<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Argun "Ramanên Azad, Özgür Düşünceler" &#187; İsmail Beşikçi</title>
	<atom:link href="http://www.argun.org/category/4-niviskar/ismail/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.argun.org</link>
	<description>www.argun.org</description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Sep 2010 08:11:12 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.4</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Ahlat&#8217;ta Bir Köy</title>
		<link>http://www.argun.org/2010/06/06/ahlatta-bir-koy/</link>
		<comments>http://www.argun.org/2010/06/06/ahlatta-bir-koy/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 06 Jun 2010 15:49:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bahoz</dc:creator>
				<category><![CDATA[4-Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Beşikçi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.argun.org/?p=7858</guid>
		<description><![CDATA[Sevgili Hasan Bildirici, Ermeni Soykırımını anlatan “tetikçi atalarım” adlı yazını okurken, bir an için askerlik yaptığım yıllara uzandım. 1962-1964 yılları arasında askerlik yaptım]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2009/05/ismail-besilci.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-3423" style="margin: 3px;" title="ismail-besilci" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2009/05/ismail-besilci.jpg" alt="ismail-besilci" width="195" height="270" /></a>Sevgili Hasan Bildirici, Ermeni Soykırımını anlatan “tetikçi atalarım” adlı yazını okurken, bir an için askerlik yaptığım yıllara uzandım. 1962-1964 yılları arasında askerlik yaptım. 1963-1964 yılları Bitlis’de ve Hakkari yörelerinde geçti. Bitlis’deyken, nöbetçi subay olarak Ahlat’a sık giderdim. Tatvan-Ahlat yolunda, Ahlat’a on kilometre kadar mesafede, sol tarafta bir köy vardı. Orada bir askeri depo konumlanmıştı. Nöbetçi askerlere iki haftalık veya aylık erzak götürürdüm. Depoda bir manga kadar asker vardı.</p>
<p>Köy, yola göre yüksekte kalıyordu. Köy, yüksekten Van Gölü’nü görüyordu. Çok bakımsız, ıssız bir köydü. Ağaç yoktu. Suyu yoktu. Güneşin altında kavrulan bir köydü. Köyde tek-tük insanlara, çocuklara da rastlanırdı. İnsanlar, aileler yabancıya karşı kapalı, kendi içlerine dönüktü. Köyde geçmişte Kürtler ve Ermeniler birlikte yaşarlarmış.</p>
<p>Bu köyün üç-dört km. ötesinde, iç kesimde, Nemrud Dağı ve Nazik Gölü yolunda bir yerleşim birimi daha vardı. Sanırım bir Türk köyü idi. Burası suyu bol, yemyeşil bir köydü veya mahalleydi. Evler, ağaçlar arasındaydı, bahçeler içindeydi. Burada sosyal hayat çok canlıydı. Koyun, yün, peynir tüccarları da bu köye sık sık uğrarlardı. Köy meydanı, evlerin önü, bahçeler çocuklarla, yaşlılarla, çalışan insanlarla doluydu. İnsanlar, çocuklar, yabancılarla hemen ilişki’ye geçebiliyorlardı. Bu iki yerleşim yerinin isimlerini hatırlamıyorum Hasan. Ama İskilip’e gittiğimde, o döneme ilişkin notlarıma bakarak, bunları öğrenebilirim. Ayrıca sen de öğrenebilirsin.</p>
<p>Bu iki yerleşim yeri arasındaki yaşam farkı daha ilk bakışta kendini gösteriyor. İnsan, bu fark üzerinde düşünmeye başlıyor. Aslında birinci köy daha gelişkin olmalıydı. Hem anayolun kıyısındaydı hem de Van Gölü’nü yüksekten görüyordu. Öbür yerleşim yeri içte kalıyordu.</p>
<p>1964 yılında bir yaz günü, Bitlis’e ABD li yazar William Saroyan geldi. Ailesi, yirminci yüzyılın başında , Bitlis’den ayrılıp ABD’ye göçmüş. Oraya yerleşmiş. William Saroyan ABD’de doğmuş. William Saroyan’ın köyü, Bitlis’den Tatvan’a giderken, sağ tarafta, Bitlis Çayı’nın da sağ tarafında, dağların eteklerinde bulunuyor. Saroyan, buralarda birkaç gün dolaşmıştı. Bitlis-Tatvan yolu üzerindeki Papşin Çeşmesi yöresinde, yolun her iki tarafındaki yerleşim yerleri de William Saroyan’ın gezdiği, anlattığı yerler arasında. Ailesi, anası, babası, dedeleri, akrabaları buralarda yaşamış. William Saroyan, Bitlis Lisesi’nde yaptığı konuşmada gezisi hakkında bilgi vermiş, buralara olan özlemini, duygularını dile getirmişti.</p>
<p>1963-1964 yıllarında, Bitlis çevresinde, Mutki, Hizan, Tatvan, Ahlat, Adilcevaz çevrelerinde çok dolaştım.Yakılmış-yıkılmış, harabe, temel taşları sökülmüş, kiliseler, manastırlar gördüm. Başkale, Hakkari, Yüksekova, Şemdinli yörelerinde de aynı şekilde, harabe halinde olan kilise, manastır, havra kalıntıları gördüm. “Bu kiliseler neden harabe olmuş?” “Bu kiliselerin cemaati nerede?” diye sormak hem tarihsel bilgiyi, hem de bundan daha önemli olarak tarih bilincini gerekli kılıyor. 1960’larda bu bilgiye de, bu bilince de sahip değildim.</p>
<p>Ören yerler için, “buralarda define aranıyor” sözlerini sık sık duyardım. Konuşmalarda, sohbetlerde “define arayıcıları”, “define avcıları” tabirleri sık sık geçerdi. Bu altınları, ziynet eşyalarını buralara kimler saklamış, neden saklamış? Buralar neden harabe? Defineler neden bu harabe yerlerde? diye sormak, yine tarihsel bilgiyi, tarih bilincini gerekli kılıyor. O yıllarda bu bilgilere de bu bilince de sahip değildim.</p>
<p>Yukarıda sözünü ettiğim iki yerleşim biriminin çok farklı gelişim çizgisi tutturması, ta o günlerde dikkatimi çekmişti. Bu durumu, mektuplarla, arkadaşlarla, Ankara’daki, İstanbul’daki hocalarla konuşmaya çalışmıştım. Genel olarak şu söyleniyordu: Bir yerleşim birimi, tarihin belirli bir döneminde, ağır bir darbe yemişse bir daha kendisini toparlaması zor olmaktadır. Bu ağır darbe nedir, ne zaman gerçekleşmiştir? Soruları elbette önemlidir. Bu konularda tatmin edici bir açıklama yoktu. 16. yüzyıla, Yavuz Sulatan Selim dönemine işaret eden açıklamalar oldu. Ama bu sorun her zaman benim kafamı kurcalıyordu.</p>
<p>1970’lerin ortalarında Ermeni sorunu gündeme geldi. Yukarıda sözünü etmeye çalıştığım sorunları bu süreçte yeniden hatırladım. Ermeni soykırımı tartışmaları sürecinde William Saroyan’ın gezisini de hatırladım. Saroyan’ın duygularına, düşüncelerine anlam vermeye başladım. Harabe haline gelmiş kilise kalıntılarını, define avcıları, define arayıcıları sözlerini hatırladım. O günlerde, harabe yerler, define arayıcıları, define avcıları deniyordu, ama bu anlatımlarda hiç Ermeni sözü geçmiyordu. Bunları hatırlamak zor olmadı. O günlerde, bu tür anlatımlarda hiç Ermeni sözünün geçmemesi çok anlamlıydı. William Saroyan da Ermeni sorunu kavramına vurgu yapmamıştı.</p>
<p>1980’lerde, 1990’larda, 2000’lerde, Ermeni soykırımıyla ilgili düşüncelerim duruldu, açıklık kazandı. Sözünü etmeye çalıştığım yerleşim biriminin, köyün geri bıraktırılmış olmasının Ermeni sorunuyla, Ermeni soykırımıyla ilgili olabileceğini düşünmeye başladım. Senin açıklamaların daha aydınlatıcı oldu. Define denen yerler de, tehcir edilen Ermeni ailelerin, belki döneriz umuduyla saklamaya çalıştıklar altınlar, mücevherler olmalıydı. Halbuki 1960’larda bu konulardaki anlatımlar, bin yıllar öncesini, eski çağları çağrıştırıyordu.</p>
<p>İsmail Beşikçi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.argun.org/2010/06/06/ahlatta-bir-koy/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sermaye birikimi ve özgürlükler</title>
		<link>http://www.argun.org/2010/04/19/sermaye-birikimi-ve-ozgurlukler/</link>
		<comments>http://www.argun.org/2010/04/19/sermaye-birikimi-ve-ozgurlukler/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Apr 2010 20:49:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bahoz</dc:creator>
				<category><![CDATA[4-Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Beşikçi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.argun.org/?p=7661</guid>
		<description><![CDATA[1980’lere kadar, sanayi daha çok İstanbul, Kocaeli, İzmir, Adana gibi yörelerde gelişiyordu. Günümüzde sanayi artık, Orta Anadolu, Karadeniz gibi yörelerde de gelişiyor. Sınai-ticari gelişmeleri Doğu’da izlemek de mümkündür.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2009/05/ismail-besilci.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-3423" title="ismail-besilci" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2009/05/ismail-besilci.jpg" alt="ismail-besilci" width="195" height="270" /></a>1980’lere kadar, sanayi daha çok İstanbul, Kocaeli, İzmir, Adana gibi yörelerde gelişiyordu. Günümüzde sanayi artık, Orta Anadolu, Karadeniz gibi yörelerde de gelişiyor. Sınai-ticari gelişmeleri Doğu’da izlemek de mümkündür.</p>
