyonda bizlerle ilgili bir sürü isim de verilmişti. Tarih 1981 olmalı. Değişik yerlerde saklandık. Önceden bazı arkadaşlarımız Suriye’ye gitmişti. İlişkiler kurarak Cizre üzerinden Suriye’ye geçtik. Diyarbakır’dan tanıdığım arkadaşların evleri vardı. Oraya yerleştim. Bir ay sonra eşim ve iki çocuğum da geldi.”</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/06/kabi-75-haydar-400-x-233.jpg"></a><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/06/amed-1980-400-x-261.jpg"></a><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/06/amed-1980-400-x-261.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1315" style="float: left; margin: 3px;" title="amed-1980-400-x-261" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/06/amed-1980-400-x-261-300x195.jpg" alt="" width="300" height="195" /></a>Haydar’ın eşi Sabiha Öğretmen, DDKAD’nin ( Devrimci Demokrat Kadınlar Derneği) kurucu üyesi ve yöneticilerindendi. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü vesilesiyle düzenledikleri bir kutlama etkinliği nedeniyle yargılanmış ve 8 yıl ceza almıştı. TÖB-DER salonunda yapılan kutlamayı hatırlıyorum. Kenardan izlemiş, yapılan konuşmaları dinlemiş ve alkışlamıştık. Haydar “bu komik olay” için:“İsveç’te bir sürü gazeteye yansıdı.” diyerek yurt dışına çıkış macerasını anlatmaya devam ediyor:</p>
<p>“Kamışlı’da, Şam’da kaldık, çocuklarım bir ay sonra İsveç’e geçtiler. Ben ise 8 ay kaldım… Sonra Filistinlikler aracılığıyla sahte pasaportlar hazırlandı… Beyrut üzerinden sahte pasaportla İsveç’e geçtim.”<br />
…<br />
Ve işte Haydar, eşi ve çocuklarıyla 27 yıl önce terk etmek zorunda kaldığı şehrine, topraklarına dönüyordu. Gerçi bu ilk gelişi değilmiş, daha önce 1996&#8242; da kendi tabiriyle ”eşi dostu görmek için” gelmişti; ama o sıralar görüşme imkânımız olmamıştı.</p>
<p>Görüşeceğimiz gün öğleye doğru Haydar&#8217;ı aradım. Niyetim onları öğle yemeğine çıkartmaktı. Ama Haydar: “Nezir hava çok sıcak. Üstelik Sabiha güzel bir yemek yapmış. Sen gel buraya.” diye ısrar etti. Şehir merkezinde aldıkları yeni evlerini kolayca buldum. Kapıda Haydar karşıladı. Otuz yıl sonra ilk kez gördüğüm Haydar, oldukça genç kalmıştı diyebilirim. 27 yıl önceye göre onlarda fiziki olarak neler değişmiş diye biraz daha dikkatli bakındım. İlk etapta her ikisinde de orta yaşın verdiği olgunluk ve ağırkanlılık gözden kaçmıyordu. Bunun dışında Haydar&#8217;ın dökülen saçları ve armut göbeğiydi. Bendeki son resminde zayıf, uzun boylu, kıvırcık sayılacak kadar dalgalı ve geriye taranmış saçları ile bıyıkları vardı. Evet, eskiye göre daha kiloluydu; ancak bunlar fazla kilolar değil tam tersine ona yakışan ölçüde kilolardı. Kucaklaştık. Eşi Sabiha Hanım&#8217;ı da çok iyi gördüm.</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/06/hasankaya-nezir-haydar-400-x-279.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1316" style="float: left; margin: 3px;" title="hasankaya-nezir-haydar-400-x-279" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/06/hasankaya-nezir-haydar-400-x-279-300x209.jpg" alt="" width="300" height="209" /></a>Bunca yıl, bunca sıladan sonra geçmişe uzanmamak olur mu? Bir süre, artık iyice alıştığım zaman tünelinde gezindik. Zaman tünelinden çıkıverince iş güçten, çocuklardan, eski yeni arkadaş çevresinden ve nihayet siyasetten konuştuk. Çocuklardan bahsedince, kızları Şilan’ın İsveç Devlet Radyosunda (SR) çalıştığını öğrendim. Bu benim amatör gazetecilik merakımı uyandırdı. Sohbetimiz Amerika&#8217;nın Irak&#8217;a müdahalesi ve sonrasına kadar uzandı. Ben, Amerikan müdahalesinin 1970’lerdeki güdük solcu argümanlarla değerlendirilemeyeceğini, Ortadoğu halklarının, özellikle Kürt halkının lehine bir sürecin başlangıcı olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyordum. Bush ve Amerikan politikalarını artık salt “emperyalist emeller” çerçevesinde ele alınamayacağını, amaç ve hedefleri ne olursa olsun müdahalenin Irak ve Kürt halkını on yıllarca müthiş bir baskı rejimiyle yöneten, Kürt halkını adeta yok etmeye yeminli, zalim bir diktatörden kurtulmasına vesile olduğunu anlatmaya çalışıyordum. Bu arada Güney Kürtleri arasında yeni doğan çocuklara “Bush, Dick Cheney” gibi isimler verilerek bu kişilerin birer kurtarıcı, birer kahraman olarak görüldüğünü anlattım. Bu son söylediklerim Şilan&#8217;a çok ilginç geldi ve benimle bir röportaj yapmak istediğini söyledi. Kabul ettim. Kayıt cihazını aldı ve ayrı bir odaya geçtik. Röportajın konusu Güney Kürdistan ve Kürtlerin durumuyla ilgiliydi. Doğrusu işini iyi yapıyordu. Güzel sorular sordu. Ben de cevapladım. Daha sonra bu röportajın çalıştığı radyoda yayımlandığını öğrendim.</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/06/lise-ogre1-400-x-264.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1317" style="margin-top: 33px; float: left; margin-bottom: 33px;" title="lise-ogre1-400-x-264" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/06/lise-ogre1-400-x-264-300x198.jpg" alt="" width="300" height="198" /></a>Haydar, Avrupa’daki Kürtler arasında en üretken ve çok yönlü olanlarındandır. Öğretmenlik, dilbilimciliği, yazarlık vb. alanlarda oldukça verimli ve başarılı çalışmaları vardır. Bildiğim kadarıyla şimdiye kadar Kürtçe 6 kitabı yayınlanmıştır. Çeşitli gazete, dergi ve sitede çok sayıda makale ve yazısı çıkmıştır. Diyarbakır’da kaldığı süre içinde üyesi olduğu VATE grubunun Kürt dili ve lehçeleri üzerindeki çalışmaları çerçevesinde yoğun bir çalışma temposu içindeydi. Bu çalışmalarıyla ilgili kısa bir haber yaptım. Röportaj teklifimi kabul etti. Aslında yapmayı düşündüğüm röportaj çok kapsamlı bir şeydi; ancak bunu başka bir zamana bırakarak, VATE grubunun çalışmalarıyla ilgili bir söyleşi yaptım. Grup ve çalışmalarıyla ilgili sorduğum sorulara, o güzel Kürtçesiyle cevaplar verdi. Sesini kayıt cihazına aldım. Yazıya geçirmede hiç zorlanmadım, çünkü Kürtçesi mükemmeldi. Bütün “İsveç Kürtleri” gibi ailecek çok temiz bir Kürtçe konuşuyorlardı. Bu söyleyişimiz Netkurt’te yayımlandı.</p>
<p>Sohbetimiz akşam saatlerine kadar devam etti. Sonra biraz hava almak için dışarı çıktık. Kadim Dağkapı&#8217;ya doğru yürüdük. Bir zamanlar yüz binleri topladığımız Dağkapı Meydanı&#8217;na, özgürlük sloganlarımızı sabırla dinleyen, duvarlarına yazdığımız yazılarla kirlettiğimizde bile kaşlarını çatmakla yetinen kara surlara doğru yürüdük. DYÖKD, DDKD vb. derneklerin bulunduğu sokaklara şöyle bir göz attık, eski günleri yâd ettik.</p>
<p>Eski günlere ilişkin anılar bitmiyordu; ama hava kararıyordu. Gün bitiyordu. Ertesi gün buluşmak üzere ayrıldık.</p>
<p>Kendi payıma çok güzel bir gün geçirmiştim. Birçok konuda uzun uzun sohbet etme fırsatı bulmuş, yılların özlemini bir nebzede olsa gidermiş, onca yıl Avrupa’da kalmış olmasına rağmen hala doğu tadında lezzetli yemekler yapa bilen Sevgili Sabiha yengenin güzel yemeklerini yemiş, zaman tünelinde gezinmiş, kısacası çok keyifli bir gün geçirmiştim.</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/06/2007-haydar-seydos-400-x-305.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1318" style="float: left; margin: 3px;" title="2007-haydar-seydos-400-x-305" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/06/2007-haydar-seydos-400-x-305-300x228.jpg" alt="" width="300" height="228" /></a>Ertesi gün yine öğle sıraları Haydarların evinde görüştük. Bu sefer ev halkından başka biri daha vardı; Tanınmış Kürt yazarlarından, eski İstanbul Kürt Enstitüsü Başkanı Hasan Kaya… Hasan Kaya sık görüştüğüm simalardan biriydi. Tanıştıktan çok sonra uzaktan da olsa, akraba olduğumuzu öğrenmiştik. Bu nedenle birbirimize mıxaleti (kuzen) diye hitap ediyoruz.</p>
<p>H.Kaya ile Haydar arasında Kürt dili ve edebiyatı üzerinde yoğunlaşan bir sohbet başladı. Sohbeti keyifle izliyordum. İkisi de mükemmel Kürtçe konuşuyordu. Sohbet öğle yemeğinde devam etti. Sabiha Yenge’miz yine çok güzel bir sofra hazırlamıştı. Yemekte yeşil fasulye, pirinç pilavı, güzel bir salata ve meyve vardı. Doğrusu tam benlik bir sofraydı!</p>
<p>Yemekten sonra dışarı çıktık. Dağkapı’ya doğru yürüdük. Oradan Gazi Caddesi, Dörtyol ve Balıkçılarbaşı istikametine yöneldik. Bu güzergâhta belediyenin yenileme ve rehabilite çalışmaları vardı. Dağkapı’dan Hasan Paşa Hanı’na kadar her yer adeta şantiyeye dönüşmüştü. Yürümekte güçlük çekiyorduk. Güzelim Nebi Cami de, Hasan Paşa Hanı da yoğun onarım çalışmalarından nasibini yeterince almıştı. Ulu Cami’nin yanından Çarşıya Şewiti’ye girdik. Tütün satıcılarının bulunduğu sokak bizi o yoğun; ama hoş kokularıyla karşıladı. Çarşı her zamanki gibi satış tezgâhlarının dışarıya taşınması nedeniyle daha da daralan, bildik çarşıydı. Kumaş, tütün, yabancı esans, parfüm ve daha envai çeşit kokunun birbirine karıştığı çarşıda ilerliyorduk. Dükkânlarının kapısında hafif bir ses tonuyla “buyurun, buyurun efendim” diyerek müşteri avlamaya çalışan bıçkın satıcıların bakışları altında, sıra sıra hazır giyim tezgâhlarının önünden geçerek Balıkçılarbaşı’na ulaştık. Buradaki trafik, yaklaşık bir yıldır tek yönlü işlediği halde, trafiğin rahatlamış olduğunu söylemek zor. Eskiden şehirlerarası oto şark terminalinin bulunduğu Vakıflar İş Hanı’nın arkası şimdi şehir içi minibüslerinin, ön cephesinde ise şehir içi otobüslerinin durağı olduğu için muavin bağırtıları ve sağır edici korna sesleri müthiş bir curcuna oluşturmaktaydı. Yavaş yavaş bu hengâmeden sıyrılıp eskiden çift yönlü işleyen; ama şimdi Balıkçılarbaşı-Urfakapı istikametine tek yönlü olan ve siyah parke taşlarla döşenmiş, oldukça otantik bir havaya bürünmüş caddeye girdik. Balıkçılarbaşı’ndan trafik çıkışını sağlayan tek caddeydi. Caddede ilerleyerek Mêrga Ehmet’e doğru yürüdük.</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/06/resim-506-400-x-300.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1323" style="float: left; margin: 3px;" title="resim-506-400-x-300" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/06/resim-506-400-x-300-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Kısa bir mesafe sonra, yolun sol tarafında “Dengbêjler Evi’ne gider” tabelasının gösterdiği sokağa girdik. O bildik, buram buram tarih kokan, daracık Diyarbakır sokaklarından biri… Sokak dosdoğru tarihi Behrampaşa Camisi’ne uzuyordu. Camiye varmadan sağa dönen Dörtler Sokağına saptık. Biraz ilerleyince yine sağ kol üzerinde eski bir Diyarbakır evinin kapısında “Dengbêjler Evi” tabelasını gördük. Kapının önünde duraksadık. İçerden bir dengbêjin yanık sesi geliyordu. İçeri girdik. Artık ses daha gür ve netti. Diyarbakır’a özgü mimari tarza uygun, kara bazalt taşından inşa edilmiş, avlulu, eyvanlı, muhteşem bir Diyarbakır evinin çok geniş sayılmayan avlusundaydık. Sonradan bize anlatıldığına göre ev; eski, virane bir harabeymiş. Mimar ve Mühendisler Odası Diyarbakır Şubesi tarafından satın alınanmış ve restore edilerek, Diyarbakır Büyük Şehir Belediyesi’ne tahsis edilmiş. Bütün giderleri belediyece karşılanan ev, halka açık şekilde kültür faaliyeti sürdürüyor.</p>
<p>Evin eyvanında ve avlusunda ahşap sandalyelere oturmuş birkaç kişi, eli kulağında dertli bir stran söyleyen dengbêji dinliyorlardı. Dengbêj bizi görünce oturduğu yerden daha bir dikleniverirken ses tonunu da yükseltti. İri yapılı olan dengbêj, coştukça boyun ve alın damarları şişiyor, yüzüne kan hücum ediyordu. Avludaki serinliğe rağmen dengbêj, boncuk boncuk ter döküyordu. Şeyh Sait ve isyanını konu eden bir stran söylüyordu. Ancak ilginçtir, söz konusu stranda hiç yer almadığı halde, araya “Serok Apo” sözcüklerini serpiştiriyordu. Özellikle bize bakarak ve üstüne vurgu yaparak “Apo” ve “Gerilla” sözcüklerini araya sıkıştırması sanırım bir yerlere mesajdı.</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/06/haydar-seydaye-resh-400-x-300.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1319" style="float: left; margin: 3px;" title="haydar-seydaye-resh-400-x-300" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/06/haydar-seydaye-resh-400-x-300-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Evin sorumlusu, Diyarbakır’ın o yakıcı yaz sıcağında baştanbaşa siyahlara bürünmüş, kulaklarını kapatacak şekilde başına yine siyah, yün bir şapka geçirmiş, oldukça gizemli ve ilginç biriydi. Ev sahibi olarak bizi karşıladı. Tanıştık. İlginç bir tanışma oldu; çünkü aslında çok eski arkadaş olduğumuzu bu tanışma sırasında öğrendim. Bizim kuşaktan ve DDKD kökenli olduğunu sonradan hatırladım. Bir iki resmini çekmek için izin istedim. Hayır demedi; ama resim çektirmeyi sevmediğini de belirtmeden geçmedi. Yine de bir iki pozunu çektim. Sonra bizi evde gezdirdi. Doğrusu ev harikaydı. Çalışma odaları, idari bürolar amaca uygun dizayn edilmişti. Hemen her odada Kürt dengbêj geleneğinden bir iz bulmak mümkündü. Tipik bir Diyarbekir evi şeklinde dizayn edilen evin bol raflı odalarında, Kürt Dengbêj geleneği ustalarının ( M. Arif, Hesen Cizervi, Gerabetê Xaço, Ayşe Şan… ) büyük portreleri duvara asılmamış, raflara özenle yerleştirilmişti. Oldukça otantik, abartıdan uzak, doğal bir görünüme sahipti. Evde doğal görmediğim tek şey dengbêjlerin &#8211; her nedense- oraya gelen farklı ve yabancı, özellikle de kamera vb. cihazları olan konukların dikkatini çekmek için gereksiz bir çaba içinde olmalarıydı.</p>