<p>TÜSİAD (Türk Sanayicileri ve İş Adamları Derneği) kısaca, İstanbul yöresinde öbeklenen sanayicilerin örgütüydü. Resmi görüşün yanında duran, resmi görüşü kollamaya çalışan bir örgüt. Taşrada gelişmeye başlayan sanayi, MUSİAD (Müstakil Sanayici ve İş Adamları Derneği), ASİAD (Akdeniz İş Adamları ve Sanayicileri Derneği), ÇORUMSİAD (Çorum İş Adamları ve Sanayicileri Derneği), OKASİAD (Orta Karadeniz İş Adamları ve Sanayicileri Derneği), DOSİAD (Doğu Anadolu İş Adamları ve Sanayicileri Derneği), OSİAD (Ostim İş Adamları ve Sanayicileri Derneği), TÜMSİAD (Tüm Sanayici ve İş Adamları Derneği) gibi örgütlenmeler meydana getiriyor. Bu gelişmeler Anadolu Kaplanları olarak da algılanıyor. Buralarda üretilen malların ihraç edildiği, ihracatın yıldan yıla arttığı da gözlenmektedir. Bu süreç, taşradaki sanayici ve iş adamlarını uluslararası sermaye ile bütünleştirmektedir. İhracatın çok önemli bir kısmı Avrupa’ya yapılmaktadır.</p>
<p>Taşradaki sanayiciler ve iş adamları genellikle muhafazakar olarak bilinmektedir. Sanayinin gelişmesi, ihracatın ve ithalatın gelişmesi bu muhafazakar ortamda Avrupa Birliği, demokrasi, insan hakları, özgürlükler bazı değerlerin filizlenmesini de sağlamaktadır.</p>
<p>Ekonomik ilişkilerin Avrupa ülkeleriyle, ABD, Kanada gibi ülkelerle gelişmesi kaçınılmazdır. Çeşitli Avrupa devletlerinde, batılı devletlerin çoğunda, fert başına düşen milli gelir fazladır. Bu devletlerde, fert başına düşen milli gelir 50 bin-60 bin dolar civarındadır. Böyle olunca, bu ülkeler, bu ülkelerin halkları ürettiğiniz ürünlere alıcı olabilir. Asya ülkelerinde, Ortadoğu ülkelerinde, Avrasya ülkelerindeyse fert başına düşen milli gelir çok düşüktür. 5 bin-6 bin dolar civarındadır. Bu durum, sizin ürettiğiniz mallara alıcı olmalarını engellemektedir. Bunun yanında ithal etiğiniz malları da ancak bu ülkelerden sağlayabilirsiniz.</p>
<p>Çünkü ihtiyaç duyduğunuz mallar, makinalar, makina üreten makinalar ancak buralarda üretilebilmektedir. Ortadoğu, Asya, Avrasya ülkelerinden, ihtiyaç duyduğunuz malları, makinaları ithal etmeniz mümkün değildir. O ülkelerin bir kısmından ancak, sanayinin temel girdileri olan petrol, doğal gaz gibi ürünleri, sanayinin bazı temel ham maddelerini ithal edebilirsiniz.</p>
<p>Batı dünyası ülkeleriyle ticaretin oturmuş kuralları vardır. Borcunuzu alacağınızı bilirsiniz. Alacağınızın zamanında ödeneceğini bilirsiniz. O bilgi üzerinden geleceğe dönük planlar, projeler yapabilirsiniz. Ortadoğu ülkeleriyle, Asya ülkeleriyle, Avrasya ülkeleriyle ticarette bu kadar oturmuş kurallar yoktur. Anlaşmada belirtilen süre içinde alacaklarınız size ödenmeyebilir. Bu koşullarda geleceğe dönük planlar yapmanız, yapmışsanız yaşama geçirmeniz mümkün olmayabilir.</p>
<p>Uluslararası ticareti geliştiren, rekabeti geliştiren bir unsur da kaliteli mal üretmektir. Avrupa ülkeleriyle, Avrupa Birliği ülkeleriyle ticareti geliştiren önemli bir unsur da budur.</p>
<p>Turizm, ekonomik ilişkilerin önemli bir boyutudur. Türkiye’ye gelen, Türkiye’de konaklayan turistler, dünyanın hangi ülkelerinden, hangi yörelerinden gelmektedir? Turistler daha çok Avrupa ülkelerinden gelmektedir. Bu da doğaldır. Buralarda fert başına düşen milli gelir yüksek olduğu için, insanların, ailelerin seyahate ayıracak paraları da vardır. Asya ülkelerinde, Ortadoğu ülkelerinde, Avrasya’da insanların, ailelerin bu olanakları çok sınırlıdır. Bütün bunlardan dolayı muhafazakâr görüşlü kesimin ihracat ithalat ilişkilerini, ekonomik ilişkilerini Avrupa ile Batı dünyası ile yürütmesi daha büyük bir olasılıktır.</p>
<p>Muhafazakâr kesimin sermaye birikimi, Avrupa ile gelişen ekonomik ilişkiler, onları Avrupa’nın bazı değerleriyle de buluşturmaktadır. İnsan hakları, özgürlükler, demokrasi anlayışı bu süreçte muhafazakâr kesimlerde de yankısını bulabilmektedir. Bu süreç toplumda doğal bir özgürleşme yaşanmasını da getirmektedir. Bugün Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetinin özgürlüklerinin genişletilmesine ilişkin planlarının, girişimlerinin temelinde böyle bir süreç vardır.</p>
<p>Bu sürecin Adalet ve Kalkınma Partisinde, hükümette pürüzsüz bir şekilde yürüdüğü düşünülemez. Parti içinde, hatta hükümette özgürlüklerin genişletilmesine karşı olan, resmi ideolojinin değerleriyle daha kolay buluşabilen bir kesim de vardır. Kürt açılımı, demokratik açılım, bu kesim tarafından engellenmeye çalışılmaktadır. Resmi görüşe yakın, Kürt değerlerine uzak anlayışta olanlar Kürt sermayedarlar arasında da vardır. Ama buna karşı yine Adalet ve Kalkınma Partisi içinde, hümet içinde özgürlüklere daha sağlıklı yaklaşan ana akım da vardır. Buna rağmen Avrupa birliği ülkeleriyle ihracatın artması, ekonomik ilişkilerin gelişmesi, özgürlüklerin daha sağlıklı bir şekilde gelişmesini getirebilir.</p>
<p>Bütün bu ilişkileri, hükümetin anayasa değişiklikleri projesinde, bu değişiklikler etrafında gelişen tartışmalarda izlemek mümkündür. Günümüze kadar Türk siyasetinde halk tarafından seçilmiş kurumların ciddi bir ağırlığı yoktur. Siyasal partilerin, hükümetin, TBMM’nin, güdülen siyasetin saptanmasında ciddi bir ağırlığı yoktur. Güdülen siyaseti saptamak, tayinle gelen kurumların yetkisi dahilindeydi. Kürt sorunu, Kıbrıs sorunu, Ermeni sorunu, Alevi sorunu gibi temel sorunlarda güdülen siyaset bu çerçevede saptanıyordu. Anayasa Mahkemesi’nin, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu gibi kurumların, TBMM’nin, hükümetin tasarruflarını denetler bir yapısı vardır. Bugünkü hükümet ise tayin edilmişlerin değil, halkın, halk tarafından seçilenlerin daha çok egemen olacağı bir düzen öngörmekte, bunu yaşama geçirmek için bazı anayasa değişiklikleri düşünmektedir. 12 Eylülcülere yargı yolunun açılması, darbeci askerlerin yargılanmasının önünün açılması, siyasal partilerin kapatılmasında TBMM’nin daha çok söz sahibi olması, kamu denetçiliği, memura toplu sözleşme hakkının sağlanması, düşünülen değişiklikler arasındadır. Bu amacı gerçekleştirmek için Anayasa Mahkemes’inin işleyişinde, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısında bazı değişiklikler düşünülmektedir.</p>
<p>Bu konuda Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, hükümetin kafasının biraz karışık olduğu da görülmektedir. Yüzde 10 seçim barajının korunması konusundaki çabaları, bu niyetine ve düşüncesine terstir. Ayrıca Kürt açılımının güçlenmesine yol verecek bir değişiklik önerisi olmaması, eleştirilmesi gereken bir konudur. Kürtlere karşı şiddetin geliştirilmesi yine bu düşüncelerle ve niyetlerle çelişen bir durum ortaya koyuyor. 12 Nisan 2010 günü Samsun’da Ahmet Türk’e yumruk atılması, bu olayı protesto edenlere karşı şiddetin tırmandırılması, örneğin Hakkari’de, annesinin gözleri önünde polisin 14 yaşında bir çocuğu öldüresiye dövmesi yine öyle. Çocuğun babasının KCK operasyonu çerçevesinde tutuklanan eski bir belediye başkanı olmasını da belirtmek gerekir. Cumhurbaşkanı’nın, Başbakan’ın, Başbakan Yardımcısı’nın, İçişleri Bakanı’nın bu olayları hemen protesto etmesi, Ahmet Türk’ü hastanede ziyaret etmeleri, şiddet uygulayan polislerin açığa alınmasını, gerginlikleri yumuşatıcı bir tutum olmuştur.</p>
<p>Bütün bunlara rağmen anayasa değişikliklerinin bir bütün olarak desteklenmesi gerekir. 9 Kasım 2005’te Şemdinli’deki Barış Kitabevi’ne bomba atma olayını soruşturan ve bu konuda iddianame hazırlayan savcının görevine son verilmesi, meslekten uzaklaştırılması, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun bir işlemiydi. Bu, adalet anlayışıyla bağdaşmayan, meşruluğu olmayan bir işlemdi. Düşünülen değişiklikler, yüksek yargıda görülen bu tür keyfiliklerin önüne geçiyor.</p>
<p>9 Aralık 2009 tarihinde Anayasa Mahkemesi’nin aldığı bir kararla Demokratik Toplum Partisi kapatıldı. Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan bu kaçıncı parti? Değişiklik önerilerinde, siyasal partilerin kapatılmasında TBMM’nin onayı aranıyor.</p>
<p>Anayasa Mahkemesi iki ay kadar önce askerlere adli yargı yolunu açan bir düzenlemeyi de iptal etmişti. Anayasa değişiklikleri arasında, askerlere adli yargı yolunu açan düzenlemeler de var. Barış ve Demokrasi Partisi anayasa değişikliklerine, Kürt sorununun çözümüne ilişkin öneriler yok diye destek vermeyeceğini belirtmektedir. Bu doğru bir tutum değildir. Bu değişiklik önerilerine karşı durmak, Barış ve Demokrasi Partisi’ni yüksek yargının bugünkü antidemokratik yapısını destekler bir konuma itmektedir. Halbuki bugünkü bu yapılardan en çok zarar görenler Kürtlerdir.</p>
<p>İsmail Beşikçi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.argun.org/2010/04/19/sermaye-birikimi-ve-ozgurlukler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Açılım Politikası ve Sivil Darbe Anlayışı</title>
		<link>http://www.argun.org/2010/03/07/acilim-politikasi-ve-sivil-darbe-anlayisi/</link>
		<comments>http://www.argun.org/2010/03/07/acilim-politikasi-ve-sivil-darbe-anlayisi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 07 Mar 2010 10:00:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bahoz</dc:creator>