<p>Epeyce oturduk. Sürekli çay ikramı yapıldı. Çaylarımızı yudumlarken, dengbêjlerin biri bitiriyor diğeri başlıyordu. Yıllar vardı ki böyle bir müzik dinletisi nasip olmamıştı. Bu arada dengbêjlerin sesini işiten mahalle sakinleri de geliyor ve eyvanda yerlerini alıyorlardı. Dinleyicileri artınca dengbêjlerimizin motivasyonu da artıyordu. Bunu, ses tonlarının yükselmesinden ve uzadıkça uzayan stranlarından anlıyorduk.</p>
<p>Akşam saatlerine kadar oturduk. Dengbêjlerin eforuna diyecek yoktu; ama bizim bu enfes dinletiye ne dayanacak gücümüz ne de zamanımız vardı. Artık kalkmamız gerekiyordu. Haydar, bir dostun evine davetliydi. Dışarı çıktık. Güzelim Behram Paşa Camisi’nin ve tarihi sokağın birkaç fotoğrafını çektim. Melik Ahmet’e çıktık. Bir şehir içi minibüsüne atlayarak Ofis’te bulunan Sanat Sokağı’na geldik. Sokak, cıvıl cıvıl… Genç sevgililer, el ele kol kola… Şen kahkahalar, her tarafı sarmış, ala bildiğine kalabalık…25 yıl önce Cami Sokağı denilen sokağın bu halini hayal bile edemezdik. Sessiz sakin bir sokaktı. Sokak, Büyükşehir Belediyesi’nin sokak rehabilitasyon çalışmaları sonucu trafiğe kapatılarak, sağlı sollu kafelerin bulunduğu, zaman zaman çeşitli sanatsal etkinliklerin düzenlendiği bir nevi gençlik ve sanat merkezi haline getirildi.</p>
<p>Kafelerin birinde, bir zamanlar kara lastikten üretilen; fakat şimdilerde kumaş ve iplikten yapılan kürsülere oturduk. Haydarların davetli olduğu evin sahibi gelene kadar çaylarımızı yudumlayarak sohbet ettik. Ve ayrılma zamanı… Vedalaştık; çünkü ertesi gün Avrupa’ya uçacaklardı. Artık buluşmak için bir başka yaza kadar beklemek gerekecekti. Her ayrılıkta olduğu gibi hüzün ve yalnızlık vardı; ama bu, sanat sokağında el ele gezen genç sevgililerin hiçbirinin umurunda değildi. Ortadoğu ve Kürt coğrafyasındaki kan ve gözyaşı da onları pek ilgilendirmiyor gibiydi… Hatta hemen üstlerinden kulak tırmalayıcı bir sesle geçen bomba yüklü savaş uçakların bombalarını nereye boşaltıklarıda…</p>
<p>*/1- Şehmus Diken  Amidalılar, Sürgündeki Diyarbekirliler </p>
<p>Nezirê Cibo</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/06/kabi-75-haydar-400-x-233.jpg"></a><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/06/amed-1980-400-x-261.jpg"></a><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/06/27-baydemir-ziyareti-400-x-300.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-1320" title="27-baydemir-ziyareti-400-x-300" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/06/27-baydemir-ziyareti-400-x-300.jpg" alt="" width="400" height="300" /></a></p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/06/kabi-75-haydar-400-x-233.jpg"></a><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/06/amed-1980-400-x-261.jpg"></a><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/06/diljen-arjen-silan-2007-400-x-300.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-1321" title="diljen-arjen-silan-2007-400-x-300" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/06/diljen-arjen-silan-2007-400-x-300.jpg" alt="" width="400" height="300" /></a><br />
<a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/06/resim-504-400-x-300.jpg"></a><br />
<a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/06/kabi-75-haydar-400-x-233.jpg"></a><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/06/amed-1980-400-x-261.jpg"></a><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/06/resim-505-400-x-300.jpg"></a></p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.argun.org/2008/06/04/25-yil-once-25-yil-sonra-vi-nezire-cibo/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>25 YIL ÖNCE 25 YIL SONRA- V (Nezîrê Cîbo)</title>
		<link>http://www.argun.org/2008/05/01/25-yil-once-25-yil-sonra-v-nezire-cibo/</link>
		<comments>http://www.argun.org/2008/05/01/25-yil-once-25-yil-sonra-v-nezire-cibo/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 May 2008 21:15:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>brahim</dc:creator>
				<category><![CDATA[4-Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nezîrê Cibo]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.argun.org/2008/05/01/25-yil-once%e2%80%a625-yil-sonra-v-nezire-cibo/</guid>
		<description><![CDATA[“Valla, turist gibi sarışın bir adam, mavi gözlü, sarı saçlı, uzun pardösülü biri, yabancılara benziyor; ama yabancı değil Çünkü Kürtçe konuşuyor…” ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/05/sefik_2007-400-x-267.jpg" title="sefik_2007-400-x-267.jpg"><img border="0" vspace="3" align="left" width="397" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/05/sefik_2007-400-x-267.jpg" hspace="3" alt="sefik_2007-400-x-267.jpg" height="267" /></a><strong>ŞEFİK ÖNCÜY&#8217; LE GEÇMİŞE YOLCULUK&#8230;</strong></p>
<p>Öğle arası tatlı bir rehavet çökmüştü. Pek de rahat olmayan bir koltuğa yayılmış, bir yandan yorgunluk gideriyor, diğer yandan mesai arkadaşlarımla laflıyordum. Hizmetlinin kapıdan: “Nezir Bey misafiriniz var.”demesi rahatımı biraz olsun bozmuştu.<span id="more-1139"></span></p>
<p>İçimden: “Aman! Misafir de gelecek zamanı buldu.”diye söylendim.<br />
Laflamak için sürekli tetikte olan ve bunun için hiçbir fırsatı kaçırmayan <strong>Şerif</strong>’e(kurumun hizmetlisi)gelenin kim olduğunu sorduğumda Şerif büyük bir iştahla anlatmaya başladı:</p>
<p>“Valla, turist gibi sarışın bir adam, mavi gözlü, sarı saçlı, uzun pardösülü biri, yabancılara benziyor; ama yabancı değil Çünkü Kürtçe konuşuyor…” <strong>Şerif,</strong> fırsatı yakalamışken, misafirle ilgili daha çok şey anlatmaya niyetliydi, ama ben:</p>
<p>“Tamam,<strong> Şerif</strong> teşekkürler, geliyorum. ” deyince üzülerek kesmek zorunda kaldı.</p>
<p><strong>Şerif</strong>’in ardından kalktım ve alt kattaki misafir odasına gitmek üzere merdivenlere yöneldim. Bu arada mavi gözlü, “turist gibi’’ adamı düşünüyordum. Hafızamı yokluyorum ama böyle bir tanıdığı çıkartamıyordum. Kim acaba?</p>
<p>Bunları düşünürken misafirlerimizi ağırladığımız odanın kapısına varmıştım. İçeri girer girmez sevinç çığlığım kendiliğinden boşalıverdi. Tam karşıda “turist gibi” adam oturuyordu. Hemen tanıdım. Soyu tükenmeye yüz tutmuş ari ırkın, sarışın Kürt genlerinin son temsilcilerinden Şefik <strong>Öncü’ydü</strong> bu. Kucaklaştık. Hal hatır derken çaylarımız geldi. 25 yıl sonra ilk kez karşılaştığım Şefik’te artık orta yaşın verdiği biraz daha olgun havanın dışında yaşlılık belirtisi sayılacak herhangi bir değişiklik göremedim desem abartılı olmaz. Ancak, ilk bakışta eskiye göre daha bir sarışın olduğu duygusu uyandırıyordu. Bir an içimden “Yahu <strong>Şefik</strong>’in saçları bu kadar sarı mıydı; yoksa Avrupa saç rengini de mi değiştirdi?” diye söylendim. Gerçekten <strong>Şefik’</strong>in hafızamda kalan resminde, saçları ve teni daha koyu bir kızıla çalar gibiydi. Şimdiyse daha açık sarı&#8230; Bunun dışında o her zamanki ağırbaşlı, soğukkanlı ve kendinden emin duruşuyla aynı Şefik’ti fiziki anlamda çok değişiklik görmedim, diyebilirim. Yıllar, ona “iyi davranmış” demeyeceğim artık; çünkü daha önce belirttiğim gibi, zalim yılların bizim kuşağa iyi davrandığını söylemek, pek inandırıcı gelmez. Belki “iyi görünüyordu” demek daha yerinde olur.<br />
…</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/05/sefik_1992.JPG" title="sefik_1992.JPG"><img border="0" vspace="3" align="left" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/05/sefik_1992.JPG" alt="sefik_1992.JPG" /></a><strong>Şefik,</strong> Bizim kuşak (78 Kuşağı) Kürt Gençlik Hareketi’nin önemli isimlerindendi. <strong>DDKD’nin</strong> kurucu üyesi ve ilk yöneticilerindendi. Bir dönem yönetimde beraber çalıştık. <strong>DDKD</strong>’nin kurulduğu tarihlerde (1977) Diyarbakır Üni. Fen Fakültesi’nde okuyordu. Fakülte, bu günkü DSİ’nin bulunduğu dört yoldan Şehitlik Semti’ne doğru giden caddenin sol tarafın da kalan İl Hıfzıssıhha’nın arkasındaki barakalarda eğitim veriyordu. O zamanlar Dicle Üniversitesi ve bugün Dicle Vadisi’ne hâkim tepelere kurulmuş devasa kampusu yoktu. Şefik, Fakülte bünyesinde yürütülen Demokratik Öğrenci Hareketi’nin aktif bir üyesiydi. Bir dönem Fen Fakültesi Öğrenci Derneği Başkanlığı yaptı. O yılların hırçın, ihtilalci gençlik figürüne pek uymayan, aklıselim yanı ağır basan, sağduyulu, ender bir kişilikti. En azından bende kalan resmi böyledir.</p>
<p>O günleri biraz da ondan dinleyelim:</p>
<p>“1976’nın başında<strong> Diyarbakır Üni. Fen Fakültesinde</strong> 15–20 kişiden oluşan bir Kürt öğrenci grubumuz vardı. Grupta siyasi çizgiye sahip çok az kişi vardı, varsa da biz bilmiyorduk. Haftada bir toplanıyor ve kafamızdaki sorulara cevap bulmaya çalışıyorduk. Daha sonraki yıllarda Kürt özgürlük davasına büyük hizmetlerde bulunacak olan birçok değerli kadro bu grubun içinden çıktı: <strong>KUK</strong> sekreterliğini yapan M. Filsi, Yine <strong>KUK </strong>merkez sorumlularından Baran(Ö.Ekti), Platforma Kurdên Avrupa’nın sözcüsü Aziz Alış, PSK’nin Genel Sekreteri Mesut Tek… Bu grubun içinden çıkanlardan sadece birkaçıydı. Ancak biri vardı ki, yiğitliği, mertliği ve enerji dolu gençliğiyle grupta ayrı bir yere sahipti. O yıllarda Fen Fakültesinde okuyanlar Şefik Epözdemir’den bahsettiğimi hemen anlayacaklardır.”</p>
<p>Sanırım sadece Fen Fakültesinde okuyanlar değil o yıllarda Kürt Gençlik Hareketi’nde yer alan birçok kişi Şefik Epözdemir’i hatırlar. O.11.12.1976 tarihinde işkenceyle öldürülen Maocu bir fraksiyona mensup İsmail Gökhan Edge’nin cenaze töreninde çıkan kargaşada düşüp beyin kanaması sonucu çok genç yaşta aramızdan ayrılmıştı. Onunla tanıştım; ama birbirimizi yakından tanıma fırsatı olmadı. Bu vesileyle anısının önünde eğiliyor ve ruhu şad olsun diyorum.</p>
<p>İki Şefik’in çok iyi arkadaş olduklarını hatırlıyorum. Şefik Öncü ondan bahsederken, siyasi tercihlerinin belirlenmesinde Ş. Epözdemr’in etkisinin büyük olduğunu vurguluyordu. Ölümüne sebep olan düşme olayını detayıyla anlatırken olayda her hangi bir kasıt aramanın doğru olmadığını, tamamen bir kaza olduğunun altını çiziyordu:</p>
<p>“…Kasım ayının başlarında Diyarbakır’da <strong>Maocu</strong> bir genç… İşkenceyle öldürülmüştü. Onun için bir cenaze töreni düzenlendi. Törende, konuşmalar bir dolmuşun üzerinden yapılıyordu. Şefik’in de içinde olduğu bir grup arkadaşımız ve Maocu birkaç kişi dolmuşun üzerindeydiler. Önce ben de dolmuşun üzerindeydim; ancak yer darlığı nedeniyle aşağıya inmek zorunda kaldım.</p>
<p>Önceden hazırlanan ortak bir konuşma metni okundu. Bu arada yine önceden belirlenen sloganların arasında olmayan ve “sosyal emperyalizm ve sosyal faşizm” aleyhinde sloganların atılması, dolmuş üzerinde itiş kakışa neden oldu. Gereğinden fazla kalabalıklaşan dolmuşun üzerindeki daracık alanda itiş kakış olunca herkes yere düştü. Şefik, talihsiz bir şekilde kafa üstü düşerek beyin kanaması geçirdi. Üç gün komada kaldı. Ne acı ki bir daha uyanamadı ve 11.12.1976 günü (kimi yerlerde 10.12.1976 olarak yazar ŞÖ) aramızdan ayrıldı.</p>
<p>Kanaatim odur ki<strong>, Şefik’in</strong> ölümünde hiçbir kasıt yoktu. Evet, <strong>Maocularla </strong>kavga sayılacak bir itiş kakış olmuştu; ancak kesinlikle öldürme kastı yoktu. Olay tamamen bir kazaydı. Eğer olay yerde olsaydı böyle bir talihsizliğin gerçekleşmesi mümkün değildi.</p>
<p>O güne kadar hiçbir ölüm beni bu derece etkilememişti. Artık <strong>Şefik</strong>’in amaç ve idealleri benim amaç ve ideallerim olmuştu. Onun ideallerine ne derece layık olabildim bilemiyorum; ama onun yolunda yürümeyi kendime temel amaç edinmiştim.”</p>
<p>Ölüm <strong>Şefik</strong>’leri ayırmıştı; biri ebedi yolculuğa çıkarken öteki bu dünyada onun bıraktığı yolda yürümeye devam ediyordu. Onunla zaman tünelinde gerilere doğru gezintimize devam ediyoruz:</p>
<p><strong>“Fen Fakültesi Öğrenci Derneği’nin</strong> ikinci kongresinde dernek başkanlığına seçildim. Sürekli bir rotasyonu ve yeni kadroların yetişmesini sağlamak, böylece geriden gelenlerin önünü açmak için bu görevi sadece bir dönem için kabul ettim.</p>
<p>1977’nin baharında partinin gençlik kesiminden sorumlu <strong>Mahmut Çıkman</strong> bana <strong>DDKD’</strong>nin kurucu üyeliği teklifini getirdi. Bu teklifi tereddütsüz kabul ettim. 28 Eylül 1977’ de bir kısmını önceden tanıdığım, bir kısmını da sonradan tanıyacağım bir gurup arkadaşla <strong>DDKD</strong>’ yi kurduk. Derneğin 1. Olağan Kongresi’ne kadar Merkez Yönetim Kurulu üyesi olarak çalışmalarımı sürdürdüm.”</p>
<p><strong>Şefik’in </strong>“sonradan tanıyacağım” dediği kişilerin arsında ben de vardım. Ben Diyarbakır’a Konya’dan gelmiştim. 1975–1976 yıllarında Konya Selçuk Eğitim Enstitüsü’nde okuyordum. Faşistlerin yoğun baskısı nedeniyle okula giremiyorduk. Bu nedenle okulu bırakmak zorunda kalmış ve Diyarbakır’a gelmiştim. Hareketle ilişkilerim vardı; ancak birçok kişiyle henüz yakından tanışma fırsatım olmamıştı. Mahmut Çıkman aynı teklifi bana getirdiğinde, Şefik gibi tereddütsüz kabul etmiştim. Böylece 1. Olağan Kongreye kadar beraber çalıştık. Ondan sonraki süreçte Şefik’le ilgili olan anılarım hafızamda pek berrak olmamakla birlikte ilişkilerimizin dostluk temelinde sürdüğünü çok iyi hatırlıyorum. Hareketten kopuşum ve 12 Eylül Darbesi her birimizi ayrı tarafa sürüklerken Şefik’le beni de ayırmış oldu.</p>
<p>Ondan sonraki süreçte yaşadıklarını yine ondan dinleyelim:</p>
<p>“Çalışmalarım (<strong>KİP/DDKD</strong> içindeki çalışmaları NC) 1980 askeri darbesine kadar sürdü. 1981’in Şubat ayında birçok parti üyesi gibi ben de parti kararıyla yurt dışına çıktım. Bir yıl kadar Lübnan’da kaldım. 1981’in sonunda, kadroların Avrupa’ya gitmesine karşı çıkmama rağmen, geçici bir süre için özel bir görevle Almanya’ya gittim.”</p>
<p>Ülke içinde KİP ve<strong> DDKD</strong> içinde, ülke dışında da 1982 ‘ye kadar <strong>KİP</strong>’te sonra Pêşeng, Yekbun<strong>, PYSK</strong> ( Partîya Yekîtîya Sosoyalîstên Kurdistanê), KKDK (Komela Karkerên Demokratên Kurdistanê) ve Almanya’daki Cıvata Kurd içinde çeşitli kademelerde sorumluluk aldım ve çalıştım.</p>
<p>Şefik’in darbe sonrası yurt dışına çıktıktan sonra tekrar ülkeye gelip gittiğini, hatta bir seferinde uzun bir süre kaldığını(1986-1988) öğrendim; ancak o aralar görüşme imkânımız olmadı.<br />
…<br />
Aslında <strong>Şefik</strong>’le- yurda gelmeden önce- internet üzerinden haberleşiyorduk. Netkurt’teki “Qasî Dızanım” isimli köşesini sürekli takip eder, yazılarını okurdum. Zaman zaman da chat’leşıyorduk. Sanırım yurda ilk gelişiydi. Bir süre işyerimde oturduk, sohbet ettik. Israrlarıma rağmen:<br />
- Gitmem gerekir, sadece seni görmek için geldim, yarın buluşabiliriz, dedi.</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/05/shefik_2008-300-x-279.jpg" title="shefik_2008-300-x-279.jpg"><img border="0" vspace="3" align="left" width="297" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/05/shefik_2008-300-x-279.jpg" alt="shefik_2008-300-x-279.jpg" height="279" /></a>Ertesi gün buluştuk. Yanında, bizim kuşağın çok iyi tanıdığı biri daha vardı: Vildan Tanrıkulu. Vildan da <strong>DDKD</strong>’nin kurucu üyelik ve Erdem’den sonra genel sekreterlik yaptı. Onun geleceğinden haberim yoktu. Benim için sürpriz oldu. Öğle arasıydı. Diyarbakır-Mardin yolu üzerinde, Hava Alayı’ndan Mardin yoluna girerken sol taraftaki yeni açılmış olan et lokantasına gittik. 1977’lerde Diyarbakır’da belki de hayal bile edemeyeceğimiz kadar lüks ve büyük bir mekândı. Çok keyifli bir yemek oldu. Yemekler lezzetliydi; ama 27 yıl sonra ilk kez bir araya gelen ve eskiden neredeyse günün yirmi dört saatini birlikte geçiren dostların sohbetinden daha lezzetli olmasına imkân yoktu. Yemek sonrası, vedalaştık; çünkü ikisinin de süresi bitmiş Avrupa’ya dönmeleri gerekiyordu. Bu kısacık geçen görüşmelerin tadı damağımda kalmıştı.<br />
…</p>
<p><strong>Şefik’l</strong>e asıl görüşmemiz 2007’nin Baharında gerçekleşti. O sıralar tuttuğum notlar arasında bu görüşmemizle ilgili şunları yazmıştım:</p>
<p>“Sevgili arkadaşım Şefik Öncü, kaç gündür Diyarbakır’da. Sanırım Avrupa’dan memlekete ikinci gelişi. Görüşme ve ziyaret trafiği oldukça yoğundu. Buna rağmen ara sıra buluşma fırsatı bulduk. Aslında ilk gelişinde de buluşmuştuk; ancak çok kısa bir buluşmaydı bu.</p>
<p>Dile kolay, yıların özlemi… Yılların biriktirdiği o kadar şey vardı ki… Doğrusu bazen hangisini konuşayım, hangisinden söz edeyim, hangisinden başlayayım diye kendi payıma şaşırdığım oluyordu. Öyle ya hangisinden, kimden söz etmeli? Geçmişten mi, bugünden mi? Avrupa’dakilerden mi, Kürdistan’dakilerden mi, hangisinden? Yoksa göçüp gidenlerden mi? Hangisinden, kimden ve nereden başlamalı acaba? Bu durumda şaşırmamak mümkün mü? Bu duyguyu daha önce gelen birçok arkadaşla yaşadım. Ama yine de bir yerlerden başlıyor ve gâh geçmişe gidiyor gâh bu güne dönüyor gâh geleceğe uzanıyordum. Başlayınca da ardı arkası su gibi geliyordu.</p>
<p>Bugün (28.03.2007) yine buluştuk. Oturduğumuz yer, bizim kuşağın çok iyi anımsayacağı Tekkapı’dan sur dışına çıkışta hemen sol tarafta yerinde şimdi yellerin estiği eski <strong>TÖB-DER</strong> binasının bulunduğu yerin hemen karşısında, mütevazı; ama temiz ve güzel yemekleri olan bir lokaldi. Önce doğu damak tadında bir güzel karnımızı doyurduk. Ancak oturuşumuz sanırım Avrupa tadında oldu; çünkü masadan kalkmak için hiç acele etmedik. Sohbet ede ede yemeklerimizi yedik. Sonra da ince belli bardaklarda tavşankanı çaylarımızı yudumlamaya başladık. Sohbet konumuz yine çok zengindi; ama konu Diyarbekir’e geldiğinde konuşmamız daha bir derinleşip tatlanıyordu.</p>
<p><strong>Şefik’in Suriçi Diyarbakır Belediye Başkanı</strong> <strong>Sayın Abdullah</strong> <strong>Demirbaş’</strong>la yaptığı röportajını Netkurd’te okumuştum. Sanırım konu ondan başladı. Sayın Demirbaş’ın anlattığı projeleri konuştuk ve konu konuyu açtı:</p>
<p>Son yıllarda köylerin boşaltılması ve Diyarbakır’ın aldığı büyük göç nedeniyle şehir mozaiğinin bozulduğundan, bir türlü köylülüğü aşamayan toplumumuzun göçlerle biraz daha köylüleştiğinden söz ettik. Çevre kirliliğinden, hiç ama hiç susmayan sağır edici korna seslerinden, mütemadiyen ve hiç sakınmadan sağa sola tüküren insanlardan, rasgele ve gelişigüzel etrafa çöp atmalardan dolayı her tarafın çöp yığını olmasından ve Diyarbakır’a hiç yakıştırmadığımız daha birçok şeyden konuştuk. Konuşmamayı yeğlerdim; ama kirlenen politikalardan, ikimizin de yakındığı hiç değişmeyen güdük, çapsız politik anlayışlardan ve daha birçok şeyden konuştuk.</p>
<p>Kuşkusuz Diyarbakır’a yakışan birçok güzellikten de konuştuk. Mesela tarihi zenginliği, kültürel birikimi ve surlardan… Diyarbakır söz konusu olunca tarih konuşulmaz mı? Binlerce yıllık muhteşem tarihi surlar unutulur mu? Sayın Demirbaş’ın deyimiyle: “Taşı kara; ama bahtı açık olan şehir” söz konusu olunca doğrusu konuşulacak çok şey vardı; ancak artık dışarı çıkıp bir hava alma ihtiyacı hissettik. Zaten çaylarımız da bitmişti.</p>
<p>Dışarı çıktık. Hava çok ama çok güzeldi. Pırıl pırıl bir güneş vardı. Çiftkapı’ya doğru yürüdük. Şefik, hem Mardinkapı civarında bulunan Kültür Merkezi’ni görmek hem de yıllardır görmediği Diyarbakır sokaklarını ve surlarını biraz gezmek istediğini söylüyordu. Bunun üzerine Çiftkapı’dan Suriçi’ne girdik. Urfakapı ve Oradan Mardinkapı’ya doğru yürümeye niyetliydik. Bir süre surları takip ederek yürüdük. Sonra surlara çıkmaya karar verdik. Bu sırada benim yükseklik korkum nedeniyle ufak bir kriz yaşadık. Şefik’in çok rahat çıktığı yer bana çok yüksek geldi ve çıkamadım. Daha ilerde surların iyice alçaldığı bir yerden çıkmayı başardım.</p>
<p>Artık Diyarbakır o çirkin, biçimsiz beton yığınlarıyla, tarihi güzellikleriyle, yoksulluklarıyla, zenginlikleriyle, Dicle Vadisiy’le, Gaziköşkü’yle, ayaklarımızın altındaydı. İkimizde de fotoğraf makinesi vardı. Bol bol fotoğraf çektik. Mardinkapı’ya yaklaştıkça Dicle Vadisi görünmeye başladı. Doğrusu manzara nefes kesiciydi. Bir yandan Seman Köşkü (Gazi Köşkü) diğer yanda Hevsel Bahçeleri, hafif fıstıki yeşile bürünmeye yüz tutmuştu. Bu güzel manzarayı bir süre seyre daldık.</p>
<p><strong>Mardinkapı’da</strong> surlardan aşağıya indik. Oradan eski bir dostu,(<strong>Vedat Aydın’ı</strong>) ziyarete gittik. Bir süre mezarı aramak zorunda kaldık; ama sonunda yaşlı bir kadının yardımıyla bulduk. Daha önce <strong>Vedat</strong>’ı ziyaret etmiştim. O zamanlar mezarı haraptı. Kaç yıldır görmemiştim. Ararken herhalde yaptırılmıştır, bu nedenle tanıyamadık diye düşünüyordum. Ne var ki yıllar önce gördüğüm aynı harap mezardı. Mezar taşları kırılmış, kırılan beton bloğunun paslı demir şişleri çıplak kalmış, sağa sola bükülmüştü. Yaşlı kadına nedenini sorduk. Mezarın yaptırıldığını; ancak her defasında görünmez eller tarafından tahrip edildiğini söyledi. <strong>Şefik</strong>’in ve mezarın başında zafer işareti yapan yaşlı kadının fotoğrafını çektim.</p>
<p><strong>Vedat’tan</strong> ayrıldıktan sonra ziyaret edeceğimiz derneği aramaya koyulduk. Aradığımız yerin Mardinkapı’dan Hançepek’e doğru giden sokakta olduğu söylenmişti ya da Şefik öyle anlamıştı. Kervansaray’ın arkasındaki sokağa girdik. Bilindiği gibi sokağın bir tarafı sur öteki tarafında iç içe, tıkış tıkış o bildik, yoksul evler sıralanıyordu. Yıllar vardı ki bu sokağa girmemiştim. Görmeyeli oldukça değişmişti. Orijinalliğine pek itina gösterilmemiş olsa da Surların bu kesimi yer yer onarılmış, oldukça bakımlı ve sağlam görünüyordu. Sokak, baştan başa kilitli taşlarla döşenip onarılmasına rağmen Diyarbakır’ın bütün sokakları gibi çok tozlu , kirli ve çöp içindeydi.</p>
<p>Kuşağımız iyi hatırlar. Bundan 25 yıl önce bu sokaklara girdiğimizde <strong>Xançepek</strong> delikanlısı o kendine has “kırıx” edasıyla devrimci ağabeylere gayet içten saygılarını sunar ve “Size yanlış yapan varsa söyleyin icabına bakalım. Biz de devrimciyiz, ağabey.” demeyi de ihmal etmezdi. Kuşkusuz sokağa girdiğimizde böyle bir karşılamayı beklemiyorduk. O günlerin çok geride kaldığını biliyorduk; ama yine de gördüğümüz manzara bizi şaşırttı:</p>
<p>Her köşe başında 15–20 yaş arası genç çocuklar vardı. Sokağa girer girmez bütün gözler üzerimize çevrildi. Pekiyi bakışlar değildi bunlar, oldukçada kötü ve düşmanca… Sokakta ilerleyince sağdan soldan “ çaktırmadan” gözetlendiğimizi fark ettik. Bir an, Amerikan filmlerinde gördüğümüz o belalı zenci mahalleleri gibi, diye içimden geçirdim.</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/05/100_0142-300-x-226.jpg" title="100_0142-300-x-226.jpg"><img border="0" vspace="3" align="left" width="298" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/05/100_0142-300-x-226.jpg" alt="100_0142-300-x-226.jpg" height="226" /></a><strong>Şefik</strong>, o sokaklarda çantasına, telefonuna dikkat etmesi konusunda daha önce arkadaşları tarafından uyarılmış. Ama girmiş bulunuyorduk artık ve “çaktırma”maya çalışıyorduk. Önümüzde üç kişi yüksek sesle tam bir “kırıx lügatiyle” bol küfürlü, hararetli bir tartışmaya tutuşmuştu. Bu arada o tipik “yengeç” yürüyüşleriyle, arada bir yere tükürmeyi ihmal etmeden yavaş yavaş ilerliyorlardı. Biz de kendinden emin, korkumuz yok, gibisinden pozlar takınmış, arkalarından yürüyorduk; ama her adımda güvende olmadığımızı hissediyorduk. Sokakta bir süre ilerledik. Tarif edilen yerde aradığımız derneği de bulamayınca daha ileriye gitmekten vazgeçtik. Daha doğrusu, giderek daralan ve tenhalaşan sokaklara girmeyi göze alamadık. Geldiğimiz yoldan tekrar geri dönerek Mardinkapı’ya ulaştık. Yıldızlı, lüks bir otel olarak restore edilen Kervansaray’a şöyle bir göz attık ve bir kez daha Hevsel Bahçeleri’ni Mardinkapı’dan kuşbakışı seyrettik. Sonra da Diyarbakır Büyük Şehir Belediyesinin rehabilite ve restorasyon çalışmaları sonucu yavaş yavaş modern ama otantik bir görüntü almaya başlayan, peynir, yoğurt ve köy kokan o küçük, sıra sıra dükkânların önünden geçerek Balıkçılarbaşı’na kadar yürüdük. Oradan bir şehir içi minibüse atlayarak Ofis’e gittik. Böylece kısa ve tehlikeli turumuzu noktalamaktan öte, bir başka sefere erteledik.</p>
<p>Şefik haklı olarak: “İnsanın kendi memleketinde, hele Diyarbakır’da rahat gezememesi ne kötü…” diyordu.<br />
…<br />