				<category><![CDATA[4-Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Beşikçi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.argun.org/?p=7527</guid>
		<description><![CDATA[Hükümetin açılım politikasında bazı sorunlar yaşadığı anlaşılmaktadır. Askeri ve sivil bürokrasinin, yargının, üniversitenin değişime direnç gösterdiği, değişimi engellediği görülmektedir. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2009/05/ismail-besilci.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-3423" title="ismail-besilci" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2009/05/ismail-besilci.jpg" alt="ismail-besilci" width="195" height="270" /></a>Hükümetin açılım politikasında bazı sorunlar yaşadığı anlaşılmaktadır. Askeri ve sivil bürokrasinin, yargının, üniversitenin değişime direnç gösterdiği, değişimi engellediği görülmektedir. Ordunun yanında yargı ve üniversite, toplumsal ve siyasal değişimi, demokratikleşmeyi engellemeye çalışan kurumlar olarak belirmektedir. Basın, genel olarak toplumsal ve siyasal değişimi engellemeye çalışan bu kurumların sözcüsü olarak işlev görmektedir. Taraf gibi değişimi, demokratikleşmeyi teşvik eden, bu açıdan devletin ordu, yargı, üniversite gibi temel kurumlarını köklü bir şekilde eleştiren bir basın da vardır. Taraf son yıllarda, Türk siyasal hayatını incelerken, dikkatlerden uzak tutulmaması gereken bir olgudur.</p>
<p>İfade özgürlüğünün genişletilmesi doğrultusunda gösterilen çabalar, ifade özgürlüğünün genişletilmesi gereğine vurgu yapılması açılımın önemli bir yönüdür.</p>
<p>Açılım politikalarının yaşama geçirilmesi sürecinde, son aylarda yaşanan bazı olaylara dikkat çekmek gerekir. 19 Ekim 2009’da Kandil’den 8, Mahmur’dan 26 PKK’li Habur’dan giriş yapmıştı. Bunları, büyük kalabalıklar coşkuyla, sevinçlerle karşılamıştı. Bu sevinç Nusaybin, Kızıltepe, Diyarbakır gibi alanlarda da sürmüştü, ama bu olaylardan hemen sonra Kürt kitlelerin bu sevinci, coşkusu çok görülmüş, bunu karartmanın yolları aranmaya başlanmıştı. Bundan iki ay kadar sonra, Aralık 2009 sonlarında KCK operasyonları başladı. Demokratik Toplum Kongresi üyeleri, belediye başkanları, çeşitli sivil toplum kurumlarımda çalışanlar gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar kelepçelenerek tek sıra halinde mahkemeye götürüldü. Belediye başkanlarını tek sıra halinde dizmek, bunu görüntülemek, bu görüntüleri basına servis etmek önemli bir çabaydı. Açılım sürecinde böyle bir uygulamanın gündeme gelmesi, açılım anlayışını, açılım düşüncesini zedeleyecek önemli bir durumdur. Bugün 1500 civarında Barış ve Demokrasi Partisi üyesi tutukludur.</p>
<p>Demokrasilerde temsil önemli bir konudur. Halkın iradesinin parlamentoya yansıması istenir. %10 barajı bu konuda büyük bir engeldir. Bu oranın %3-4 gibi sayılara düşürülmesi gerekir. Hükümetin bu konuda bir çaba göstermemesi, hatta %10 barajında ısrarlı olduğunu vurgulaması, açılım düşüncesiyle ve uygulamasıyla bağdaştırılabilecek bir durum değildir.</p>
<p>Açılım anlayışıyla çelişen başka bir süreç de Kürt çocukların gözaltına alınması, tutuklanması, haklarında davalar yürütülmesidir. Soruşturmalarla karşılaşan 3000’in üzerinde çocuk vardır, 1500 civarında Kürt çocuk tutukludur.</p>
<p>Açılım politikasının yaşama geçmesini engelleyen temel olguysa PKK ile ilgili olarak dile getirilen tasfiye anlayışıdır. Hükümet sık sık PKK’nin tasfiye edileceğini söylemektedir. PKK’nin tasfiye edilmesi gibi bir amaç saptamak, böyle bir amaca ulaşmak için çaba sarf etmek yanlıştır. Bu mümkün de değildir. Bu, enerjinin boşa harcanması demektir. Üstelik sorunları ağırlaştıran, ortamı daha da geren bir durum yaratır. Kürt sorunu, devletin, hükümetin Kürtleri, Kürtçeyi inkarıyla, Kürtlerin doğal haklarının gasp edilmesiyle başlamış bir sorundur. İnkar, imha, asimilasyon politikasında ısrar etmek zamanla sorunu ağırlaştırmış, yaygınlaştırmıştır. Gerilla mücadelesinin temelinde inkar, imha ve asimilasyon politikaları vardır. Bu, gasp edilen doğal hakları elde edebilmek için başvurmak zorunda kalınan bir harekettir. Binlerle ifade edilen “faili meçhul” cinayet, köylerin yakılması, yıkılması, ormanların yıkılması, doğanın tahribi, temel geçim kaynaklarının tahribi, ailelerin yerlerini yurtlarını terke zorlanmaları, bu inkar, imha ve asimilasyon politikalarının, bunların ısrarla uygulanmasının bir sonucudur. “Faili meçhul” cinayetlerin failinin devlet olduğu zaten biliniyordu. Ergenekon ve JİTEM soruşturmaları, yargılamaları sürecinde Kafes, Balyoz gibi darbe planlarının deşifre edilmesi sürecinde bu bilgi çok daha açık bir şekilde ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Kürt açılımı çerçevesinde devletin, hükümetin tek taraflı olarak atacağı adımlar şüphesiz vardır. Üniversitelerde Kürdoloji enstitülerinin, Kürt dili ve edebiyatı bölümlerinin açılması; Kürt alfabesinin tanınması; Q, W, X, Ê gibi harflere özgürlük verilmesi; Kürtçe köy, belde, mıntıka isimlerinin iade edilmesi; çocuklara Kürtçe isimler verilmesi konusundaki her türlü engelin kaldırılması; anadilde eğitimin yaşama geçirilmesi; özel kurumların Kürtçe radyo ve televizyon yayını yapabilmeleri bunlar arasındadır. Bunlar, devletin, hükümetin kendi iradesiyle yaşama geçirebileceği konulardır. Ama bir de PKK sorunu vardır. Bu konuda Barış ve Demokrasi Partisi ile PKK’lilerle görüşülmeden kalıcı, sağlıklı çözümlere ulaşılamaz. “PKK tasfiye edilecek” anlayışı yanlıştır. Bunun mümkün olmadığı, hükümet ve devlet tarafından da anlaşılmış olmalıdır. Bu konuda ısrarlı olmak devleti ve hükümeti, kendi iradesiyle atabileceği adımlar konusunda da hareketsiz bırakabilir.</p>
<p>Anayasa Mahkemesi 11 Aralık 2009’da Demokratik Toplum Partisi’nin kapatıldığını açıkladı. Bunun da açılım politikasını zedeleyici bir unsur olduğu açıktır.</p>
<p>Dinsel sağın duygu ve düşünce içeriğine bakmak da önemlidir. Türkiye’de dinsel sağ Türk milliyetçisi bir dinsel sağdır. Bu, devletin sistematik politikalarıyla oluşturulmuş bir milliyetçi sağdır. Devlet PKK mücadelesi başlar başlamaz dağa çıkışları, hareketin kitleselleşmesini engellemek için dinsel kurumları geliştirerek halkı oyalama yolunu seçmiştir. Dinsel radyoların, dinsel televizyonların, dinsel yayınevlerinin, dinsel vakıfların organize edilmesinde devletin bu anlayışının çok büyük bir rolü vardır. Dinsel sağın Türk milliyetçisi bir sağ olarak gelişmesinde devletin bu politikaları önemli bir işleve sahip olmuştur. Bu, Adalet ve Kalkınma Partisi içinde, hükümet içinde, Kürt açılımı politikalarına karşı bir muhalefetin varlığına da işaret etmektedir.</p>
<p>Son iki yıldır Türk siyasal hayatını yakından ilgilendiren, Türk siyasal kültüründe, Türk siyasetinde dönüşümler yaratan bir sürece de değinmek gerekir. Bu sürecin, Kürt sorununun algılanmasında önemli değişiklikler yaratacağı açıktır. Ergenekon ve JİTEM çerçevesinde geliştirilen soruşturmalar ve davalar, son olarak Balyoz operasyonu çerçevesinde gelişen soruşturmalara bakmak bu açıdan anlamlıdır. İttihat ve Terakki’den beri Türk siyasal hayatında halk tarafından seçilmiş kurumların, parlamentonun, hükümetin, siyasal partilerin ciddi bir ağırlığı yoktur. Siyasal hayatı, iç politikayı, dış politikayı belirleyen, yönlendiren temel kurum ordudur. Kürt sorunu, Ermeni sorunu, Kıbrıs sorunu, Alevi sorunu gibi temel sorunlarda bu açık olarak böyledir. Ordunun belirleyici ve yönlendirici bu durumu, yargı, üniversite gibi devletin temel kurumları tarafından, devlet bürokrasisi tarafından aynen benimsenmektedir. Türk siyasal hayatında esas iktidar ordudur. Halk tarafından seçilmiş kurumlar, parlamento ve hükümet ancak esas iktidar sahibi olan ordu nezdinde kabul görebilmek için çaba sarf ediyor. Ordunun güdülen siyaset üzerinde bu kadar belirleyici olmasının, dokunulamaz, eleştirilemez, soruşturulamaz olmasının demokrasi teorisine aykırı bir durum yarattığı besbellidir. Bugünkü hükümet ise, Adalet ve Kalkınma Partisi hükümeti ise, “oy almış, tek başına hükümet kurabilmiş bir parti, iç politikada ve dış politikada daha belirleyici ve yönlendirici olabilmelidir” anlayışındadır. Bugünkü hükümet, askerlerin siyaset üzerindeki rolünün geriletilmesi anlayışı içindedir. Bu gelişmelere ise ordunun yanında, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay gibi, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu gibi yargı organları, üniversite şiddetle karşı durmaktadır. Hükümeti engellemeye çalışmaktadır. Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz, Eldiven gibi darbe planlarının, Kafes, Balyoz gibi darbe planlarının hükümete karşı yapıldığı, hükümeti düşürmek için yapıldığı besbellidir. Basın ise bu süreçte daha çok darbe planları lehinde yer almaktadır.</p>