Sanırım bu gezimizden iki gün sonra <strong>Şefik</strong> Diyarbakır’dan ayrıldı. Avrupa’ya döndü; ama diyalogumuz devam etti, İnternet üzerinden. Elektronik mektup ya da çhat yoluyla haberleşiyoruz. Şimdiye kadar görüştüğüm arkadaşların birçoğu İsveç’te, Şefik ise Almanya’da ikamet ediyor. Her ne kadar içimden söylemek gelmiyorsa da bazen diyorum ki onlar artık bir yönüyle ”Avrupalı…” biliyorum, Paşa kardeşim bu sözü hiç sevmez ve bana kızacak ama galiba üzerinde durulması hatta araştırılması gereken sosyolojik bir durum olduğunu düşünüyorum. Mesela çoğunun ülkeye gelip yerleşmesi için artık yasal bir engel kalmamasına rağmen neden dönmek istemedikleri bence araştırmaya değer. Kendi payıma Amın Maalouf’un “Ölümcül Kimlikleri” adlı eserini bir kez daha okumaya karar verdim.</p>
<p>Nezîrê Cîbo</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.argun.org/2008/05/01/25-yil-once-25-yil-sonra-v-nezire-cibo/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>25 YIL ÖNCE…25 YIL SONRA-IV (Nezirê CiBO)</title>
		<link>http://www.argun.org/2008/04/07/25-yil-once-25-yil-sonra-iv-nezire-cibo/</link>
		<comments>http://www.argun.org/2008/04/07/25-yil-once-25-yil-sonra-iv-nezire-cibo/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 07 Apr 2008 18:20:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>brahim</dc:creator>
				<category><![CDATA[4-Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nezîrê Cibo]]></category>
		<category><![CDATA[Neir Cibo]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.argun.org/2008/04/07/25-yil-once%e2%80%a6-25-yil-sonra-iv-nezire-cibo/</guid>
		<description><![CDATA[SÜRPRİZ BİR MİSAFİR
Doğrusu her ne kadar normal yaşantı sürecini sık sık kesintiye uğratıyor, sohbetin tadını kaçırıyor ve gün boyu kafa dinlemek için en ufak bir kaçamağa bile fırsat vermiyorsa da bu cep telefonu, harika bir icat vesselam… Nerede olursan ol, ne kadar uzakta olursan ol önemli değil, anında haber alıyor, bilgileniyor insan. 25 yıl önce [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>SÜRPRİZ BİR MİSAFİR<br />
</strong>Doğrusu her ne kadar normal yaşantı sürecini sık sık kesintiye uğratıyor, sohbetin tadını kaçırıyor ve gün boyu kafa dinlemek için en ufak bir kaçamağa bile fırsat vermiyorsa da bu cep telefonu, harika bir icat vesselam… <span id="more-992"></span>Nerede olursan ol, ne kadar uzakta olursan ol önemli değil, anında haber alıyor, bilgileniyor insan. 25 yıl önce kuşağımızın hayal bile edemediği harika alet…</p>
<p>Pazartesileri işim gereği tatil günümdür, herkes tatilini pazar günleri yaparken ben pazartesi tatil yaparım. Geceleri çok geç yattığım için tatil günleri bol bol uyurum. O gün de öyle yaptım. 12 gibi kalktım. Kurt gibi acıkmıştım. Genellikle yaptığım gibi ağır ama lezzetli bir kahvaltı yaptım. Saat iki gibi Erdem aradı:</p>
<p>— Baba, (Erdemle bir birimize zaman zaman böyle hitap ederiz) ne yapıyorsun?<br />
— Kahvaltı ediyordum.<br />
— Yeni mi uyandın?<br />
— Evet, biliyorsun tatil günüm.<br />
— Bu gün akşamüzeri büroya uğra, sonra eve çıkarız (Erdem’in evi ve bürosu aynı binadadır). Bir misafirimiz var.<br />
— Kim?” diye sorduysam da : “Akşam geldiğinde görürsün. Sürpriz olsun.” deyince bayağı meraklandım; ama ısrar da etmedim.</p>
<p>Akşamüzeri dört gibi büroya uğradım. Kapıyı sekreteri açtı. Kendisi yoktu. Yan odada bulunan Av. Özgür’ün yanında oturdum. O gelene kadar lafladık. Erdem gelince de onun odasına geçtim. Biraz sonra Sait Aydoğmuş geldi. Sait, bizim kuşağın iyi tanıdığı, T-KDP/ KİP harekinin beyin kadrolarındandı. Diyarbakır’da olduğu halde uzun süre görüşememiştik. Onu ayrı bir yazıda tanıyacağız. Yemek saatine kadar sohbet ettik; ama hala sürpriz misafir ortada yoktu.</p>
<p>Nihayet kapı çaldı, Erdem karşılamak için odadan çıktı. Salondan gelen seslerden gelenin bir bayan olduğu anlaşılıyordu. Evet, sürpriz misafir bir bayandı. Uzun boylu, zarif bir bayan… İlk görüşte bir tereddüt geçirdim; ama dikkatli bakınca hemen tanıdım: Dr. Işın İşçanlı’ydı (Sevinç İşçanlı’ydı)</p>
<p>Sevinç, 12 Eylül öncesi Kürt kadın hareketinin önemli bir ismiydi. DDKD’nin(Devrimci Demokratik Kültür Derneği) kurucularından ve DDKAD”nin (Devrimci Demokrat Kadınlar Derneği) genel başkanıydı. DDKAD, DDKD gibi kısaca ‘’Şıvancılar’’ diye adlandırılan (T-KDP/KİP) hareketin bir legal kuruluşu olarak, Demokratik Kürt Kadın Hareketini örgütleme ve yönlendirme misyonuyla faaliyet gösteriyordu. Genel Merkezi Diyarbakır’daydı. Sevinç”in dışındaki diğer yöneticileri, hatırladığım kadarıyla: Methiye Özhal, Rahime Kesici, Gül Dağdeviren, ve Türkan Beyik’ti. Her kesimden kadınlar arasında hummalı bir çalışma yapıyorlardı. Siverek, Kozluk gibi bazı ilçelerde şubeleri vardı. O zamanlar oldukça “solcu” bazı kesimlerce tepeden bakılan ve küçümsenen; ama şimdilerde dört elle sarıldıkları “ana dille eğitim” ve “analar çocuklarınıza ana dilini öğretin” sloganlarını, Kürt tarihinde şiarlaştıran DDKAD oldu, diyebilirim. Bu şiarlar doğrultusunda yoğun bir çalışma sürdürülüyordu: kadınlara yönelik okuma yazma kursları açılıyor, kadın sorunları tartışılıyor, seminerler düzenleniyor, bildiriler dağıtılıyordu. Bazı dernek yöneticileri, 12 Eylül sonrası bu bildiri ve çalışmaları nedeniyle açılan davalardan yargılanıp uzun süre cezaevlerinde yattılar. Dernek, günün şartlarına uygun bu isabetli şiar ve çalışmalarıyla kısa sürede kitleselleşti. Dönemin sosyalist düşüncelerinin etkisinde olsa da özünde ulusalcı duygu ve düşüncelerle hareket ediyorlardı. Sevinç, yıllar sonra DDKAD’nin kuruluş ve çalışmalarıyla ilgili şunları söyleyecekti:</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/04/ddkad011.jpg" title="ddkad011.jpg"></a><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/04/ddkad1.jpg" title="ddkad1.jpg"><img width="710" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/04/ddkad1.jpg" alt="ddkad1.jpg" height="300" style="width: 698px; height: 324px" /></a><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/04/ddkad01.jpg" title="ddkad01.jpg"></a></p>
<p>”80’li yıllar, Denizlerin idamından sonra Türkiye’de sol, genellikle öğrenci gençlik içersinde hızla yayılırken Kürdistan’da da ulusal talepler etrafında; ama kesinlikle kaynağını sol, sosyalist akımdan alan öğrenci-gençlik içinde hızlı bir sol-ulusal çizgi gelişti. Sosyalist Kürt çevreler içinde ulusalcılık giderek daha ağır basmaya başladı ve artık Kürt öğrencilerinin ya da gençliğinin taleplerine cevap verecek organizasyonlara ihtiyaç vardı. Bir ayağı Türk örgütler içinde olan Özgürlük Yolu bu talebi karşılayamıyordu. Bu şartlarda DDKD kuruldu. Gençliğin ve kadınların demokratik platformda ayrı örgütlenme talebi tespiti doğruydu. Ama bu talebi karşılayacak modeli şartlar belirlemedi. Hazır olan modeller alınıp şartlara uyarlanmaya çalışıldı.</p>
<p>Kısacası kadın örgütlenmesi de böyle başladı. İhtiyaç vardı; ama örgütlenme modelimiz bu ihtiyaca fazlaca uygun değildi. Kadınların kendi inisiyatifi ile değil, bir siyasal hareketin hazır modeli ile oluştu.( Sovyetler ve TKP den âlinmiş hazır modellerdi). Dolayısı ile gelişmeler de buna paralel olarak çok sancılı oldu. Hızlı bir gelişme ve yaygınlaşma oldu. Önderler, yani bizler, bu ihtiyacı karşılamıyordu; çünkü ihtiyaç büyük oranda ulusal-demokratik bir ihtiyaçtı, kadının özlük ihtiyaçlarını karşılamada bizlerin siyasal -ideolojik olarak bağımlı olması bu ihtiyacı gidermede tıkanmamıza neden olmuştu”<br />
…<br />
O zamanlar tıp öğrenimine de devam eden Sevinç, demokratik öğrenci hareketinin de etkin bir üyesiydi. Tıp fakültesi bünyesindeki öğrenci gençlik hareketinin ileri gelenlerdendi.</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/04/ddkad2.jpg" title="ddkad2.jpg"></a><img border="0" vspace="3" align="left" width="283" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/04/ddkad2.jpg" hspace="3" alt="ddkad2.jpg" height="309" />Aynı kulvarlarda uzun süre beraber yürüdük. 1979”da hareket içinde meydana gelen ayrılıklarda yollarımız yine kesişti. Mahmut Çıkman, Mehmet Oruç, Erdem Gencan, Paşa Uzun, Sabahattin Korkmaz, Medeni Avcı gibi kadrolarla birlikte hareketten koptuk. Ancak kısa bir süre sonra ayrılanların aynı kulvarda olmadığı anlaşıldı. Ben, Sevinç ve bir grup arkadaş Mahmut’la yola devam etmeye karar verdik. Bir süre yol haritamızı çizmek için yoğun bir çalışma içine girdik. Sık sık toplantılar düzenliyor, bir şeyler yapmak istiyorduk. Bir ara daktilo ile yazıp dağıttığımız küçük bir bülten bile hazırladık. Bu çalışmalar önceleri benim evde, daha sonra sur içinde bir ev kiralanınca oradan, organize edilmeye başlandı. Ancak hiç birimizin tanımadığı oldukça karanlık birinin, bizim bilmediğimiz, ama onun ismini bile koyduğu bir örgütün kurucuları olduğumuz şeklinde ihbar etmesiyle çalışmalar kesintiye uğradı. Sevinç yakalandı. Biz de aranmaya başlandık. Sanırım üç ay tutuklu kaldı, bırakıldı. Bırakılmıştı; ancak biz bağlantı kuramıyorduk. Artık Diyarbakır’da barınmamız da zorlaşıyordu. Polis beni iş yerinden sormaya başladı. Diyarbakır’ı terk etmek zorunda kaldım. Maceralı bir saklanma sürecinin ardından sonra yeniden Diyarbakır’a döndüm. Sevinç’i bulmam gerekiyordu; ama bulamıyordum. Görüşmemiz ancak bir yıl sonra mümkün oldu. Kesin tarihini hatırlamıyorum; fakat tahminen 1980’nin bahar aylarıydı. Fiskaya’da bulunan eski tıp fakültesinin bahçesinde buluştuk. O zamanlar bugünkü Dicle Üniversitesi kampusu yoktu. Sevinç’in öğrenciliği devam ediyordu; ama eski düşünce ve heyecanın devam etmediği her halinden belliydi. O kendinden emin, insana güven veren, güçlü kadın profilinin yerinde yeller esiyordu artık. Duruşunda o zamanlar anlam veremediğim bir bıkkınlık, bir çaresizlik görüyordum. Evlilik hazırlıkları yapıyordu. Üstelik evleneceği kişi, bizim o sıralar savunduğumuz siyasi düşüncelere taban tabana zıt düşünceler taşıyan bir siyasi harekete mensuptu. Zaten bunu işitince kelimenin tam anlamıyla şok geçirdim. Artık aynı yolun yolcuları olmadığımızı anlamıştım. Hayal kırıklığı, kızgınlık, şaşkınlık karışımı duygularla ayrıldım ondan. Bu, Sevinç’le son görüşmem oldu.</p>
<p>Ve yıl 2007… 28 yıl sonra Erdem’in bürosunda karşımda duran, uzun boylu zarif bayan Sevinç’in ta kendisiydi. Dile kolay bir yarım ömür… Onunla ilgili ilk izlenimim, yılların ona iyi davrandığı ya da onun kendisine iyi baktığı oldu. Çok iyi görünüyordu. O an: ‘Avrupa’da yaşamanın farkı olsa gerek.’ diye İçimden geçirdim; ama sonradan, çektiği sıkıntıları, acıları düşününce, “yılların ona iyi davrandığı” yerine “İyi görünüyordu demenin daha uygun olacağına karar verdim. Çünkü yılların, kuşağımıza iyi davrandığını söylemek çok zor…</p>
<p>Görüştüğüm “Avrupalı” arkadaşların hemen hepsiyle ilk karşılaşmamda yaşadığım aynı duyguyu yaşadım: “ Nasılsın? Ne var ne yok?” Gibi hal hatır sorularının ne kadar basit kaldığı duygusu… Bir zamanlar içtiğimiz suyun bile ayrı gitmediği, günün neredeyse tamamını beraber geçirdiğimiz dostlarla yıllar sonra ilk kez karşılaşıyorsun ve “E… nasılsınız? Ne var ne yok ?” gibi hemen her gün herkes için kullandığın rutin ve yavan sözler yöneltiyorsun. Ne kadar basit, ne kadar sıradan… Sanki birkaç saat önce ayrılmışsın gibi. Ama doğrusunu isterseniz insan ilk etapta bu soruların yerine daha uygun bir soru da bulamıyor. Ona da “ Nasılsın? Ne var ne yok?” gibi hal hatır soruların ardından: “Ne zaman geldiniz?” diye çok farklı (!) bir soru da sordum sanırım. Bu anlamsız sorulardan sonra yavaş yavaş daha anlamlı ve mantıklı sorular ve cevaplar ardı ardına sıralanmaya başladı.</p>
<p>Yemek vakti yaklaşınca eve çıktık. Eve girer girmez, nefis yemek kokuları bizi karşıladı. Bu güzel kokular zaten hep açık olan iştahımı daha da kabarttı. Sofraya oturmaya sabırsızlanıyordum; ancak dostumuz Av. Sabahattin Korkmaz da yemeğe davetliydi ve henüz gelmemişti. Bu nedenle bir süre beklemek zorunda kaldık. Ne var ki Sabahattin her zaman yaptığı gibi çok gecikince onsuz sofraya oturduk. Doğrusu Fazilet Hanım’ın (Erdemin eşi) yemeklerinin yabancısı değildim; ama bu seferki yemekleri kelimenin tam anlamıyla harikaydı. Sofrada o kadar çok çeşit vardı ki insan hangisinden başlayacağını şaşırıyordu. İçimden: “Bir de Erdem’in Bitlisli olduğunu söylerler!” dedim. Sofrayla ilgili gördüğüm tek eksiklik: yemek sırasında ikram edilmesi gereken şarabın yemek sonunda ikram edilmesiydi. Yemek bitiminde “Erdem, bu eksiklik senin hanene yazılmıştır.” diye söylendiğimde kendini şöyle savundu: “Yemekle birlikte içseydiniz şişer, yemek yiyemezdiniz. Bu nedenle sona bıraktım.”dedi.</p>
<p>Yemek boyunca sohbetimiz devam etti. Böylece Sevinç’in Hollanda”da öğrenimine devam ettiğini, Türkiye’de gördüğü öğrenime ek olarak psikiyatri öğrenimini tamamladığını ve şimdi de bir devlet hastanesinde çalıştığını, bir kızı olduğunu, bu arada kendi branşıyla ilgili araştırmalar yaptığını, bunlara ek olarak çeşitli gazete ve dergilere yazılar yazdığını, öğrendik. Doğrusu oldukça yoğun ve üretken bir tempo…<br />
…<br />
Sohbet arasında bir ara Sevinç sitemkâr ve üzüntülü bir ifadeyle: Çok genç yaşında kardeşinin vefat ettiğini, taziye için Diyarbakır’a geldiğini, yine kendisinin çok ciddi bir kalp rahatsızlığı geçirdiğini; ama beni taziyede göremediğini arayıp sormadığımı, söyleyerek yakındı. Taziyeden haberim olduğu doğruydu; ancak çok sonra… Taziye bittikten çok sonra Erdem anlattı sanırım, o zamanda Sevinç Avrupa’ya dönmüştü. Rahatsızlığından da haberim yoktu. Yeni öğreniyordum. Bunları anlatınca sanırım bana hak verdi gibi&#8230; Bu arada benim de 20 yaşlarında, İstanbul Teknik Üniversitesinde okuyan kardeşimin Türk gestaposu tarafından 1993 yılında işkenceyle öldürüldüğünü, ondan önce ben cezaevinde iken babamın vefat ettiğini söyleyesim geldi; sonra vazgeçtim. Sevinç’i dinlerken kadın erkek, bütün Kürtler’in yaşam macerasının, acılarının, sevinçlerinin ne kadar benzer olduğunu düşünmekten kendimi alamdım.</p>
<p>Sohbetimiz daldan dala konuyordu, bir geçmişe bir bu güne gidip geliyordu. Bir ara Sevinç”e, tutuklanması ve polis sorgusunu sordum. Hayali bir örgütten söz ediliyormuş. Sözde biz de onun kurucularıymışız. Bu nedenle aranıyormuşuz. En çok beni soruyorlarmış. “Senin için ne işkenceler yaptılar bana.” diyordu. Hatırlıyordum, uzun süre polis sorgusunda kalmıştı. Korkunç işkencelere maruz kaldığını işitiyor ve biliyorduk. Türk gestaposunun en kudurgan olduğu günlerdi. Dile kolay, o vahşi işkencelere dayanmak her babayiğidin kârı değildi. Birçok kişinin yakından uzaktan ilgili olmadığı suçu, salt korkunç işkencelerden kurtulabilmek için kendi üzerine aldığını işitiyor, şahit oluyorduk. O vahşi işkencelere karşı durabilmek için çelik bir irade gerekiyordu ve Sevinç o iradeyi göstermişti. Sezar’ın hakkı Sezar’a…<br />
…</p>
<p>Eskilerden çok kişiyi konuştuk. Özellikle darbe sonrası bukalemun gibi hemen renk değiştiren bazı tiplerin kulağını bol bol çınlattık. Gece gündüz derneklerimizden çıkmayan, hep göz önünde olmaya özel gayret sarf eden, “kraldan çok kralcı” olan bu tipler, 12 Eylül sabahı sokakta karşılaştığı devrimci arkadaşlarını (!) görmezlikten gelen ve hatta tanımayan, o güne kadar koltuğunun altında tutuğu “Bir Militana Notlar” ya da “Saygon Zindanlarında Direniş” kitaplarının yerine seccade koyan kişiliksiz dostları(!) konuştuk.</p>
<p>O günlere ilişkin bir iki anekdot verdim:</p>
<p>Birincisi, Batman’dan tanıdığım, sonradan Diyarbakır’a yerleşerek DDKD”de değil; ama siyasi hareketin içinde oldukça önemli görevler aldığını sonradan öğrendiğim A.K. adlı biriydi. Bu şahıs işittiğime göre şimdilerde İstanbul’a yerleşmiş ve oldukça zengin olmuş. Cezaevinden çıktığım yıldı. Batman’da bir kırtasiye dükkânında tesadüfen karşılaştık. Beni görünce renk attı panikledi. Bir an ne yapacağını şaşırdı. Şaşkınlığı geçince, hafiften yüzünü çevirdi hiç tanımıyormuş gibi davrandı. Tabi, biz de yuttuk (!)</p>
<p>Bir diğeri de Sevinç’e çok yakın bir bayan arkadaştı. 1987 yılıydı. Siirt’teyim. Cezaevinden yeni çıkmıştım. Geçimimi sağlamak için bir süre tencere-tava sattım. Daha sonra bir sigorta şirketinin poliçelerini pazarlamaya başladım. Siirt’te bize poliçe pazarlayacak eleman lazımdı. Dost, tanıdık aracılığıyla eleman arıyoruz. Bu nedenle Siirt’te tanıdık kim var, kim yok, diye araştırırken, şu anda hatırlayamadığım biri bize sözünü ettiğimiz bayanın Siirt’te doktorluk yaptığını söyledi. Çok sevindim. Hem eski bir arkadaşımı görecektim, hem de çevresinden yararlanarak eleman bulacaktım… Muayinehanesini buldum ve ziyaretine gittim. Sekreteri, hastası çıkana kadar bizi oturttu. Çay ikram etti. Sonra içeri aldı. Ben sevinerek, sıcak bir karşılama beklentisi içinde içeri girdim. Girmez olaydım. Buz gibi bir ifadeyle:“Buyurun ne istemiştiniz?” diye sordu. Beni tanımadı herhalde diyerek: “Ben Nezir, Diyarbakır’dan” dedim. Cevabı ifadesinden daha soğuktu. Adeta beni bir buz kitlesine dönüştürdü;</p>
<p>“Tanıyamadım.”</p>
<p>Kızarıp bozarmasından, hatta morarmasından, tanıdığından adım gibi emindim ama yine de: “Sevinç’in arkadaşıyım, eşimin adı Semra, bize çok gelir giderdiniz.” gibisinden bir şeyler söyledim; ama ne Sevinç’i tanıdı ne de eşimi… Ne hafıza ama(!)</p>
<p>Doktor hanımın marifetlerini bitirince Sevinç, gülümseyerek “ Tanımaması mümkün değil tabi o sıralar büyük sorunları vardı. Bunalımlı yıllarıydı. Birçok arkadaşına aynı tavrı gösterdi. Biliyorum.”<br />
…<br />
Sohbetimiz devam ederken Sevinç arada bir kalkıp oturduğu koltuğun arka cephesinde bulunan pencereyi açıyordu. Mevsim kış, hava oldukça soğuk… Ben, içtiği sigara dumanından rahatsız olmamamız için açtığını sanıyordum. Çünkü onun dışında içimizde sigara içen yoktu. Bir ara: “İçeri sıcak değil mi?” diye sorunca, pencere açmasının asıl nedeni anlaşıldı. Meğer havaların sıfırın altında olduğu durumlarda dahi evinde pencerelerini açık tutma alışkanlığı varmış. Herkesin ‘donuyoruz’ dediği soğuk havalarda o içerde herhangi bir ısıtıcı olmadan ve pencereleri açık bir şekilde normal yaşamını sürdürürmüş. Oldukça ilginç olan bu huyu daha önce var mıydı, bilmiyorum. Ben yeni öğrendim.</p>
<p>Yemeklerimizi bitirmiş, artık masada o ağır ve lezzetli yemeklerin verdiği rehavetle oturuyorduk. Bu sırada Sabahattin geldi. Onun gelmesiyle sohbetin seyri siyasi bir içeriğe büründü. Sohbet, Sabahattin, Sevinç ve Sait arasında devam ederken ben ve Erdem daha çok dinleyici konumundaydık. Konu o sıralar PKK gerillalarıyla Türk silahlı güçleri arasında kızışan çarpışmalar, Türk ordusuna sınır ötesi operasyon yapma yetkisi veren tezkere ve bunlara bağlı gelişmelerdi. Sait ve Sabahattin PKK siyasetini eleştirirken, Sevinç savunma pozisyonundaydı. Bu arada içkilerimizi de yudumluyorduk. Sait ve Erdem rakı, ben ve Sevinç şarap içiyorduk.(şişmemek için yemekten sonra tabi) Sabahattin ise içki özürlü biri olarak şarap içmeye çalışıyordu. Politik sohbet geç saatlere kadar sürdü. Doğrusu zevk aldım diyemem; ama tercihlere saygı gereği can kulağıyla(!) dinledik. Sevinç’le siyaset dışı daha konuşulacak o kadar şey var iken siyaset fırsat vermedi, araya(aramıza) girdi. Artık kalkma vakti gelmişti. Çok uzak ellerden ve zamanlardan gelen bir dosta daha doyamadan zaman yine su gibi akmıştı… Anlatılacak onca konu, anılacak onca kişi ve giderilecek onca özlemi buruk bir “başka sefere” dilek ve umuduyla erteleyerek, kalktık.<br />
…<br />
Sevinç Avrupa’ya döndükten sonra diyalogumuz devam etti. Bir türlü ısınamadığım “chat“le değil; ama elektronik mektuplarla haberleşiyoruz. Doğrusu Diyarbakır’dayken konuşma fırsatı bulamadığımız bazı şeyleri böylece konuşabildik. Hani yazının başında “şu cep telefonu harika bir alet vesselam ” demiştim ya Sevinç ise:”Çok doğru; ama internet ve bilgisayar’ın hakkını da yememek gerekir, o daha bir harika.” Diyordu. 25 Yıl önce hayal bile edemediğimiz bu iletişim araçlarını kullanmak çok güzel ve büyük rahatlık kuşkusuz, ama dostlarla yüz yüze sohbetin tadı bir başkadır…</p>
<p>Nezirê CiBO</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.argun.org/2008/04/07/25-yil-once-25-yil-sonra-iv-nezire-cibo/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>25 YIL ÖNCE…25 YIL SONRA–III(Nezîrê Cîbo)</title>
		<link>http://www.argun.org/2008/03/04/25-yil-once%e2%80%a625-yil-sonra%e2%80%93iiinezire-cibo/</link>
		<comments>http://www.argun.org/2008/03/04/25-yil-once%e2%80%a625-yil-sonra%e2%80%93iiinezire-cibo/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 04 Mar 2008 19:58:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>argun</dc:creator>
				<category><![CDATA[4-Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nezîrê Cibo]]></category>
		<category><![CDATA[Nezir Cibo]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.argun.org/2008/03/04/25-yil-once%e2%80%a625-yil-sonra%e2%80%93iiinezire-cibo/</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;SÜRGÜNÜ ÖLÜMLE ÖDEŞTİM&#8221; DEDİ, KOCA ADAM
25 yıl sonra yurda dönüş yapan dostlardan ilk görüştüğüm kişilerden biri. Kelimenin tam anlamıyla koca bir adam, sadece gövdesi değil, yüreği, gülümsemesi, beyni… Özcesi güzel olan bütün “kocamanları” üzerinde taşıyan bir adam… O gür, davudi sesiyle gençlik yıllarımızın miting, gece ve salon etkinliklerinin organizatörü, değişmez sunucusu, Türkçeyi artık soyu tükenmiş [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/03/nedim-0021.jpg" title="nedim-0021.jpg"></a><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/03/nedim-0031.jpg" title="nedim-0031.jpg"></a><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/03/dagdeviren_nedim.jpg" title="dagdeviren_nedim.jpg"><img border="0" vspace="3" align="left" width="111" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/03/dagdeviren_nedim.thumbnail.jpg" hspace="3" alt="dagdeviren_nedim.jpg" height="128" style="width: 109px; height: 119px" /></a>&#8220;SÜRGÜNÜ ÖLÜMLE ÖDEŞTİM&#8221; DEDİ, KOCA ADAM<br />
25 yıl sonra yurda dönüş yapan dostlardan ilk görüştüğüm kişilerden biri. Kelimenin tam anlamıyla koca bir adam, sadece gövdesi değil, yüreği, gülümsemesi, beyni… Özcesi güzel olan bütün “kocamanları” üzerinde taşıyan bir adam… O gür, davudi sesiyle gençlik yıllarımızın miting, gece ve salon etkinliklerinin organizatörü, değişmez sunucusu, Türkçeyi artık soyu tükenmiş bir İstanbul beyefendisi kadar düzgün konuşan şair, öğretmen ve yüreği sevgi ile dolu bir adam…<span id="more-748"></span> Evet, “dağ gibi bir adam” benzetmesine çok uyan, Nedim Dağdeviren’i hemen tanıdınız değil mi?</p>
<p>Onunla ilk kez nasıl ve nerede karşılaşıp tanıştığımı hatırlamıyorum; ama sanırım 1977 yılıydı Diyarbekir Dilan Sineması’nda düzenlediğimiz bir gecede sunuculuk yaparken izlediğimde o heybetli cüssesi ve gür sesiyle dikkatimi çekmiş ve daha sonraki yıllarda bu görüntüsü hafızamdan hiç silinmemişti. Sadece benim değil sanırım birçok kişinin hafızasında bu görüntüsü canlılığını hep koruyordur. Çünkü o tür etkinliklerimizin değişmez iki aktöründen biriydi; Diğeri ise Ahmet Beyik’ti.</p>
<p>Nedim’le samimiyetimiz sanırım 1978 yılında, Şehitlik semtinde komşuluk yaptığımız günlerde gelişti. Evlerimiz birbirine çok yakındı. İkimiz de kiracıydık. Ben yeni evliydim. Eşi sevgili Gül ile eşim çok sık görüşür birbirine gider gelirlerdi. Hafızam beni yanıltmıyorsa ilk çocukları Bawer aynı yıl o evde doğdu. Gürbüz ve sapsarı bir bebekti. Gül, çalıştığı için zaman zaman Bawer’i bize bırakırdı. Onların başka eve taşınması ve daha sonra da fırtınalı hayatlarımız ilişkilerimizin kesilmesine neden oldu; ama 25 yıl boyunca görüşmememize ve birbirimizden haber almamamıza rağmen gönüllerde dostluğumuz hep devam etti.</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/03/nedim01.jpg" title="nedim01.jpg"><img border="0" vspace="5" align="left" width="194" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/03/nedim01.jpg" hspace="5" alt="nedim01.jpg" height="294" /></a>Nedim 12 Eylül sonrası yakalandı ve 5no’luda bir süre yattı. Cezaevinden çıkınca öğretmenlik görevine son verildi. Üstelik hakkında yeni davalar da açılmıştı. Böylece artık Diyarbakır’da barınamayacağını anladı ve yurt dışına çıkmaya karara verdi. Yurt dışına nasıl çıktığını sonradan kendisinden öğrendim: Bir grup arkadaşla Suriye’ye geçmişler. Geçmeden önce o çok sevdiği Diyarbakır’ın “25 yıl boyunca belleğime kazınacak bir görüntüsü” diyeceği bir fotoğrafını almış. Diyarbakır’dan ayrıldığı o günü Şeyhmus Dikene şöyle anlatır:</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/03/nedim-0041.jpg" title="nedim-0041.jpg"></a><strong>*/</strong>“…Gideceğim zaman bir Diyarbakır fotoğrafı aldım. Bir kamera objektifine değil, gözlerime ve belleğime kaydettim… Caddeler, sabahın köründe belediyenin araçları tarafından sulanmıştı. Kahve de güne hazırdı. Yeni Mardinyolu henüz tam olarak trafiğe açılmamıştı. O yola vurduk. Şehitlikten, Mardinyolu’ndan, Alipar’dan görüntülerimi alıp Kırklar Dağı’na şöyle bir yukardan bakıp şehirden çıktık&#8230;”</p>
<p>Suriye’de iki yıl kalır. Eşi Gül ve oğlu Baver de yanındadır. Gül DDKAD ( Devrimci Demokrat Kadınlar Derneği) genel sekreteriydi. Onun hakkında da arama kararı vardır. Bu nedenle Nedim Suriye’ye geçtikten bir süre sonra o da Nedim’i izler. Şartlar çok zordur. Beraber olduğu arkadaşları arasında fikir ayrılıkları baş gösterir. Birkaç gruba ayrılırlar. Birçok arkadaşıyla yolları ayrılır. Bedeni kötü beslenme ve zor şartlara yenik düşer ve hastalanır. Yatağa düşer. Bu şartlarda bir süre daha orda kalırlar. Daha sonra bir yolunu bulup Şam Havaalanı’ndan kalkan bir uşağa binerek ailesiyle Avrupa’ya geçer.</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/03/nedim02.jpg" title="nedim02.jpg"></a>Onunla ilgili ilk haberi 2005’te Erdem Gencan’dan aldım. “Diyarbekir’i çok özlediğini ve dönebilmek için yasal işlemleri bir an evvel başlatması için Erdem’e adeta “yalvardığını” öğrendim. Hatta zaman zaman Erdem’le halden anlamayan roller takınarak: “Yahu bu Avrupa’dakilerde ne kadar nazikleşmişler.”diye koca Nedim’in onca yılın vatan hasretini küçümsüyorduk. Erdem Nedim için kaleme aldığı yazıda bu durumu şöyle itiraf ediyordu:</p>