<p>Yılda iki defa toplanan Yüksek Askeri Şura’da “irtica” nedeniyle bazı personelin ordudan ihraç edildiği vurgulanmaktadır. Ama darbe planları hazırladığı, darbeye teşebbüs ettiği gerekçesiyle herhangi bir ordu personelinin işine son verildiği görülmemiştir. Sarıkız, Ayışığı Yakamoz gibi darbe planlarının 2003-2004 yıllarında hazırlandığı anlaşılmaktadır. Kafes, Balyoz gibi darbe planlarının daha yeni yapıldığı, son yıllarda yapıldığı görülmektedir. 23 Şubat 2010’da gözaltına alınan, tutuklanan orgenerallere bakıldığında bu generallerin 2003-2004 yıllarında daha küçük rütbelerde oldukları anlaşılmaktadır. Ama darbe planları hazırlamanın, darbeye teşebbüs etmenin rütbece yükselmeye engel olmadığı görülmektedir.</p>
<p>Darbe planlarının deşifre edilmesi, bu konuyla ilgili soruşturmaların, davaların kararlılıkla izlenmesi, Türk toplumundaki bazı kesimler tarafından, aydınlar tarafından sivil darbe olarak algılanmaktadır. Darbe planlarının deşifre olmasından, ordudaki cunta ilişkileri üzerine gidilmesinden rahatsız olanlar “sivil darbe gelişiyor” şeklinde bir propaganda yürütmeye çalışmaktadırlar. Hükümeti sivil darbe yapmakla suçlamaktadırlar. Kendisi, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kapatılma tehdidiyle karşı karşıya olan bir parti nasıl sivil darbe yapabilir? Orduyu yanına almamış bir hükümet sivil darbe yapabilir mi? Hâlbuki sivil darbe, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aranan 367 dayatmasıyla, Anayasa Mahkemesi tarafından alınan “askerler askeri mahkemede yargılansın” kararlarıyla, sivil darbe hükümete karşı yapılmaktadır. Bu kararların hükümetin işini zorlaştırmak, giderek hükümeti düşürmek gibi bir amacı olduğu açıktır. Bu bakımdan bu süreçte hükümetin işini zorlaştıracak gelişmelerden uzak durmak gerekir.</p>
<p>Son günlerde hükümet Anayasa değişikliğinden, bunun gerekliliğinden söz etmektedir. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal ise Anayasa değişikliğini, Anayasa Mahkemesine götüreceğini ve değişikliği iptal ettireceğini söylemektedir. Bu, seçimlerde ne kadar oy toplarsa toplasın hükümetin anayasa değişikliği yapamayacağı anlamına gelmektedir. Sivil darbe bu olsa gerekir.</p>
<p>Bütün bu gelişmelerin temelinde Kürt sorununun çözümsüz bırakılması gibi bir neden vardır. Bu gelişmeler en çok da yargı kurumu üzerinde yıpratıcı bir etki yaratmaktadır. Suç ve ceza normlarının Türklere ve Kürtlere göre farklı farklı oluşturulması bu süreçte yaşanmaya başlanmıştır. Hırant Dink’i katleden bir kişi çocuk mahkemesinde yargılanırken, panzerlere, polislere taş atan Kürt çocukların ağır ceza mahkemelerinde yargılanması dikkate değer bir olaydır. Kürt çocukların taş atması ağır cezai yaptırımlarla karşılanırken, Kürtlere taş atılmasının suç sayılmaması yine dikkate değer olmaktadır. Yargı kurumu içinde farklı suç ve ceza normlarının gelişmesi, yargı organının adalet duygusunu çürütücü bir etki yaratmaktadır. Çifte standartlı düşünce, davranış ve tutum sadece yargı kurumuna mahsus değildir. Türk basınının, Filistin’de İsrail tanklarına, güvenlik güçlerine taş atan çocukları “Arafat’ın generalleri” olarak andığı hatırlardadır.</p>
<p>İsmail Beşikçi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.argun.org/2010/03/07/acilim-politikasi-ve-sivil-darbe-anlayisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Kürtler ‘Özerklik’ İstemiyor”</title>
		<link>http://www.argun.org/2010/02/01/%e2%80%9ckurtler-%e2%80%98ozerklik%e2%80%99-istemiyor%e2%80%9d/</link>
		<comments>http://www.argun.org/2010/02/01/%e2%80%9ckurtler-%e2%80%98ozerklik%e2%80%99-istemiyor%e2%80%9d/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Feb 2010 17:42:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bahoz</dc:creator>
				<category><![CDATA[4-Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Beşikçi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.argun.org/?p=7371</guid>
		<description><![CDATA[“Biz özerklik istemiyoruz” demek, köyleri yakan-yıkan, milyonlarca Kürt’ü yerinden yurdundan eden, temel geçim kaynaklarını tahrip eden yönetimden pek memnunuz” demektir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/06/ismail_besikci.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-1484" style="margin: 3px;" title="ismail_besikci" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/06/ismail_besikci.jpg" alt="ismail_besikci" width="100" height="100" /></a>25-28 Ocak 2010 tarihli Taraf Gazetelerinde, Neşe Düzel’in A ve G Araştırma Şirketi sahibi Adil Gür’le yaptığı röportaj yayımlandı. Bu röportajda, Adil Gür, son anketin bulgularıyla ilgili bilgiler veriyor. Röportajın 26 Ocak tarihli bölümü, Taraf tarafından, “Kürtler özerklik’ istemiyor” başlığıyla verildi. Bu başlık gazetenin birinci sayfasında manşette yer aldı. Adil Gür’ün bu konudaki ifadesi şöyle: “A ve G yeni anketine göre, Kürtlerin % 79’u, DTP’lilerin % 64’ü kendi meclisi, polisi olan bir otonomi istemiyor.”</p>
<p>“Güneydoğu ‘da, kendi meclisi, polisi, memuru olan bir Kürt bölgesine izin verilmesine de sadece halkın % 10’u ‘evet’ diyor, % 90’ı ‘hayır’ diyor. Hatta Kürtlerin % 79’u, DTP’lilerin % 64’ü otonomiye ‘hayır’ diyor.</p>
<p>A ve G anketinin bu bulgularıyla ilgili bazı düşüncelerimi ifade etmek istiyorum.</p>
<p>“Kendi memuru, polisi, meclisi olan bir yönetim, bir otonomi istemiyorum” demek, bugünkü yönetimden, güvenlik güçlerinden, polisten, jandarmadan, JİTEM’den çok memnunum demektir. “Kendi memuru, polisi, meclisi olan bir yönetim, bir otonomi istemiyorum” demek, Kürtçe’yi yasaklayan, çocuklara Kürtçe isimler vermeyi hala engellemeye çalışan bir yönetimden çok memnunum demektir. “Ben özerklik istemiyorum” demek, Kürt bölgelerinde, parklara, bahçelere, kamu binalarına, Kürt şairlerinin, Kürt yurtseverlerinin isimlerini verilmesine engel olan bugünkü yönetimden memnunum demektir.</p>
<p>Kasım 2009 sonlarında başlayan, bugün de (Ocak 2010) devam eden, KCK operasyonunda Kürt belediye başkanlarının, Kürt sanatçıların, aydınların nasıl kelepçelenip tek sıra halinde mahkemelere getirildiği herkesin bilgisi dâhilindedir. Bugüne kadar Kürt aydınları, yurtseverleri büyük kitleler halinde gözaltına alınıp tutuklanıyorlar. Bu şekilde 850’ye yakın politikacı, sanatçı, aydın, tutuklandı. Herhangi bir Kürt’ün bu görüntülerden memnun olduğu söylenebilir mi?</p>
<p>“Biz özerklik istemiyoruz” demek, köyleri yakan-yıkan, milyonlarca Kürt’ü yerinden yurdundan eden, temel geçim kaynaklarını tahrip eden yönetimden pek memnunuz” demektir.</p>
<p>“Özerklik istemiyoruz” demek, Kürtçe eğitimi yasaklayan yönetimden memnunuz demektir.</p>
<p>Kürtler şüphesiz bu yönetimden, bu yönetim anlayışından memnun değil. Çağın evrensel değerlerine kavuşmak için, yoğun, fedakâr bir mücadele yürütüyor.</p>
<p>Özgürlük, eşitlik, demokrasi, adalet, barış, düşün özgürlüğü, baskıya karşı mücadele, gibi değerler çağın evrensel değerleridir. Kürtler de bu değerlerin oluşturduğu bir ortamda yaşayabilmek için çok yoğun, çok yaygın bir mücadele içindeler… 29 Mart 2009 yerel seçimlerinde, Demokratik Toplum Partisi’nin gösterdiği başarı, Kürdistan coğrafyasında yüze yakın belediye’de iktidar sahibi olması bu mücadelenin önemli bir sonucudur. Diyarbakır, Batman, Van, Hakkâri, Şırnak, Siirt, Dersim, Iğdır gibi iller yanında, nüfusu 50 binin üstünde olan, bazıları yüz bini de aşan, Yüksekova, Nusaybin, Kızıltepe, Malazgirt, Doğubeyazıt, Viranşehir, Patnos, Tatvan, Silvan, Cizre, Silopi gibi şehirlerde DTP büyük bir başarı göstermiştir. Buralarda belediye başkanlarının, parklara ve bahçelere, bazı kumu binalarına, Kürt yurtseverlerinin, şairlerinin isimlerini vermeleri valilikler ve kaymakamlıklar tarafından nasıl engellendiği bilinmektedir. Yine bunun gibi, halkın, çocuklara Kürtçe isimler vermeleri, Kürt alfabesindeki Q,X,W,Ê harflerinden dolayı hala sorunlarla doludur. Bu konularda da büyük bir engel vardır.</p>