<p>“Bir gün, yirmi beş yılı aşkın bir süreden sonra, “kardeş merhaba”, diye başlayan sesini duydum. Konuştuk, mesajlaştık. Yüreğinde bir sevda olan Diyarbakır&#8217;a gelmek istiyordun. Yalvarırcasına tınılar vardı sesinde. Ne olur hallet şu işi diyordun. Yasal engelleri kaldırdık. Her şeye karşın Türkiye&#8217;ye girişte sorun yaşanabileceği kaygıların vardı. Sevgili dostumuz Nezir&#8217; e senin kaygılarından bahsederken, “şu Avrupa&#8217;da kalanlar çok nazikleşmiş”, diye arkandan da konuştum işin doğrusu.”</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/03/nedim02.jpg" title="nedim02.jpg"><img border="0" vspace="5" align="left" width="224" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/03/nedim02.jpg" hspace="5" alt="nedim02.jpg" height="318" /></a>Evet, 25 yıl sonra koca Nedim, “kardeş merhaba” ,diyerek çıkageldi. Hiç beklemedik bir anda, hiç hatırda olmadık bir anda, o gür ve pürüzsüz sesiyle: “Nezir Kardeş merhaba, ben Nedim!” diyordu telefonda. Bunca yıldan sonra: “Hangi Nedim?” diye sorulmaz mı? Hayır, ben sormadım. Hemen tanıdım bu sesi. Yıllar önce Dilan Sineması’nda, Dağkapı Meydanı’nda yüz binlere hitap ederken dalga dalga yayılan aynı sesti bu. Yılların hasretinden olsa gerek, ses tonunda okunan heyecanlı titreşimlerin dışında hiçbir şeyi değişmemişti. Karşılıklı hal hatır sorulduktan sonra: “Nezir, Diyarbakır’dayım. Yarın Erdem’in misafiriyiz. Hem birer kadeh rakı içeriz hem bol bol hasret gideririz, dilerim bir programın yoktur. Kardeş sakın gelmezlik etme!” dedi: “Olur, mu öyle şey, elbette geleceğim.” dedim. Nedense şunu söyleyemedim: “Yahu o nasıl söz, Nedim kardeşim 25 yıl öncesinden gelecek ve ben bütün programlarımı iptal etmeyeceğim? Bunu nasıl düşünürsün, nasıl söylersin be koca Nedim!…”</p>
<p>Ertesi gün Erdem’le telefonlaşıp Dicle Vadisi’ne hâkim tepelerde kurulan Dicle Üniversitesi’nin kampus sınırları içindeki havuz başında bir masa ayırdık. Akşamüzeri Erdem’in bürosuna gittim. Henüz Nedim yoktu. Sorduğumda Erdem: “Biz buradan gideceğiz o ve Özcan ayrı gelecekler.” dedi.( Özcan Nedim’in küçük kardeşiydi.)</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/03/nedim03.jpg" title="nedim03.jpg"></a>Erdem ve ben havuz başına vardığımızda onlar henüz gelmemişlerdi. Havuz berrak, mavi sularıyla gerçekten harika görünüyordu. Havuzun etrafına dizilmiş masaların önemli bir bölümü erkekli kadınlı gruplar tarafından tutulmuştu. Etrafı şen kahkahalar kaplamıştı. Bize ayrılan masaya oturduk. Siparişlerimizi vermedik; çünkü Nedimler henüz gelmemişti. Sanırım yarım saat kadar bekledik. Nihayet geldiler. Onda gözüme ilişen ilk değişiklik, ağaran saçlarıydı. 25 yıl önce gördüğüm siyah saçlardan eser yoktu. Ak pak olmuştu. Uzun uzun kucaklaştık. Oturur oturmaz: “Yahu kardeş, sen Avrupa’da boy mu attın?” diye takıldım. Oysa boy atmadığını biliyordum, o zaten uzun boyluydu. Sadece eskiye göre kilo almıştı. Uzun boyuna yakışan kilolar onu daha heybetli ve yapılı gösteriyordu. Dikkatimi çeken bir diğer şey çok sigara içmesi oldu. Sigarayı elinden hiç düşürmedi. Onun dışında o kocaman gülüşüyle, sıcak ve içten dostluğuyla, etrafına hep pozitif enerji yaymasıyla Nedim’in ta kendisiydi. Uzun yıllar sigara kullanan ben deniz sigarayı bıraktıktan sonra çok iyi bir Yeşilaycı olmam münasebetiyle kendisine biraz telkinlerde bulundum.</p>
<p>Garsonu çağırıp içki siparişimizi verdik. Rakı istedik. Aslında, rakı pek tercih ettiğim bir içki değildir. Tercihim hep şaraptan yanadır. Oldum olası bu “light” yanıma “rakıcı” dostlar hep dudak büktü. Ama Nedim’le rakı bile içerim dedim. Kadehleri tokuşturup dubleleri yuvarlamaya başlayınca sohbet koyulaştı. Sohbet iki ayrı kıtadaki hayatla ilgili olarak başladı. Bir ara Nedim’e, Diyarbakır’da öncellikle dikkatini çeken ne oldu? Gördüğün ilk değişiklik neydi?”diye sordum. Üç kısa cümleyle özetledi: “Çok büyümüş, çok kirlenmiş ve değişmiş.” dedi.</p>
<p>Daha sonra sohbetimiz karşılıklı iş, güç, çocuklar ve tanıdıklarla ilgili soru ve cevaplar şeklinde devam etti. Yıllardır görmediğimiz haber almadığımız dostları birbirimize sorduk.<br />
<a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/03/nedim4.jpg" title="nedim4.jpg"></a><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/03/nedim03.jpg" title="nedim03.jpg"><img border="0" vspace="3" align="left" width="298" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/03/nedim03.jpg" hspace="3" alt="nedim03.jpg" height="189" /></a>Türkçe konuşuyorduk. İlginçtir, daha önce Kürtçe bilmeyen Nedim, sürgün ellerinde çok iyi öğrenmiş olmasına rağmen, Kürdistan’da yaşayan Erdem Kürtçeyi bir türlü öğrenememişti. Aslında bu Avrupa’da farklı dil ve kültürlerin gelişmesi için yaratılan imkânlar ile Türkiye’deki baskıcı uygulamaların farklı iki görüntüsüydü. Bu görüntünün gölgesi altında güzel sohbetimiz devam ediyor; biz soruyoruz o da o güzel Türkçesiyle anlatıyordu.</p>
<p>Daha önce az da olsa haberdar olduğum ve büyük fedakârlıklar sonucunda kurduğu Kürt Kütüphanesiyle ilgili çalışmalarını sorduk. Anlattı. Anlattıkça hüzün ve neşeyi birlikte yaşıyordu. Bu gün kütüphanede 10 bin civarında kitap, binlerce dergi, kaset ve CD olduğunu anlatırken, ne kadar değerli bir iş yaptığının bilincindeydi. Anlattıkça gözleri parlıyordu. Ne var ki, bu çalışma sırasında karşılaştığı çeşitli sorun ve rahatsızlıklara değinirken de yüzüne bir hüzün perdesi iniyordu. Her ne kadar: “umursamıyorum” dediği rahatsızlıkların nereden veya kimlerden kaynaklandığını belirtmiyorsa da yüzüne yayılan sitemkâr hüznü görebiliyorduk. Doğrusu bunları dinlerken biz de hüzünleniyorduk. Mazlum bir halkın fertleri olarak, sürgün topraklarda, dünyanın öbür ucunda, vatanlarından uzak bir coğrafyada, birbirine sahip çıkmaları, birbirlerine destek olmaları gerekirken birbirleriyle uğraşmaları ne acı… Zaman zaman sinirleniyor, zaman zaman hüzünleniyorduk. Kuşkusuz gece boyunca hep hüzün yoktu, ağız dolusu kahkahalar da vardı. Onca yılın birikimini birkaç saatlik zamana sığdırabildiğimiz kadar sığdırdık. Acı, tatlı, hüzünlü onlarca anı, olay, kişiyi sohbetlerimize konuk oldu. Geç saatlerde dostumuz Av. Sabahattin Korkmaz katıldı bize. Onun katılışıyla sohbet farklı bir mecraya, daha çok siyasi alana kaydı. Son dönemlerdeki Türkiye ve dünyadaki politik gelişmeler, daha sonra kısaca TEVKURD olarak isimlendirilen; Kürt Demokratik Çalışma Grubu’nun faaliyetleri ve daha birçok konu konuşuldu. Geç saatlere kadar oturduk. Doğrusu benim açımdan muhteşem bir geceydi diyebilirim. Yıllar sonra çok sevdiğim Nedim’le oturmuş, bol bol hasret gidermiş, bazen hüzünlenmiş, bazen de doyasıya gülmüştük…</p>
<p>Artık gecenin sonuna gelmiştik. Kalkmadan Nedim’e :‘Yarın misafirimsin dedim.’Nedim de: ‘Kardeş, Bismil’e gitmem gerekiyor, annemi çok özledim, dönüşte olabilir.’ dedi. Kalktık. Nedim Avrupa’ya dönmeden bir kez daha bir arya gelmek üzere sözleştikten sonra ayrıldık.</p>
<p>Sanırım Bismil’de 4-5 gün kaldı. Bu arada birkaç kez telefonlaştık. Dönüşte, aynı yerde bir araya geldik. Havuz kenarında bize ayrılan masada yine Ben, Nedim, sevgili Özcan ve Erdem geç saatlere kadar oturduk. Yılların birikimini az da olsa erittik. Neler konuşulmadı ki: Geçmiş ağırlıklı olsa da bu gün, gelecek, Avrupa, Türkiye… Kalkmadan Nedim’den öteden beri üzerinde çalıştığım bir araştırma için bir iki kaynak istedim. Kütüphanede büyük olasılıkla olacağını ve hemen göndereceğini söyledi. Yine rakı içildi; ama bu sefer benim tercihim kırmızı şaraptan yana oldu.</p>
<p>Geç saatlere kadar oturduk. Kalkarken: “ Artık görüşemeyeceğiz, yarın İstanbul’a oradan Avrupa’ya döneceğim. Her şey için teşekkürler. Çok ama çok iyi geldi bana, kendimi hafiflemiş hissediyorum; ama yine de bunu saymıyorum.”dedi.<br />
&#8230;<br />
Avrupa’ya döndükten sonra sık sık internet aracılığıyla haberleştik. İstediğim kaynakları hemen ulaştırdı. Bir ara haber almamaya başladım. Bunun üzerine: “Kardeş, epeydir senden haber alamıyorum, dilerim yaramaz bir şey yoktur.” Şeklinde bir mail gönderdim. Mailimin cevabı hemen geldi. Şöyle diyordu:</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/03/nedim5.jpg" title="nedim5.jpg"></a><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/03/nedim41.jpg" title="nedim41.jpg"><img border="0" vspace="3" align="left" width="298" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/03/nedim41.jpg" hspace="3" alt="nedim41.jpg" height="197" /></a>Sevgili Nezir,<br />
Su anda sağlığım yerinde değil; ama hiç değilse tedavi altındayım. Genel durumum iyi.<br />
Özcan kardeşimden bilgi alabilirsin. Erdem&#8217;in de haberdar olduğunu sanıyorum. Yoksa da sen iletirsin ona.<br />
Baharda Diyarbekir&#8217;de görüşmek üzere.<br />
Selamlar<br />
Nedim</p>
<p>Son görüşmemizin üzerinden sanırım iki ay kadar bir zaman geçmişti. Dipdiri oldukça sağlıklı yolladığımız Nedim’den aldığım bu haber beni birazcık tedirgin etti; ama “genel durumum iyi baharda Diyarbakır’da görüşmek üzere” deyişini bir daha okuyunca rahatladım ve hemen bir geçmiş olsun iletisi gönderdim.</p>
<p>“Bu yazışmanın üzerinden bir hafta geçmişti. Akşamüzeriydi. Gün boyu süren yoğun iş temposundan daha çok, Diyarbakır&#8217;ın sinir bozucu kalabalığı ve çok yönlü kirliliğinin verdiği yorgunluk ve stresten kurtulmak için ne yapmalıyım diye düşünüyordum. Gelen bir telefonla düşüncelerimden sıyrıldım. Telefon eden arkadaş: “ İşin bittiyse şehir dışına çıkıp bir hava alalım.” diyordu. Doğrusu bu teklif beni fazlasıyla memnun etti. Arabasına atladık ve çoğu zaman üstümüze üstümüze gelen bu köy-kentten çıktık. Silvan yolunun sol tarafında Dicle vadisine hâkim yüksekçe bir tepeye attık kendimizi. Bahtı gibi kapkara ve yorgun surların saklamaya çalıştığı o çirkin beton yığınları doğrusu buradan bir başka görünüyordu.</p>
<p>Güneş batmak üzereydi. Surlara teğet geçen ufuk, kızıla boyanmıştı. Yavaş yavaş karanlığa gömülen kara surların hemen üstünde beliren o kızıl tablo, her zaman yaptığı gibi, bende nedensiz bir hüzün yarattı. O anı sonsuzlaştırmak isteğiyle acemi hareketlerle telefonun kamerası aracılığıyla bir iki çekim yaptım.</p>
<p>Yine telefonun titreşimiyle o hüzünlü tablodan bir an için ayrıldım. Telefon eden kadim dostum Erdem&#8217;di. O çok tanıdık ses tonundaki üzüntülü ifadeyi hemen fark ettim. Kısa bir merhabadan sonra, neredesin? diye sordu. Biraz önceki hüzün perdesinden sıyrılmış bir edayla, bulunduğum yeri söyledim.<br />
Ses tonundaki üzüntülü ifade daha da belirginleşti.<br />
“Nezir sana çok kötü bir haberim var.” dedi. Ne oldu? deme fırsatı vermeden devam etti;<br />
“Nedim’i kaybettik!&#8230;”<br />
Doğrusu, bu haberi veren eğer çok yakından tanıdığım Erdem&#8217;in dışında biri olsaydı, ona inanmaz ve çok kötü bir şaka yapıyor diye tersleyebilirdim. Çünkü Nedim&#8217;den, daha birkaç gün önce genel durumunun iyi olduğunu belirten bir ileti almıştım. Bu nedenle pek önemsememiş ve espriyle karışık bir geçmiş olsun diyivermiştim. Hastalık sana yakışmıyor be kardeşim, gel de karşılıklı birkaç kadeh rakı içelim bir şeyin kalmaz, gibisinden bir şeyler yazmıştım.</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/03/nedim5.jpg" title="nedim5.jpg"><img border="0" vspace="3" align="left" width="297" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/03/nedim5.jpg" hspace="3" alt="nedim5.jpg" height="200" /></a>Ama telefonun öbür ucundaki Erdem’di. Çok iyi biliyordum ki, dostum bu tür şakalar yapmazdı. Bu nedenle ne acıdır ki ‘ şaka yapma!&#8217; diyemedim bile. Sadece biraz önce gözlerimi alamadığım kıpkızıl gün batımına döndüm; ama artık o alev renginin yerini zifiri bir karanlık almıştı.</p>
<p>Evet, bir güneş daha batmıştı. Nedim’i kaybetmiştik.</p>
<p>Olmadı be Nedim kardeşim, olmadı be… Yakışmadı sana ,hiç ama hiç yakışmadı. Sözünü tutmadın…”<br />
Bu son satırları, ölüm haberini aldığım günün akşamı yazmıştım. Üzüntümü birileriyle paylaşmak istiyordum. “Bir güneş daha battı, Nedimi Kaybettik” başlığıyla Kurdinfo’da yayınlandı. “Baharda buluşmak üzere…” diye biten mailinden hemen sonra aldığım haber gerçekten şok ediciydi. O şokun tesiriyle, yazıda ona sitem ediyordum; ama biraz zaman geçince haksızlık ettiğimi düşündüm ve onunla ilgili tuttuğum notların arasına şu satırları ekledim:</p>
<p>Nedim Kardeşim,<br />
Hani bundan önceki yazımda “sözünü tutmadın” demiştim ya, lütfen beni hoş gör. Seni tanıyanlar bilirler. Sen sözünün erisin. Verdiğin sözün arkasında duran bir dava adamısın. Bunu bende iyi bilirim. Sadece senin bu ani göçün beni şaşırttı. Densizliğimi bağışla.</p>
<p>Aslında bu yazıda sana, Diyarbakır havaalanına inişinle beraber sevenlerinin yaptığı karşılama ve uğurlama hazırlıklarını anlatmak istiyorum.</p>
<p>Bu geçen yazki gelişini saymasak-ki sen de bunu saymıyorum demiştin- 25 yıl sonra ilk kez o çok sevdiğin Diyarbekir’e geliyordun. Geleceğin gün belli olunca, sana layık bir karşılama yapabilmek için hemen hazırlıklara başlandı. Önce bir karşılama komitesi oluşturuldu. Bu komitede ben de vardım. Komite kendi arasında görev bölümü yaptı. Bana yurda gelişini basına Kürtçe ve Türkçe olarak bildirme görevi verildi. Bunun üzerine Kürtçe ve Türkçe olarak yazdığım bir duyuruyu birçok haber ajansı, internet sitesi ve gazeteye yolladım</p>
<p>09.03.2007 günü uçağın hava alanına iniş saatinden çok önce birçok sevenin havaalanında toplandı. Yaklaşık 500 kişi vardı. Evet, senin elde megafon coşturduğun on binleri, yüz binleri bulan mitinglerin veya toprağa düşen yurtseverler için düzenlediğin cenaze törenlerinin yanında çok sönük bir topluluk; ama ülkenin son halini sen de gördün. Buna da şükür diyoruz artık. Senin bu tür etkinliklerdeki titizliğin bilindiği için her şey eksiksiz olsun isteniyordu; ama pek beceremedik. Sana layık, bir hazırlık yapamadık. Kendi payıma senden özür diliyorum.</p>
<p>Nihayet uçağın indi. Bekleyen kalabalık aniden hareketlendi. Kalabalığın önünde üzerinde “Brayê Nedim tu bı xêr hati welêt” yazılı bir pankart açıldı. Gül, küçük oğlun tatlı Robin ve Kak Eyüp Alacabey seninle gelmişlerdi. Onlar görününce topluluktaki birçok dostun, 25 yıl önce 20 – 25 yaşlarında olan ve şimdiye kadar hiç göremediğin birçok kişi gözyaşını tutamadı. Ama ben dâhil çoğu, gözyaşlarını saklıyordu. Sen de bilirsin ya bizde “erkekler ağlamaz&#8230;”</p>
<p>Uçaktan alındın ve Bismil’e doğru yola koyulduk. O anda seni, “…ey sokaklarına yazılar yazdığımız şehir/ ama kirleten biz olmadık tarihini” diye söz ettiğin, “Amedim Amed” diye kitaplaştırdığın, Diyarbakır’da biraz gezdirme düşüncesi geçti içimden. Kitleleri coşturduğun Dağkapı meydanına, defalarca geçtiğin caddelere, kuruluş ve çalışmalarına büyük katkılar sağladığın DYÖKD, DDKD, TÖB-DER vb derneklerin bulunduğu ve pek değişmeyen sokaklara gidip, son bir kez oraları gezmeyi ne çok isterdin, değil mi… Ama her nedense bunu dillendiremedim, karşılama komitesine öneremedim bile. Hala hayıflanıyorum, neden seni son kez o “yüreğinde bir sevda olan” şehirde, Diyarbekir’de, gezdirmedik, gezdiremedik diye…</p>
<p>Konvoy oldukça uzundu. Tahminen 300-400 araba vardı. Diyarbakır’dan çıkıp Bismil yoluna girdik. O çok iyi bildiğin Bismil Ovası yine yeşil bir örtüye bürünmüştü. Pırıl pırıl bir güneş vardı. Diyarbakır’ın son yetmiş yılının en soğuk günleri geride kaldı, bahar geldi, diye içimden geçirirken bana gönderdiğin son iletide: “Baharda Diyarbakır’da görüşmek üzere…” deyişini hatırladım. Evet, bahar geldi ve her ne kadar böyle bir buluşmayı beklemiyorduksa de sen sözünü tutmuştun. Öyle ya da böyle baharda buluşmuştuk</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/03/nedim5.jpg" title="nedim5.jpg"></a>Konvoy Bismil düzlüğünde ağır ağır ilerliyordu. Bu yolculuğun bitmesini istemiyordu sanki. Nihayet Bismil’e girdik. Nedim kardeş, bundan sonrasını anlatamayacağım. Çünkü gerçekten seninle geçen o son anları, Sevgili Gül’le 25 yıl sonra ilk kez karşılaşmamızı, onun o anlatılmaz üzüntülü halini ve seni ebedi ikametgâhına uğurladığımız o son sahneleri detaylandırıp yeniden hatırlamak ve hatırlatmak istemiyorum. İyisi mi, sen o koca gülüşün ve güzel şiirlerinle gözümüzün önünde ol ve öylece kal…</p>
<p>EY<br />
Her gece başucumda<br />
Düşlerine yorulduğum<br />
Ey sokaklarına yazılar yazdığımız şehir<br />
Ama kirleten<br />
Biz olmadık tarihini<br />
Bir de</p>
<p>Şimdi urganlar<br />
Boynuna örülüyor gençliğimizin<br />
Bir de fermanımıza<br />
Yazıverseler<br />
Piranlı Sait&#8217;in son sözlerini””<br />
…<br />
Bundan tam bir yıl önce, Nedim’i Bismil’de ebedi ikametgâhına gönderdiğimiz günün akşamı yazılan yukarıdaki notlar, Nedimin bu şiiriyle noktalanmıştı. Aradan bir yıl geçti. Göz açıp kapayana kadar&#8230; Ve biz onun aramızdan ayrılışının birinci yıl dönümünde yine Bismil ovasını kat ederek ziyaretine gittik. Ova yine yeşile bürünmüştü. O her zamanki fakir görünümlü, sıra sıra evlerin dizildiği, tozlu Bismil sokaklarından geçerek, Nedim’in ikametgâhına ulaştık. Biraz gecikmiştik; ama gecikmelide olsa orda olması gereken o kadar çok kişi vardı ki hiçbirini göremedik. Ne diyelim, iyisimi bırakalım Nedim söylesin;<br />
<strong>Canın sağolsun gurbet/İşte çağrısız geldik /Dokunaklı bir yırla/Bizi de anan bulunur</strong></p>
<p><strong>*/</strong>Şehymus Diken, Amidalılar Sürgündeki Diyarkekirliler. İletişim Yay.</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/03/nedim-0021.jpg" title="nedim-0021.jpg"></a></p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/03/nedim-0031.jpg" title="nedim-0031.jpg"></a></p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/03/nedim-0041.jpg" title="nedim-0041.jpg"></a></p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/03/nedim-0061.jpg" title="nedim-0061.jpg"></a></p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/03/nedim-0051.jpg" title="nedim-0051.jpg"></a></p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/03/nedim-0031.jpg" title="nedim-0031.jpg"></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.argun.org/2008/03/04/25-yil-once%e2%80%a625-yil-sonra%e2%80%93iiinezire-cibo/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>25 YIL ÖNCE…25 YIL SONRA-II (Nezîrê Cibo)</title>
		<link>http://www.argun.org/2008/02/25/25-yil-once%e2%80%a625-yil-sonra-ii-nezire-cibo/</link>
		<comments>http://www.argun.org/2008/02/25/25-yil-once%e2%80%a625-yil-sonra-ii-nezire-cibo/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 25 Feb 2008 16:56:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>argun</dc:creator>
				<category><![CDATA[4-Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[Nezîrê Cibo]]></category>
		<category><![CDATA[Nezir Cibo]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.argun.org/2008/02/25/25-yil-once%e2%80%a625-yil-sonra-ii-nezire-cibo/</guid>
		<description><![CDATA[PAŞA UZUN’LA BİRAZ NOSTALJİ
2007 Nisan sonlarıydı. Yoğun ve yorucu geçen bir günün ardından evde uzanmış televizyon izliyordum. Çalan telefonuma “efendim” diye cevap verdiğimde karşıdaki: ”Efendim diyen dillerini yesinler!”diye samimi bir ifadeyle takıldı. Ben daha siz kimsiniz demeden telefonun öbür ucundaki:” Nezir merhaba, ben Paşa!” dedi. Paşa ismini duyduktan sonra sevinç çığlığı atmamam mümkün değildi elbet…
Günümüz Kürt [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/02/pasa001.jpg" title="pasa001.jpg"><img border="0" vspace="3" align="left" width="100" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/02/pasa001.thumbnail.jpg" hspace="3" alt="pasa001.jpg" height="128" /></a>PAŞA UZUN’LA BİRAZ NOSTALJİ</p>
<p>2007 Nisan sonlarıydı. Yoğun ve yorucu geçen bir günün ardından evde uzanmış televizyon izliyordum. Çalan telefonuma “efendim” diye cevap verdiğimde karşıdaki: ”Efendim diyen dillerini yesinler!”diye samimi bir ifadeyle takıldı.<span id="more-659"></span> Ben daha siz kimsiniz demeden telefonun öbür ucundaki:” Nezir merhaba, ben Paşa!” dedi. Paşa ismini duyduktan sonra sevinç çığlığı atmamam mümkün değildi elbet…</p>
<p>Günümüz Kürt gençliğinin pek tanımadığı Paşa Uzun, 78 kuşağı tarafından çok iyi bilinen ve tanınan bir isimdir. O, DDKD’nin (Devrimci Demokratik Kültür Dernekleri) kurucularından ve ilk genel başkanıydı. Derneğin olağan kongresine kadar yönetimde onunla beraber çalıştık. DDKD’nin kurulduğu yıl (1977) bir süre aynı evi paylaştık. Evimiz, Diyarbakır Suriçi’nde-bugünkü büyük postanenin hemen arkasında- yıkılan güzelim bir eski Diyarbakır evinin kalıntıları üzerine dikilen, çirkin bir beton yığının beşinci katındaydı. Bekâr evimizin bir odasında bugün sadece yeni kuşağın değil, bizim kuşağın dahi ismini iyiden iyiye unuttuğu, bir zamanlar birçoğumuz için idol olan Mahmut Çıkman kalıyordu.</p>
<p>Derneğin ilk olağan kongresinde Paşa tekrar görev aldı ve sanırım DDKD ile değil, siyasi hareketle yolları ayrılıncaya kadar dernek başkanlığını sürdürdü. Dernek başkanlığı resmen ve fiilen sona erse de o birçokları için; ama özellikle benim için hala başkandır.</p>
<p>Cezaevine kesin olarak ne zaman ve nasıl girdiğini hatırlamıyorum; ama sanırım 12 Eylül darbesi gerçekleştiğinde hapisteydi. Uzun yıllar “Türk Gestaposu”nun ünlü 5No’lusunda yattı. Darbe sonrası ben de cezaevine girdim; ancak aynı koğuşlarda kalmadığımızdan birbirimizi pek göremedik; ama 5no’lu cezaevinde, o vahşet şartlarında, onurlu ve yiğit bir duruş sergilediğini biliyorum. Aynı yıl içinde tahliye olduk. Ben ondan birkaç ay önce çıkmıştım. Yine hafızam beni yanıltmıyorsa cezaevi sonrası 1986’da ülke dışına çıktı. Onunla son görüşmemiz, tahliye olduğu günlerde ziyaretine gittiğimde gerçekleşti. Aslında bir ara beraber yurt dışına çıkmaya niyetlenmiştik; ama ben sonradan pişman olduğum ve yanlışlığının acısını her geçen gün daha da hissettiğim bir kararla ülke dışına çıkmaktan vazgeçtim.</p>
<p>Yurt dışına çıktığı tarihten 2000 yılına kadar hiç görüşemedik. Kesin olarak hangi yıllar olduğunu hatırlamıyorum; ama 2000 yılından sonra iki kez görüştük. Bunlar çok kısa görüşmelerdi. Yıllar sonra gerçekleşen bu kısacık görüşmelerden bir tat almak, onunla hasret gidermek mümkün değildi. Her iki görüşmede Paşa telefonla: “Nezir, Diyarbakır’dayım; fakat fazla zamanım yok seni ve Erdem’i görüp gideceğim.” diyordu ve öyle de oluyordu. Bir keresinde “Nezir şu anda Seyrantepe’deyim, gelebilir misin? Seni görüp gideceğim.” demesi üzerine hemen atlayıp gitmiştim. Silvan yolu üzerinde Seyrantepe-fakülte inişinin başladığı dört yolun hemen sağ tarafında yer alan gecekondu kahvehanelerinin birinde bir süre oturduk. Dicle Vadisi’ni pek de rahat olmayan kürsülerin üzerinde oturup seyrettik. Çaylarımızı yudumlarken birazcık da olsa hasret gidermiştik: “Eve gidelim, bu gece misafirim ol.” diye ısrar ettiysem de “Biletim cebimde, bu akşam dönmem lazım.” dedi. Sonra da vedalaşıp ayrılmıştık…</p>
<p>…<br />
<a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/02/pasaerdem.JPG" title="pasaerdem.JPG"><img border="0" vspace="3" align="left" width="119" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/02/pasaerdem.JPG" hspace="3" alt="pasaerdem.JPG" height="239" /></a></p>
<p>İşte yine telefondaydı ve: “Nezir, Diyarbakır’dayım” diyordu.</p>
<p>Kısa sayılmayacak bir hal hatırdan sonra: ”Yarın hazırlıklı ol, Karacadağ’a çıkacağız.” dedi. Doğrusu şaşırmadım diyemem.“Yahu Karacadağ’ da ne işimiz var?” diye sorduğumda: “Yürüyeceğiz. Temiz havasını soluyacağız dağın. Sizi bir süre için bu beton yığınlarının çirkinliğinden, egzoz dumanından kurtaracağım. Erdem’e de haber ver, oda hazırlansın üçümüz çıkarız.” diyince şaşkınlığımın yerini sevinç aldı. “Sakın o kravatını yine takmayasın ha! Spor bir şeyler giy.” diyerek (işim gereği sürekli takım elbise ve kravatlı oluşuma takılıyordu)üsteledi. Eh, ne de olsa o başkandı!… Buluşacağımız saati ve yeri belirledikten sonra birbirimize iyi akşamlar dileyerek telefonu kapattık.</p>
<p>Erdem’i arayıp durumu ona da bildirdim.</p>
<p>Av. İsmail Erdem Gencan da yeni kuşağın pek tanımadığı; ama kuşağımızın iyi bildiği, DDKD’nin kurucularından ve ilk genel sekreteriydi. Bir zamanlar “Halkım et yiyemiyor ben de yemeyeceğim!” diyecek kadar devrimci(!) geçinenlerin; beyefendiliğine, kentli görünüm ve tavrına dudak büküp beğenmediği “püsküvit çocuği” dediği Erdem’le, DDKD’nin kuruluşunda ve ilk yönetiminde beraber görev aldık; ancak derneğin ilk olağan kongresinden sonra ikimiz de görevlerimizi bıraktık. O sıralar her ne kadar dillendiremediysek de giderek hantallaşan, sürecin gereklerine cevap vermekte yetersiz kalan ve en önemlisi gün geçtikçe boyutlanan Kürt gençlik hareketini toparlamak ve doğru hedeflere yöneltmekten çok, onun gerisinde sürüklenen siyasal yapıyla bir yere varılamayacağına inanıyorduk. Bu nedenle görev almak istemedik. Yönetimde kaldığımız süre içinde, polis soruşturmalarında, cezaevinde ve cezaevi sonrasında, Erdem’le yollarımız hiç ayrılmadı. 5No’luda uzun süre aynı koğuşlarda kaldık. Acı tatlı yığınla anımız oldu.</p>