<p>Çeşitli anketler, Türklerin Kürtlere ilişkin algılarını saptamak için sorular soruyor. Bu noktada önemli bir duruma işaret etmek gerekir. Türk halkının Kürtlerle ilgili düşüncelerini, algılarını belirleyen devletin kendisidir. Devlet, Kürtlere ilgili olarak ne düşünüyorsa Türk halkı da genel olarak bunları düşünüyor. Cumhuriyet tarihi boyunca bu böyledir. Son 25 yıllık Kürt savaşı sırasında, bu durum daha da kemikleşmiştir. Devletin, Kürtlerle, Kürtçeyle ilgili düşüncesinin, algısının hiç olumlu olmadığı bilinen bir gerçekliktir. Eşkıya, şaki, haydut, gerici, irticacı, müfteri, çapulcu gibi sözcükler kimler için kullanılıyor? “Bir avuç eşkıya”, “üç-beş çapulcu” sözleri kimleri işaret ediyor? Cumhuriyet tarihi boyunca, tedip, tenkil, temdin, taqtil, tehcir, temsil, tasfiye kavramları kimler için kullanıldı? Tedip edilecekler (terbiye edilecekler), tenkil edilecekler (cezalandırılacaklar), taqtille karşılaşacaklar (katledilecekler), tehcir edilecekler (yerinden-yurdundan edilecekler), temsil edilecekler, (asimle edilecekler, eritilecekler), temdin edilecekler (medenileştirilecekler), tasfiye edilecekler (yok edilecekler) gibi kavramlar, deyimler kimleri anlatıyordu? Cumhuriyet tarihi boyunca, devletin Kürtlerle, Kürtlükle ilgili olarak kullandığı kavramlar, deyimler bunlardır. Türk halkının, Kürtlere, Kürtlüğe ilişkin duygularının düşüncelerini belirleyen, yönlendiren bu sözcükler, bu deyimlerdir. Kürtler için, Kürtçe için çok yoğun bir aşağılama, horlama yapıldığı da bilinmektedir. Kuyruklu Kürt, aşiret, ilkel yaşam, Kütçe dil değil, üç-eş kelimesi bile yok., yazı dili hiç değil…sık sık kullanılan deyimler oluyor. Bu anti-Kürt propagandada Türk basını devletin yanındadır. Türk basınını bu yolda çok önemli bir rol üstlendiği besbellidir. Kamu yönetiminin yanında, üniversite, yargı gibi devletin temel kurumlarının, eğitim öğretim kurumlarının, sivil toplum kurumlarının da devletin bu tutumunun yanında yer aldığı, bu temel kurumların anti-Kürt propaganda da çok önemli halkalar oldukları biliniyor.</p>
<p>A ve G Yöneticisi Adil Gür, “Kürtler özerklik falan istemiyor, Kürtler için özerklik isteyen beyaz Türklerdir” diyor. Yukarıda kısaca belirtilen ilişkiler ışığında, bu saptamanın çok abartılı, kuşkulu olduğu söylenebilir. Türkiye’nin batısında, orta kesimlerinde pek çok Kürt vardır. Bunlar daha çok işsiz kategorisindedir veya Verso Araştırma Şirketi yöneticisi Erhan Göksel’in belirttiği gibi inşaat, tekstil, gıda gibi sektörlerde çalışmaktadır. Veya fındık toplama, pamuk toplama, çapalama, bahçe sulama gibi işlerde, mevsimlik işçi olarak çalışan insanlardır. Bunlar geçimlerini çok zor temin eden kitlelerdir. Devletin anti-Kürt propagandası karşısında, Türk halkı, zaman zaman kendi bölgesinde, zorluklar içinde yaşayan, hayata tutunmaya çalışan Kürtlere belki acıyabilir. Fakat siyaseten Kürtlerle eşit olmayı katiyen kabul etmez. Kamu yönetiminde, devlet bürokrasisinde, hüviyetlerinde Türk yazıldığı için, Türk kabul edildikleri için görev alanlar olabilir. Bunlar da zaten Kürtlüklerini gizliyorlar ve Kürtler için hiçbir şey istemiyorlar. Kamu yönetiminde veya devlet bürokrasisinde Kürt olarak görev almış, Kürtlerin demokratik haklarını savunan, bunun için mücadele eden bir bürokrat olduğu kanısında değilim. Değil kamu yönetimi veya devlet bürokrasisi, Adalet ve Kalkınma Partisi’nde olduğu durmadan vurgulanan 75 milletvekilinden, Kürtleri için hak hukuk isteyen var mı? Kürt oldukları söylenen bu 75 milletvekilinden, TBMM’de, kamuoyu önünde, Kürt sorunu konusunda konuşan var mı?</p>
<p>Kürtlerin bu yönetimden, bu yönetim anlayışından çok memnun olduğunu, özgürlük, özerklik istemediğini varsayalım. O zaman, özgürlüğün, özerkliğin, kendi kendini yönetimenin çok iyi bir şey olduğunu anlatmak, göstermek gerekmez mi? Bu köleci anlayıştan yararlanıp, onlar üzerine köleci ilişkiler sürdürmek sağlıklı bir tutum mudur? Saddam Hüseyin rejiminin ve Kürdistan Bölgesel Yönetiminin, Kürtlere yaklaşım aynı mıdır?</p>
<p>“Kürtler ‘özerklik’ istemiyor” diyerek, bir müjde gibi, bunu Genelkurmay’a duyurmaya çalışan Taraf Gazetesi’nin tutumu bu bakımdan sağlıklı değildir. Taraf Gazetesi, iki yılı aşkın bir zamandır, çok büyük bir basın hizmeti vermektedir. Ergenekon soruşturmaları, davaları sürecinde yayımladığı belgelerle, orduda, karargâhlarda hazırlanan darbe planlarının deşifre edilmesinde, çok büyüt bir hizmeti vardır. Bunun, Türk demokrasisinin gelişmesinde önemli bir işlevi olacağı açıktır. Taraf’ın Kürtlere ilişkin yaklaşımında da olumluluklar vardır. Fakat, Taraf’ın Kürt sorununa ilişkin tutumu, genel olarak, eleştirdiği bürokrasinin tutumundan çok da farklı değildir. Taraf, Kürt sorununun temeline hiç değinmeden, “eşitlik içinde, kardeşlik içinde, demokrasi içinde sorun çözülür” diyor. Fakat eşitliğin, kardeşliğin, demokrasinin şimdiye kadar neden kurulamadığı konusuna da bakmak gerekmez mi? Bu, sorunun temel dinamiklerini dikkate alan bir analizi gerektirmiyor mu?</p>
<p>Diyelim Kürtler, “özerklik istemiyoruz” diyorlar. O zaman, Kürtleri eleştirmek gerekmez mi? Dünyada herkes kendi kendini yönetmenin mücadelesini verirken, Kürtlerin, “bizi ille de başkaları yönetsin. Kardeşimiz yönetsin” demelerini eleştirmek gerekmez mi? A ve G Araştırma Şirketi’nin, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde benzer bir araştırma yaptığını düşünelim. Orada yaşayan Türkler de “özerklik istemiyoruz” derler mi? Türk basını bunu, müjde gibi, egemenlere duyurur mu? Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan Türkler, bırakın özerkliği, federasyonu, bağımsızlık istiyorlar. Fiili olarak var olan devletin, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin, uluslar arası kurumlar tarafından, devletler tarafından tanınmasını istiyorlar. Kuzey Kıbrıs’ta diyelim 200 bin Türk yaşıyor. Kuzey Kıbrıs’ta 200 bin Türk bağımsızlık isterken, 20 milyonu aşkın Kürtlerin “özerklik istemiyoruz” demeleri eleştirilmesi gereken bir anlayış değil midir? Güney Kürdistan’ı düşünelim. Oradaki Kürtlerin, “özerklik falan istemiyoruz, Saddam Hüseyin yönetiminden, Kimyasal Ali’nin operasyonlarından çok memnunuz” demeleri hoş bir şey mi? Kürtlere, Kürt sorununa yaklaşım da Saddam Hüseyin yönetimiyle Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni aynı kefeye koymak mümkün müdür?</p>
<p>Başbakan Recep Tayyip Erdoğan İsrail karşısında Filistinli Araplara yoğun bir destek vermektedir. Filistinli Araplar Batı Şeria’da ve Gazze’de bağımsız bir Filistin devleti kurulması için mücadele etmektedir. Bu elbette onların çok doğal bir hakkıdır. Başbakan Erdoğan da bu süreci uluslar arası kurumlarda, Araplarla ikili ilişkilerinde aktif olarak desteklemektedir. Türkiye’de Kürtlere, Kürt sorununa baskı, zulüm yoğun bir şekilde sürerken, polise taş attılar diye bini aşkın Kürt çocuk cezaevlerine konulurken Başbakanın Filistinli Araplara desteğinin ciddi bir değeri ve işlevi yoktur. Binin üzerinde Kürt çocuk cezaevindeyken barış ve kardeşlik projesi, milli birlik projesi nasıl yaşam bulur? Kendi evinin önünü temizlemeyen bir kişinin, her gün, komşularını, evlerinin önünü temizlemesi için uyarması sadece tebessümle karşılanır. Bunu herhalde Hamas, Hizbullah, Filistin Kurtuluş Örgütü, Arap dünyası, Müslümanlar, uluslararası kurumlar anlıyordur.</p>
<p>Bu ilişkiler çerçevesinde Can Dündar’ın Şemdin Sakık’la yaptığı röportajı da değerlendirmekte yarar vardır. Bu röportaj 19-21 Ocak 2010 tarihli Milliyet gazetelerinde yayımlandı. Şemdin Sakık PKK’de başlı başına bir fenomendir. Teslimiyetçi duruşu dikkatle analiz gerektiren bir durumdur. Şemdin Sakık ailesini ve örgütünü karalayarak, suçlayarak prim kazanmaya çalışmaktadır. Aile içindeki bazı çatışmalardan, çelişmelerden dolayı gerillaya katıldığını vurgulamaktadır. Başkalarının gerillaya katılmalarında da bu dürtünün önemli bir etken olduğunu anlatmaya çalışmaktadır. Gerillaya katılımının Kürt sorunuyla, özgürlük duygusuyla hiç ilgisi olmadığını anlatmaya özen göstermektedir. 20 sene dağlarda özgürlük mücadelesine katılmış bir gerilla komutanının böylesine teslimiyetçi bir duruş sergilemesi, irdelenmesi gereken, aynı zamanda eleştirilmesi gereken ilişkiler içermektedir. Can Dündar, Canlı Gazete tek başına demokrat bir anlayışı temsil edebilir. Ama Kürt sorunu söz konusu olduğu zaman bu tutumu demokratik bir anlayış çerçevesinde değerlendirmek mümkün değildir. Şemdin Sakık’ın teslimiyetçi ilişkilerini gündeme getirmek, bu ilişkileri yaygınlaştırmaya çalışmak, ancak resmi ideoloji çerçevesinde değerlendirilebilecek bir süreçtir.</p>
<p>İsmail Beşikçi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.argun.org/2010/02/01/%e2%80%9ckurtler-%e2%80%98ozerklik%e2%80%99-istemiyor%e2%80%9d/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kürt Toplumunda Değişim ve Açılım Politikaları</title>
		<link>http://www.argun.org/2010/01/26/kurt-toplumunda-degisim-ve-acilim-politikalari/</link>
		<comments>http://www.argun.org/2010/01/26/kurt-toplumunda-degisim-ve-acilim-politikalari/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Jan 2010 19:30:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bahoz</dc:creator>