<p>…<br />
<a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/02/erdemnezir.JPG" title="erdemnezir.JPG"></a><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/02/nezirerdem.jpg" title="nezirerdem.jpg"><img border="0" vspace="3" align="left" width="223" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/02/nezirerdem.jpg" hspace="3" alt="nezirerdem.jpg" height="166" /></a>Ertesi gün, kararlaştırdığımız saate az bir süre kala Paşa’yı aradım. O her zamanki soğukkanlı edasıyla Devlet Hastanesi’nde görevli Dr. Zübeyir adında bir arkadaşımızın yanında olduğunu söyledi. Çok iyi tanıdığım doktor arkadaşla aynı şehirde olmamıza rağmen 25 yıl boyunca hiç görüşmemiştik. Doktor, hastanenin kapısında karşıladı beni. 25 yıl aradan sonra gördüğüm arkadaşta,ağaran sakalından başka pek bir değişiklik yoktu.Aynı Zübeyir’di: sevecen, cana yakın, güler yüzlü…. Kısa ve sıcak bir kucaklaşmadan sonra beni içeri aldı.</p>
<p>Paşa, Doktor’un ofisinde oturmuş çay içiyordu. Beni görür görmez ilk tepkisi:</p>
<p>“Yahu yine kravatlısın, sana spor bir şeyler giy dememiş miydim?” oldu. “Başkan, merak etme kravatı çıkartırım! Hazırlıklıyım.” dedim. Sonra kucaklaştık.</p>
<p>Hal hatır sorulurken bana da çay geldi. Bu arada tatlı bir sohbet başladı. Doğal olarak sohbetimiz anılar üzerinde yoğunlaştı. Bir süre zaman tünelinde gerilere doğru duygusal bir gezinti yaptık. Sonra kalktık.</p>
<p>Doktor arkadaş nöbetçiydi, bizimle gelemedi. Paşa’yla hastaneden çıkıp Dağkapı’ya yöneldik. Şimdi adı “Cumhuriyet Lisesi” olan ve bir zamanlar faşistlerin elindeyken devrimci kesimlerin zorlu mücadelesi sonucu temizlenen, eski adıyla Öğretmen Okulu’nun önünden kadim Dağkapı’ya yürüdük. Meydana varır varmaz, gözlerimiz DDKD Genel Merkezi’nin bulunduğu, surlara bakan, eski binanın beşinci katına ilişti. Belediyenin sokak rehabilite çalışmaları kapsamında dış cephesi boyanmış olan, 30 yıl önceki bina, oldukça şık görünüyordu. Yüzünü surların burçlarına vermiş, gururlu ve vakur öylece duruyordu. Ama bu duruşu binlerce yıllık muhteşem surların duruşu karşısında çok ama çok yapmacık kalıyordu. Yine de 1977’den bu yana Diyarbakır’da değişmeyen, üstelik çok şey görmüş geçirmiş ender binalardan biri olarak kendisiyle ne kadar gurur duysa azdır.</p>
<p>30 yıl önceki uçarı gençlik yıllarımız, bir günde devlet yıkıp, devlet kurduğumuz, ihtilaller yaptığımız, bitmek tükenmek bilmeyen enerjiyle koşuşturduğumuz, o hızlı yıllar, bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti. İçimden “ hey gidi günler…” demekten kendimi alamadım.</p>
<p>Yemek vaktiydi. Nerede yiyelim diye düşünmeden, zaman tünelinden çıkıp gelen dostlarla buluşma yerim olan sur dışında, Tekkapı’nın karşısındaki mesleki bir kuruluşa ait olan lokale gittik. Burası hem çok temiz hem de yemekleri çok güzeldi. Üstelik, eski Töb-Der binasının bulunduğu sur dibinin tam karşısında olması nedeniyle bizim için ayrı bir önemi ve özelliği vardı.</p>
<p>Yemeklerimiz her zamanki değişmez doğu tadında olurken zengin sohbet menümüz Avrupa tadındaydı. Yemek sonrası ince belli bardaklarda çaylarımızı yudumlayarak, uzun uzun sohbet ettik. Daha önce yurda dönüş yapan arkadaşlarla yaptığım sohbetlerde politik konular ağırlıkta olurken Paşa’yla sohbetlerimiz biraz farklıydı. Siyaset dışı konular ağırlıktaydı diyebilirim. 25 yıl önce 25 yaşımızda olan bizler şimdi birer orta yaşlı (Yoksa sadece yaşlı mı demeliyim?) olarak aile durumumuzdan, çocuklardan, iş ve ekonomik durumumuzdan ve daha birçok şeyden konuştuk. Kürt yazın hayatı ve sorunlarından, özellikle Kürtçenin okunmamasından, Kürt yazarların çektiği zorluklarından bahsettik. Paşa’nın son çıkan kitabı ”Xalê min Ferit”i değerlendirdik. Kuşkusuz siyaset de konuştuk. Bu sohbetlerden anladığım kadarıyla Paşa da benim gibi Doğuasya tipi, kirli, ”kimin eli kimin cebinde olduğu belli olmayan” ulusal olmaktan uzak siyaset ve siyasetçilerden tiksinmiş durumda. O ihtilalci, katı devrimciden eser kalmamıştı; ama içtenliğinden, dürüst kişiliğinden, Kürt yurtseverliğinden hiçbir şey eksilmemişti. Hatta eskiye göre fazlası vardı diyebilirim. O ünlü Siverek ağzıyla konuştuğu Kürtçesi eskiye göre çok daha düzgün ve temizdi.</p>
<p>Çay bardaklarımız kaç kez doldu boşaldı bilmiyorum; ama epey oturduk. Öğle sonrasıydı. Dışarı çıktık. Erdem’in bürosunun bulunduğu Elazığ Caddesi’ne doğru yürüdük. Nedense Paşa, yönünü hep Karacadağ’a çeviriyordu. “Hadi, Karacadağ’a doğru yürüyelim!” diye yine ısrar etti. Bu ısrarını şehir yaşamından bıkmışlığa yordum. Çünkü aynı bıkmışlık bende de var. Benim gözümde koca, kirli bir beton yığınına dönüşen Diyarbakır’da yaşam çekilmez geliyor. Son yıllarda köylerin boşaltılmasıyla şehir, köylü nüfusun istilasına uğradı. Köy yaşam tarzının olduğu gibi şehre taşınmasıyla kent yaşamı adına ne varsa silinip süpürüldü. Ortaya çıkan manzara ise ne şehir ne de köy oldu.</p>
<p>Kuşkusuz Avrupa’da şehir yaşantısı bu derece kirli ve çekilmez değildir&#8230; Paşa’nın bıkkınlığı bu anlamda ve bu derecede yoğun olamazdı; ama yine de temiz bir kır havası -hele bu Karacadağ havasıysa-bir Kürt için her zaman aranan ve özlenen bir durumdur.</p>
<p>Erdem’i aradığımda henüz büroya varmamıştı. Adliyede olduğunu, biraz beklememiz gerektiğini söyledi. Belediyenin karşısında bulunan küçük bir çay ocağında oturduk. Çay ocağının sahibi kelimenin tam anlamıyla dünya tatlısı eski bir tanıdıktı. İnsan onun yanında kendisini adeta bir sevgi selinin içinde buluyor. O kocaman gülümsemesiyle bizi karşıladı. Bizim için özel olarak demlediği tavşankanı çayı büyük bir keyifle yudumladık. Epeyce oturduk. Kalkarken bütün ısrarlarımıza rağmen para almadı. Ayrılırken Paşa:</p>
<p>”İşte memleketimizin farkı, böylesi başka yerde yok artık.” dedi.</p>
<p>Daha önceleri bahçeli, ahşap sandalyeleri olan bir kahvehane ve bitişiğinde pastane bulunan, şimdilerde çirkin koca binaların yükseldiği, eski şirinliğinden eser kalmayan Çamlıca Köşesi’ne doğru yürüdük. Köşedeki kadayıfçının önünden geçiyorduk ki içerden biri bize el salladı. Dikkatlice bakınca, bir zamanlar “Boksör” lakabıyla tanınan, Hayri isimli eski bir arkadaşımız olduğunu fark ettik. Bizi de ısrarla kadayıf yemeye davet etti. Kadayıflar atıştırılırken Hayri’yle Paşa’nın sohbeti de koyulaşıyordu. Kadayıflarımızı bitirince fazla oyalanmadan kalktık. Tekrar Erdem’i aradığımızda bir süre daha gecikeceğini söyledi. Bunun üzerine Seyrantepe’ye doğru yürüyeceğimizi, işi bitiğinde bize yetişmesini tembihleyip Paşa’yla yola koyulduk.</p>
<p>Bu arada Dağkapı’ya ulaşmıştık. Tekrar geldiğimiz istikamete, Seyrantepe yönüne döndük. Belediye sonra adliye binası önünden, sağlı sollu askeri bina ve tesislerin sıralandığı bol ağaçlı geniş yolda ilerlemeye başladık. Hızla geçen arabaların gürültüsü ve egzoz dumanı olmasaydı gerçekten hoş bir gezinti olacaktı. Yol boyunca sohbetimiz devam etti. Sohbet yine geçmiş ağırlıklıydı. Ama bu sefer sohbet konuları arasında 5No’lu cehennemi ve onun zebanileri vardı. İşkenceler vardı, önünden geçtiğimiz ve cehennemi geçen mahkemelerin yapıldığı kolordu binası, nezarethaneleri ve mahkeme salonları vardı, Nazilerin ölüm trenlerini aratmayan cezaevi nakil araçları vardı, açlık grevleri, ölüm oruçları, birer cehennem ve ölüm çukuru olan 5no’lu koridorları ve daha nice vahşet sahneleri…</p>
<p>O kötü anılardan uzaklaşmak istercesine yolu hızlı geçerek Seyrantepe’ye vardık. Dörtyol’a vardığımızda Paşa’nın gözü şehirlerarası otogar binasını aradı. Ama nafile, yerinde yeller esiyordu. Binanın yıktırıldığından haberi yoktu. İlk defa görüyordu. Zaten daha birkaç gün öncesine kadar yerinde duruyordu. Kesin tarihini bilmiyorum; ama 40-50 yıllık olduğunu sandığım bina, Diyarbakır-Siverek yolu üzerinde yeni otobüs terminali yapılınca bir günde yerle bir edildi. Hatta talan edildi demek daha doğru olur. Yıkılan binanın, etrafa dağılan beton molozların içindeki demir şişleri söküp satmak ve böylece birkaç kuruş kazanmak için, yüzlerce çocuk yıkıntıların üzerine üşüşmüştü. Ellerinde çekiç, balta vb. aletlerle beton blokları sabahtan akşama kadar dövüp duruyorlardı. Bir iki gün boyunca bu “talan” mesaisi devam etti. Nihayet çıkartılacak demir kalmayınca, beton blokların üzeri tenhalaştı ve yıkıntı ıssız bir viraneye dönüştü. Binlerce, milyonlarca yolcuyu konuk etmiş, binlerce sevdalının kavuşmasına ya da ayrılığına aracı olmuş, emektar bina artık yoktu. O artık “eski garajdı”. Eski garajın mazisine tam dalmıştık ki Erdem aradı:</p>
<p>”Neredesiniz?”</p>
<p>“Garajda, yani eski garajdayız.”</p>
<p>“Bekleyin geliyorum.”</p>
<p>Bu vesileyle yol üzerinde bulunan küçük bir kahvede soluklandık. Erdem on dakika sonra geldi. Arabaya atladık ve Siverek’e doğru yola koyulduk. Yavaş yavaş şehirden çıkıyorduk. Hamravat Evleri’ni geçtik. Onuncu km’ de yolun sağ tarafında bir dinlenme tesisine girdik. Aslında niyetimiz daha ileriye, Karacadağ eteklerine çıkmaktı. Ancak Erdem’in geç kalmasıyla zaman kaybetmiştik. Güneş batmak üzereydi. Bunun üzerine, suyumuzu ve azığımızı alıp Siverek-Urfa yolunun alt tarafında kalan ve Karacadağ eteklerine doğru uzanan düzlükte yürümeye başladık. Anlayacağınız Karacadağ’a doğru yürüyüşe geçtik.</p>
<p>Şehir dışına çıkmayalı epey olmuştu. O çirkin bina yığınlarından, korna seslerinden, egzoz kokusundan, pervasızca ve sakınmadan, böğüre böğüre boğaz temizleyen, yerlere tüküren insanlardan uzakta, alabildiğine uzanan çimenlerin yaydığı sarhoş edici kokuyu yutarcasına teneffüs ediyorduk. Ara ara çimenlere oturup mola veriyorduk. Yürüyüş boyunca yılların birikimi olsa gerek, bitmek tükenmek bilmeyen sohbet maratonumuz devam ediyordu. Nasıl başladı bilmiyorum; ama bir ara sohbetlerimiz geçmişte yaşadığımız bazı komik olaylara kaydı. Geçmişte kalan bu anıları anımsadıkça bizleri gülme krizi tutuyordu. Katıla katıla, ağız dolusu gülüyorduk.</p>
<p>…</p>
<p>Yürüyüşümüz devam ederken gecekondu tipi bir eve rastladık. Evin iki köpeği bizi görünce hızla üzerimize geldi. Önce önemsemedik; ancak köpeklerin kararlı hırlamaları bizi tedirgin etti. İşin ilginç yanı, sahiplerinin kapı önünde, bize bakıp bakıp sırıtmaları ve istiflerini bozmamalarıydı. Bu bizi daha da tedirgin etti. Sanırım “bisküvi çocuğu” Erdem, köpek fobisi yüzünden hepimizden daha çok korktu. Köpeklerden çok sahiplerine bağırmamız işe yaradı ve köpekler bizi rahat bıraktı. Ancak bu, yürüyüş heyecanımızı birazcık kırdı. Havanın da kararmasıyla yürüyüşümüzü noktaladık ve arabayı bıraktığımız benzinliğe döndük. Burada bir süre oturduk. Birer yorgunluk çayı içtik. Artık hava iyice kararmıştı ve ne yazık ki o koca kirliliğe dönme zamanı gelmişti. Arabaya atladık ve şehre döndük. Önce Paşa’yı bıraktık. Ayrılmadan önce ertesi gün aynı yerde buluşmak için sözleştik.</p>
<p>…</p>
<p>Ertesi gün buluştuğumuzda Başkan’ın akşam uçağına bilet aldığını öğrendim. Bu moralimi bozdu. Çünkü en azından birkaç gün daha kalacağını onu misafir edeceğimi (rakı sevmez) hiç olmazsa beraber şarap içeceğimizi düşünüyordum. Saat bir gibi daha önce oturduğumuz lokale gittik. Bu defa Erdem yoktu. Bizi yine ekmişti. İçeri girmeden Paşa kolumdan tuttu: “Bak Nezir, önce anlaşalım; hesabı ben ödeyeceğim. Dün sen ödedin bu gün izin ver ben ödeyeyim. İtiraz istemem.”dedi. Her ne kadar olmaz falan diye diretiyorsam da, kolumu bırakmıyor ve “Söz ver, hesabı ödememe izin vereceksin.” diyordu. Gerçi huyunu biliyordum, tavrı bana pek garip gelmiyordu; ama yine de çok ısrar etmesine biraz şaşırdım. Birkaç dakika lokalin kapısında didiştik durduk. Her ne kadar “ Yahu sen misafirsin olmaz!” dediysem de kâr etmiyordu. “Hayır, söz ver, hesabı ödememe izin vereceksin. ” diye ısrar ediyordu. En sonunda “Başkan ben değil miyim, emrediyorum. Mesele kapanmıştır, hesaplar benden.” demesiyle “cengâverlikten” vazgeçtim ve içeri girdik. Yemeklerimizi bitirmek için acele etmiyorduk. Dünden kalan sohbet maratonumuza devam ediyorduk; ama bitmiyordu, zaten bitirmek de istemiyorduk. Dile kolay 25 yılın hasreti… Biter mi? Bitmez, ama zaman bitiyordu. Ayrılma vakti gelmişti. Kalktık. Dışarı çıktık Kapıda kucaklaştık. Onu bekleyen arabaya bindi ve uzaklaştı. Arkasından bakakaldım…</p>
<p>Paşa’yla bir buluşmamız daha böylece son buldu; ama yine kısacık, yine bir parmak bal tadında…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.argun.org/2008/02/25/25-yil-once%e2%80%a625-yil-sonra-ii-nezire-cibo/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