				<category><![CDATA[4-Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Beşikçi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.argun.org/?p=7346</guid>
		<description><![CDATA[Kürt toplumunun tarihsel ve toplumsal gelişmesini incelemek önemli bir çalışmadır. Büyük boyutlu siyasal gelişmeler Kürt toplumunun yapısının oluşmasında, toplumsal değişmede çok büyük rol oynamaktadır...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2009/05/ismail-besilci.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-3423" style="margin: 3px;" title="ismail-besilci" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2009/05/ismail-besilci.jpg" alt="ismail-besilci" width="195" height="270" /></a>Kürt toplumunun tarihsel ve toplumsal gelişmesini incelemek önemli bir çalışmadır. Büyük boyutlu siyasal gelişmeler Kürt toplumunun yapısının oluşmasında, toplumsal değişmede çok büyük rol oynamaktadır. 1920’lerde, Milletler Cemiyet döneminde, Kürtlere, Kürdistan’a ilişkin olarak olup bitenler dikkatlerden uzak tutulamaz. Bu dönemde, dönemin emperyal güçleri Büyük Britanya ve Fransa, Kürtlerin ve Kürdistan’ın, bölünmesini, parçalanmasını ve paylaşılmasını sağlamışlardır. Bu emperyal güçler, bu politikalarını, şüphesiz, Ortadoğu’daki, Arap, Fars ve Türk yönetimleriyle işbirliği yaparak gerçekleştirmişlerdir.</p>
<p>Bölünme, parçalanma ve paylaşılma, Kürdistan’ın iskeletini parçalamış, Kürtlerin beynini dağıtmıştır. Bu sürecin Kürt toplumu üzerinde böylesine ağır bir etkisi vardır. Ortadoğu’nun ortasındaki Kürtlerin ve Kürdistan’ın böylesine bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması, Kürt toplumunun iç dinamiklerini zayıflatmış, giderek yok etmiştir. Kürtler, sınırlarda, elektrik yüklü dikenli tellerle, mayın tarlalarıyla, gözetleme kuleleriyle, casus uçaklarıyla, birbirlerinden ayrılmışlardır. Bu ayrılığı devamlı kılmak, derinleştirmek ve yaygınlaştırmak için, her önlem alınmıştır. Böylece, Diyarbakır, Van, Mardin, Urfa, Ağrı, Muş çevrelerinin, Halep, Qamışlı, Süleymaniye, Hewler, Mahabad çevreleriyle, Kafkasya’yla, ticari, toplumsal ve kültürel bağları koparılmıştır. Örneğin, artık, Bitlis’ten, Diyarbakır’dan, Ağrı’dan, Mardin’den kalkan bir hayvan sürüsü, Halep, Şam, Süleymaniye, Tahran, Tebriz gibi pazarlara ulaşamamaktadır. Sınırlar, sınırlarda alınan önlemler, ekonomik ve ticari gelişmenin önünde büyük bir engeldir. Bu engeller, sermaye birikimini ve sanayi gelişimini de durdurmuştur.</p>
<p>1915 de Ermenilere, Süryanilere ve Ezidilere karşı geliştirilen soykırım, Kürt sürgünlerinin başlaması, Kürdistan’daki sınai gelişmeye büyük bir darbe indirmiştir. Ermenilerin ve Süryanilerin tehcirinden ve soykırımından sonra, marangozluk, inşaatçılık, demircilik, kuyumculuk, dericilik, keçecilik, boyacılık gibi çeşitli sanatlar, bir süre, onların yetiştirdiği çıraklar tarafından ayakta tutulmaya çalışılmıştır. Fakat, sektörler, kısa zamanda küçülerek, daralarak, etkinliğini kaybetmiştir. Ermenilerle ve Süryanilerle beraber yaşayan Türk ailelerin ve Kürt ailelerin, çocuklarını, zanaat öğrenmesi için Ermeni ve Süryani ustaların yanına çırak verdiği biliniyor.</p>
<p>Cumhuriyet’le birlikte devam eden ayaklanmalar, köylerin yakılıp yıkılması, ormanların yakılması, temel geçim kaynaklarının tahribi, sürgünler, Kürt toplumunun iç dinamiklerini iyice zayıflatmış, giderek yok etmiştir. Örneğin Osmanlı döneminde, Hakkari’de, çok gelişkin olan tütün üretimi, balcılık, bu süreçte, büyük darbe almıştır. Bir zamanlar, Tahran, Bağdat, Şam, İstanbul pazarlarını tarımsal ürünler bakımından besleyen Hakkari, artık ailelerin bile ihtiyacını karşılayamaz hale gelmiştir. Bir zamanlar, diyelim 18. veya 19. yüzyılda deve yüklü kervanlar, Tahran’a, Bağdat’a, Halep’e, Şam’a, İstanbul’a tarımsal ürünler taşıyordu.</p>
<p>Günümüzdeyse aileler kendi geçimlerini bile sağlamakta zorlanıyorlar. Köylerin yakılması, yıkılması, ailelerin yerlerini-yurtlarını terke zorlanmaları pek çok aileyi yoksulaştırmıştır. Koruculuk dayatmaları yüzünden, bölgeyi terke zorlanan ailelerden bir kısmı, İstanbul, Bursa, Kocaeli gibi yörelerde, varoşlarda çok sefil, çok yoksul bir yaşam sürdürüyorlar. Diyelim Hakkari’de, kendi beldelerinde su da var, toprak da var, fakat bu aileler onlardan yararlanamıyor…</p>
<p>Kürt bölgelerinin geri kalması, geri bıraktırılması böyle bir süreç içinde gerçekleşmiştir. Geri Kalma-geri bırakılma olaylarının temelinde bu ilişkiler vardır. Kürtleri, Kürt kimliğini, Kürtçe’yi, inkar, imha ve asimilasyon çabaları, devletin ideolojik baskı araçlarının ve zorlayıcı baskı araçlarının birlikte kullanılması, geri kalma-geri bıraktırma sürecini iyice hızlandırmış, yoğunlaştırmıştır. Devlet, aşiret reisleriyle, şeyhlerle, toprak sahipleriyle işbirliği yaparak Kürtlerdeki milli gelişmeyi engellemeye çalışmıştır. Bu, şüphesiz karşılıklı bir destektir. Şeyhler, aşiret reisleri ve büyük toprak sahipleri de devletin çıkarını desteklemektedir. Kürtler için, Kürdistan için ayaklanmalara katılanlar, ayaklanmaları yönetenler, şeyhlerin, aşiret reislerinin, toprak ağalarını küçük bir kısmıdır. Onların sonu, ya çatışmalarda ölüm, ya darağaçları, ya ülke dışına firar, ya sürgün ya da cezaevi olmuştur. Devlet yanlısı şeyhlerin, aşiret reislerinin, büyük toprak sahiplerinin devlet tarafından maddi ve manevi olarak desteklenmesi, gelir bölüşümünde çok büyük farkların oluşmasını da beraberinde getirmiştir.</p>
<p>Sınırların elektrikle yüklü dikenli tellerle, mayın tarlalarıyla, iz tarlalarıyla, gözetleme kuleleriyle, casus uçaklarıyla vs. korunması, kaçakçılık denen bir olaya vücut vermiş, mafyanın gelişmesini sağlamıştır. Böyle korunaklı bir alandan gizlice mal geçirmek, ancak, jandarmayla, güvenlik güçleriyle şu veya bu şekilde kurulan illegal bir ilişkiyle olur. Bu yolla çok büyük rantların elde edildiği açıktır. Devlet bu şekilde, illegal bir şekilde, oluşan sermaye birikiminin Batı’ya aktarılması için de her türlü önlemi almıştır. Kürdistan’da Kürt burjuvazisinin oluşmasını engellemek, devletin üzerinde durduğu, gözettiği en hassas konulardan biridir. Bunların yanında, örneğin katma değer vergisin Kürt bölgelerindeki yüksekliği dikkat çekicidir. Örneğin İstanbul’da % 8 olan KDV, Diyarbakır, Siirt, Hakkari, Van, Muş, Ağrı, Kars, Bitlis gibi yörelerde, çeşitli mekanizmalarla ve hesaplarla, % 20’ye kadar yükselmektedir.</p>
<p>Son 25 yıllık savaş dönemi toplumda yeni yeni dinamikler ortaya çıkarmıştır. Bu yeni dinamikler, Kürt toplumunu derinden etkilemekte, toplumun dönüşmesini de sağlamaktadır. Bunlara kısaca bakmakta yarar vardır.</p>
<p>Temmuz ayının sonlarından itibaren, üç ayı aşkın bir süredir, Kürt sorunu bağlamında, bir açılımdan söz ediliyor. Hükümet, önce bunu Kürt açılımı olarak gündeme getirdi. Kısa bir süre sonra, demokratik açılım denmeye başlandı. Daha sonra da milli birlik projesi, huzur ve güvenlik projesi gibi adlar dolaşıma girdi.</p>
<p>Açılım politikası çerçevesinde, hükümet henüz somut öneriler açıklamadı. Sadece olamayacak şeylerden söz etti. Örneğin, “anayasa değişikliği yok, af yok, anadilde eğitim yok” gibi açıklamalar yaptı. Açılım çerçevesinde, nelerin olabileceği konusunda henüz bir şey söylenmedi. Hükümet, 10 Kasım 2009 da, bu konuyu TBMM’e getireceğin söylüyor. Ama bu konuda, üç ayı aşkın bir süredir, basında yoğun bir tartışma yaşanıyor. Televizyonlarda, radyolarda, paneller, açık oturumlar düzenleniyor. Gazetelerde, köşe yazarları, konuya ilişkin görüşlerini dile getiriyorlar. Sivil toplum örgütleri bu konuyla ilgili konferanslar, açık oturumlar, paneller düzenliyor. Temmuz ayının sonlarından itibaren üç ayı aşkın bir süredir, Kürt sorunuyla ilgili yoğun tartışmaların yaşandığı söylenebilir. Aslında bu da bir açılımdır.</p>
<p>Hükümet, 10 Kasım 2009 ve 13 Kasım 2009 günlerinde, TBMM’de açılımla ilgili bazı somut öneriler getirdi İfade özgürlüğünün geliştirilmesine vurgu yapılmasının önemli olduğu kanısındayım.</p>
<p>Hükümet, durup dururken, bir Kürt açılımı, demokratik açılım politikası oluşturmaya çalışmıyor. Bugün bu konuları konuşabiliyorsak, tartışabiliyorsak, bunda, PKK’nin kararlı bir şekilde yürüttüğü mücadelenin büyük bir rolü vardır.</p>
<p>Kürtlerin, Kürt sorununun, Kürt-Türk ilişkilerinin algılanması konusunda, Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetinin, daha önceki hükümetlere göre bir farklılık gösterdiği söylenebilir. Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın, “ne pahasına olursa olsun açılım sürecek” gibi açıklamalarının dikkate değer olduğunu düşünüyorum. İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın tutumunun, daha önceki İçişleri Bakanlarının tutumlarına göre önemli bir farklılık içerdiği söylenebilir. Bu arada, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün tutumunun da önceki cumhurbaşkanlarına göre büyük bir farklılık taşıdığı görülmektedir.</p>
<p>Devletin ve hükümetin, bireysel haklar çerçevesinde bir çözüm düşündüğü kanısındayım. Özel televizyonlara ve radyolara Kürtçe yayın izninin verilmesi, yer isimlerinin iade edilmesi, bazı üniversitelerde Kürdolojiye ilişkin bölümlerin kurulması, lise ve dengi okullarda, seçmeli dersler arasına Kürtçe’nin de konulması, seçimlerde, % 10 luk barajın indirilmesi, gündeme gelebilir. Devlet dairelerinde Kürtçe tercüman bulundurulması, Türk Ceza Yasası’ndaki 221. maddenin genişletilmesi, örneğin, örgütü, arkadaşını ihbar koşulunun kaldırılması, Kürtlerin yaşadığı bazı illerde kalkınma ajanslarının kurulması… söz konusu olabilir. Bunlar, Kürtlerin taleplerini şüphesiz karşılamıyor. Kürtler anadilde eğitim hakkını, anadilde mecburi eğitim hakkını bütün hallere ve şartlara rağmen, savunmak durumundadır. Seçmeli dersler anlayışına da karşı olmak gerekir. 20 milyonu aşkın bir halkın seçmeli derslerle tatmin olacağını düşünmek insanı şaşırtıyor. Bu bir avutma yöntemidir. Kürtlerin bu şekilde avutulması ahlaki de değildir. Bu özellikle vurgulanmalıdır.</p>
<p>Kürtler, kararlı bir şekilde sürdürdükleri çabalarla, bu küçük hakları büyütebilirler. Kürtlerin kazanımları zaten hep fiili kazanımlar oluyor. Örneğin, bugün Kürtlerin durumu 20-25 yıl öncesine göre çok ileri durumdadır. 20-25 yıl sonra, bugüne nazaran çok daha ileri olacaktır</p>
<p>İçişleri Bakanı Beşir Atalay, 13 Kasım 2009’da, TBMM’de demokratik açılımla ilgili görüşmelerde, ifade özgürlüğünün genişletilmesinden ve yer adlarının iadesinden söz etti. Demokratik açılımın sürdürüleceğini de söyledi. Özel radyo ve televizyonlar da süresiz olarak Kürtçe yayına başladı.</p>
<p>19 Ekim 2009 tarihinde, Qandil’den sekiz gerillanın, Maxmur Kampı’ndan 26 sığınmacının</p>
<p>geriye dönüşünde dikkat çekici olaylar yaşandı: Gelenler, Habur’da, çok büyük kitleler tarafından coşkularla karşılanmıştır. Basın, devlet ve hükümet, Kürtlerdeki bu sevincin, devleti, hükümeti, Türk halkını rencide ettiğini söylemektedir. Bu sevincin, bu coşkunun Türk halkının hassasiyetlerini hiçe saydığını vurgulamaktadır. Türk basını, bu yönde haber yapmakta, propaganda geliştirmektedir. İşte bu noktada, 25 yılı aşkın bir zamandır sürdürülen Kürt aleyhtarı propagandaya bakmak gerekir.</p>
<p>25 yılı aşkın bir zamandır, devlet tarafından, Kürt aleyhtarı o kadar yoğun bir propaganda geliştirilmiştir ki, bu durum, yani Kürt aleyhtarlığı, Türk halkının zihnine iyice nakşedilmiştir. Bu yoğun ve yaygın propagandadan sonra halk, devlet tarafından Kürtlere herhangi bir iyilik yapılabileceğini düşünmemektedir. Yine bu propaganda yağmuru altında, koruculuk gibi, “faili meçhul” cinayetler gibi, korucuların, JİTEM’in, Kürtlere karşı, sistematik olarak işledikleri suçlar, cinayetler hakkında, Batı’da oturan halkın, Türklerin sağlıklı bilgisi olmamıştır. Koruculardan, korucuların işlediği suçlardan, cinayetlerden söz edenlere, “sen yalan söylüyorsun, bizim oralarda koruculuk yok, diyelim Denizli’de yoksa, onların yaşadığı şehirlerde de yoktur.” deniyor. JİTEM’in operasyonları hakkında, “faili meçhul” cinayetler hakkında konuştuğunuz zaman, “bizim memlekette böyle olaylar olmuyor, bizde yoksa oralarda da yoktur, devletimiz, ordumuz, polisimiz böyle şeyler yapmaz” deniyor.. Bu konular üzerine ısrarlı olduğunuz zaman da, “Onlar zaten suçlu, her türlü cezayı hak ediyorlar”, deniyor.</p>
<p>Habur’da, daha sonra, Silopi, Cizre, Nusaybin, Diyarbakır, gibi şehirlerde, Kürt halkının kitlesel sevicini gören Türklerin bir kısmı şöyle düşünmüş, şöyle duygular içinde olmalı: Kürtler bu kadar sevindiklerine göre, bu, Kürtlerin lehine gelişen bir şeyler olduğunu gösterir. 25 yılı aşkın bir zamandır süren Kürt aleyhtarı propagandadan sonra, böyle bir süreç nasıl yaşanabilir? Halbuki bu karşılaşmanın sevinç doğurması, doğal bir durumdur. Sevinç paylaşıldıkça çoğalan bir duygudur.</p>
<p>O halde, yapılanlar, edilenler konusunda, devletin, hükümetin, basının, Türk halkını da ikna etmesi gerekir. Bundan daha önemli olarak, Kürt şehirlerinde yaşanan, koruculuk gibi, “faili meçhul” cinayetler gibi, köylerin yakılması-yıkılması, ormanların yakılması gibi olaylardan, devletin, Türkleri, Batı’da oturanları da haberdar etmesi gerekir. Ayrıca “kardeşlik” sloganının bu olgular çerçevesinde, yeniden değerlendirilmesi gerekir. Sevinç paylaşıldıkça çoğalan ruhsal bir ortam yaratır. “Kardeşlik” söz konusu olduğunda, Kürtlerin yaşadığı sevinç, Türk halkının hassasiyetlerini nasıl incitir, Türkleri nasıl rencide eder?</p>
<p>19 Ekim günü, 34 kişinin Habur’da karşılanmasının, bu karşılamanın algılanmasının, Türklerin hassasiyetlerini hiçe saydığı, Türk halkını rencide ettiği vurgulanıyor. Ama, Kürtlerin de hassasiyetleri olabileceği hiç düşünülmüyor. Kürtlerin yaşadığı alanlarda, dağlara, tepelere, kamu binalarına, “Ne mutlu Türkün diyene”, “Bir Türk dünyaya bedeldir”, “Türk öğün, çalış, güven” gibi sloganlar yazmışsın. Kürt çocuklarına, her gün, okullarda, “Türküm, doğruyum, çalışkanım… Varlığım Türk varlığına armağan olsun” şeklinde ant içiriyorsun… Bunlar Kürt halkını inciten, rencide eden durumlar değil mi? Bir Türk istediği kadar, istediği yerde, Türk olduğunu söyleyebilir, bununla övünç duyabilir, ama bunu Kürtlere söyletmek, Türk olmakla, Kürtlerin de övünmesini istemek çok yanlıştır, ahlaki değildir.</p>
<p>Türkiye’de, resmi ideolojinin bir görüşü, bir anlayışı var. “Kederde, sevinçte ortağız” denir. Bu sık sık tekrarlanır. Kürtler, dil ve kültürle ilgili talepler ileri sürerken, Kürt toplumu olmaktan doğan haklarını ısrarla talep ederken, “Ayrımız-gayrımız yok, bin yıldır beraber yaşıyoruz, bin yıldır, birlikte ağladık, birlikte güldük, kederde kıvançta ortağız” denir. Kürtlerin taleplerini önü bu şekilde kesilmeye çalışılır. Bu, aslında, yaşanan gerçekliği hiç aksettirmeyen bir görüştür. Basında sık sık yer alan, “Hainleri inlerinde kıstırdık”, “Teröristlerin başına yağmur gibi bombalar fırlattık” gibi haberlerin Kürtlerde ve Türklerde</p>
<p>Nasıl farklı duygular yarattığı yakından bilinmektedir. 1992’de Güney Kürdistan’da Kürt parlamentosunun kurulması, 2005, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin kurulması, Kürtlerde ve Türklerde, çok farklı duyguların ve düşüncelerin yaşanmasını getirmiştir. Kürtler gururlanırken, Türklerin büyük bir çoğunluğu endişelere kapılmıştır. Habur’dan girenleri karşılayan Kürtlerin sevinci, bu sevinç karşısında, basının, devletin ve hükümetin, “hassasiyetlerimiz rencide oldu” diye üzüntü duymaları, umutsuzluğa kapılmaları, bize, bir kere daha şunu gösteriyor: Demek ki Kürtlerin sevinçleri, Türklerin büyük bir çoğunluğu için kara gün olarak algılanabiliyor.</p>
<p>Kürtlerin yaşadıkları şehirlerde, Diyarbakır, Van, Batman, Bitlis, Muş, Şırnak, Hakkari, Yüksekova, Nusaybin, Kızıltepe, Doğubeyazıt, Malazgirt, Patnos , Ergani gibi şehirlerde, sık sık mehteran birlikleriyle, özel timleri yürütüyorsun, “kahrolsun insan hakları” diye bağırtıyorsun; bunlar Kürtlerin hassasiyetlerine dokunmuyor mu, Kürtleri incitmiyor mu? Asker uğurlama törenlerinin nasıl yapıldığı, bu sırada Kürtlerin nasıl aşağılandığı biliniyor. Yaz aylarında, Karadeniz yöresine giden, fındık işçilerine nasıl hakaretler edildiği, fındık işçisi Kürtlerin, Anadolu’nun batı yörelerinde, benzer işlerde çalışan Kürtlerin, nasıl aşağılandığı yakından biliniyor. Fındık işçisi Kürtlere, yöredeki yerel işçilere göre çok daha az ücret ödendiği de biliniyor. Bütün bunlara rağmen, 34 kişinin Habur’da, coşkulu bir şekilde karşılanmasına, “hassasiyetler” diyerek, “rencide olduk” diyerek karşı çıkılması, devletin, Kürt aleyhtarı politikasıyla yakından ilgilidir. Devletin, hükümetin, basının, bu anti-Kürt söyleminin, propagandanın da ürünü bunlar olabilir.</p>
<p>***</p>
<p>Son 25 yıllık savaş, Kürt şehirlerinin nüfus yapısında, çok önemli değişiklikler gerçekleştirmiştir. Devlet, savaş sürecinde, gerillaya yardım-yataklık yapıyorlar diye, dört bine yakın köyü, mezrayı boşaltmıştır. Köylerin boşaltılması, köylerin, evlerin yakılması-yıkılması, ailelerin, yerlerini-yurtlarını terke zorlanması, temel geçim kaynaklarının tahribi anlamına gelmektedir. Köyleri, evleri yakılıp yıkılanlar, Diyarbakır, Van, Batman gibi şehirlerin etrafında çok büyük kitleler halinde yığılmışlardır. Bu göçün önemli bir kısmının, İstanbul, Mersin, Adana, İzmir gibi Anadolu’nun Batı yörelerine yapıldığı da biliniyor. Diyarbakır, bugün, nüfusu bir milyonun üzerinde bir şehirdir. Van, 700 bin, Batman, 500 bin civarında bir nüfusu sahiptir. Bu nüfusun büyük bir çoğunluğu, devlet ve hükümete muhalif örgütlü bir kitledir. Hakkari, Bitlis, Şırnak, Siirt, Muş, Iğdır gibi şehirlerin etrafında da böyle bir nüfus birikimi vardır. Yüksekova, Ergani, Silvan, Malazgirt, Viranşehir, Tatvan, Nusaybin, Kızıltepe, Cizre, Silopi, Doğubeyazıt, Patnos gibi şehirlerin etrafında da bu tür bir nüfus yerleşimi görüyoruz. Bu ilçeler yüzbine yakın nüfuslarıyla göçmenleri barındırır şehirler haline gelmiştir. Adana, Mersin, Kocaeli, Bursa, İstanbul gibi yörelerde de bu nüfus hareketlerinin görmek mümkündür. Bu nüfusun ana özelliği evlerinin, köylerinin yakılmış, yıkılmış olması, “faili meçhul” cinayetlerle yakınlarını kaybetmiş olmalarıdır.</p>
<p>1920’leri, 1930’ları düşünelim. O yıllarda, o dönemde, yukarıda sayılan şehirlerde, feodal kökenli bir eşraf vardı. Büyük toprak sahipleri, şeyhler, aşiretler vardı. Bu eşrafın büyük bir çoğunluğu, ayaklanmalar sürecinde devletin yanında yer alıyordu. Ayaklanmalar genellikle, feodal kökenli unsurların küçük bir kısmı tarafından yönetiliyordu. Onlar da, çatışmalarda öldürülüyor veya idam sehpalarına gönderiliyordu. Firar etmeleri için ortam hazırlanıyor veya sürgün ediliyorlardı. Etkinlikleri bu şekilde kırılıyordu. Ama, eşrafın büyük bir kısmı devleti destekliyordu. Ayaklanmalar sürecinde devletin yanında yer almak, ayaklananlara karşı devletle birlikte mücadele etmek, eşrafın sergilediği ana bir tutumdu. Toprak ağaları, aşiret reisleri ve şeyhler genellikle devleti savunuyorlardı. Devlet de onların maddi ve manevi olarak güçlenmeleri için yoğun bir çaba harcıyordu. Günümüzdeki nüfus ise, muhalif bir nüfustur. Aynı zamanda, yoksul köylülüğün oluşturduğu bir nüfustur, emekçi bir nüfustur. Bunların ötesinde, hareketi yönetenler de emekçi halkın çocuklarıdır. Bütün bunlar, hareketin, mücadelenin nüfus yapısının çok köklü bir şekilde değiştiğini gösteriyor.</p>
<p>Bu nüfus hareketinin çok önemli bir özelliği daha vardır. Milliyetçilik hareketleri şehirlerde gelişebilecek hareketlerdir. Kırsal kesimlerde milliyetçi hareket gelişemez. Şehirlerdeki nüfus birikimi, muhalif nüfusun şehirlerdeki birikimi, milliyetçilik hareketlerinin gelişmesi için çok elverişli bir ortam hazırlamıştır. Bu nüfusun emekçi bir nüfus olması, yine saptanması gereken çok önemli bir noktadır. Milliyetçilik hareketi gelişiyor derken, bunun çok önemli bir gelişme olduğunu, Kürtlerde yaşanması gereken esas sürecin bu olduğunu belirtmek istiyorum.</p>
<p>Kadınların siyasal hareket katılması, yine ancak, şehirlerde yaşanabilecek bir olaydır. Kırsal kesimlerde, ulaştırma ve haberleşme olanaklarının, iletişim olanaklarının kısıtlı olması, bu tür hareketlerin doğup gelişebilmesi için elverişli mekanlar değildir. Kadınların siyasal harekete katılması, herhangi bir ulusal kurtuluş mücadelesinin, toplumsal kurtuluş mücadelesinin olgunluğunun önemli bir göstergesidir. 1970’lerin sonlarından beri daha doğrusu PKK ile Kürtlerde böyle bir süreç başlamıştır. Bu süreç yoğunlaşarak, yaygınlaşarak gelişmektedir. Bugün bazı kitlesel gösterilerde, kadınların daha büyük bir çoğunluk oluşturduğu görülmektedir. Örneğin, onbin kişilik bir gösteride, yürüyüşte, kadınların ve çocukların kitlenin çoğunluğunu teşkil etmektedir.</p>
<p>Köyler yakılıp yıkılmış, ormanlar yakılmış, temel geçim kaynakları tahrip edilmiş, “faili meçhul” cinayetlere kurban gitmiş, yerini-yurdunu terke zorlanmış ailelerin, insanların önemli bin kısmı Kürt şehirlerinin etrafında yerleşmiştir. Bu da çok farklı, fakat Kürtler için çok olumlu yeni bir sürecin yaşanmasını getirmiştir. Köyler, Kürtleri, Kürt sorunun bitirmek için yakılıp yıkılmıştır; ama bu, önceden düşünülemeyen çok farklı bir süreci gündeme taşımıştır. Bu sürecin gelişeceği kanısındayım. Batı şehirlerinde yaşayan Kürtlerin, etraftaki Türkler tarafından şu veya bu şekilde rahatsız edilmeleri, bunların da zaman zaman görülmesi, Batı’yı artık Kürtler için bir sığınak olmaktan çıkarmıştır.</p>
<p>Devlet, Kürtlerin yaşadığı alanlarda, Kürt şehirlerinde dinsel akımları, dinsel duyguları geliştirmek için yoğun bir çaba içindedir. Devlet, Kürt köylerine, Kürt beldelerine, Türk kökenli çok genç imamlar göndermektedir. Böylece, Roşan Lezgin’in belirttiği gibi, okul, sağlık ocağı, cami aracılığıyla, Kürtlerdeki milli hareketin engellenmesi, Türkleştirilmenin gerçekleştirilmesi için büyük bir güç harcanmaktadır. Yeni tayin edilen bu genç imamların “Fetullahçı” tabir edilen çizgide olduğu yine bilinen bir gerçekliktir. Devletin din ile dinsel akımlarla ilgili hiçbir sorunu yoktur. Devlet, gayet rahat bir şekilde, dini, dinsel akımları Kürt sorununu engelleyebilmek için kullanabilmektedir. Dinsel akımları Kürt milli hareketine karşı, Kürt milliyetçilerine karşı kullanabilmektedir. Ama Kürtler de devletin bu tutumunun bilincine vardığı için, dini ve dinsel akımları Kürt milli hareketinin çıkarları doğrultusunda algılamaya başlamışlardır. Bu gelişmelerin yakından izlenmesinde, dikkatle izlenmesinde çok büyük bir yarar vardır.</p>
<p>Burada, çok önemli bir konuya daha değinmek gerekir. Qandil’den gelen 8 gerilla, beraberlerinde, 8-9 maddelik öneriler listesi de getirmiştir. Bu önerilerin üçüncüsünde şöyle denilmektedir. “Demokratik Türkiye ulusunun bir parçası olarak, Kürt halk kimliğimiz temelinde ve anayasal güvenceye sahip olarak, özgür, eşit ve birlikte yaşamak..”</p>
<p>Burada, bağımsız bir Kürt kimliği savunulmamaktadır. Türk kimliğinin bir parçası olarak, yani Türk üst kimliğinin bir parçası olarak, alt kimlik olarak Kürt kimliği savunulmaktadır. “Demokratik Türkiye ulusu” kavramı zorlama bir kavramdır. Bu kavramın toplumsal karşılığı yoktur. Toplumsal olarak, Türk halkı vardır, Kürt halkı vardır. “Demokratik Türkiye ulusu” dediğiniz zaman, “tek millet, tek vatan, tek devlet, tek dil, tek din” anlayışını da benimsemiş oluyorsunuz. Bu konuların irdelenmesinde de yarar vardır. Türkiye’de üst kimlik-alt kimlik tartışmalar sadece şu koşullarda olumlu bir sonuç yaratabilir: Eğer Türk kimliği de öbür kimlikler gibi alt kimlik olarak benimsenirse, o zaman, bir üst kimlik arayışı anlamlı olabilir. Aksi halde, bu tür tartışmalardan, önerilerden sağlıklı bir sonuç elde edilmesi mümkün olmaz.</p>
<p>İsmail Beşikçi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.argun.org/2010/01/26/kurt-toplumunda-degisim-ve-acilim-politikalari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Minare Referandumu Üzerine</title>
		<link>http://www.argun.org/2010/01/01/minare-referandumu-uzerine/</link>
		<comments>http://www.argun.org/2010/01/01/minare-referandumu-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 01 Jan 2010 21:08:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>argun</dc:creator>
				<category><![CDATA[4-Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Beşikçi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.argun.org/?p=7174</guid>
		<description><![CDATA[İsviçre’de, 1970’lerde, 20 bin civarında Müslüman varken, bu sayı, günümüzde, 400 bine ulaşmıştır. Müslümanlar, İsviçre’de camilerin inşa edebilmektedir. İsviçre’de 200 civarında cami yapılmıştır. Bunlardan dört tanesi minarelidir, geriye kalanlar minaresizdir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2009/05/ismail-besilci.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-3423" title="ismail-besilci" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2009/05/ismail-besilci.jpg" alt="ismail-besilci" width="195" height="270" /></a>İsviçre’de, 29 Kasım 2009 da, minare konusunda bir referandum yapıldı. Referandum sonunda minare yasağı kabul gördü.</p>
<p>Referandumda minare yasağının kabul görmesi, Türkiye’de çok büyük tepkilerle karşılaştı. Gerek devlet ve hükümet yetkilileri, gerek siyasal partiler, gerek sivil toplum kurumları bu sonuca tepki gösterdi. Basında, pek çok kalem, pek çok ses, “İsviçre insan haklarını çiğniyor, İsviçre ırkçı, faşist bir devlettir,” diyerek İsviçre’yi protesto etti. Bu olay üzerine, minare yasağı algılaması üzerine bazı düşüncelerimi dile getirmeye çalışacağım.</p>
<p>24 Ekim 2004 de Trabzon’da, McDonals’a bomba atıldı.</p>
<p>5 Şubat 2006’da, Trabzon’da, Santa Maria Katolik Kilisesi rahibi Andrea Santoro katledildi.</p>
<p>3 Temmuz 2006 da, Samsun’da, İtalyan Katolik Kilisesi rahibi Pierre Brunissen (74) bıçakla ağır yaralandı.</p>
<p>19 Ocak 2007 de, İstanbul’da, Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, katledildi.</p>
<p>18 Nisan 2007 de, Malatya’da, 5 kişi, Zirve Kitabevi’nde çalışan, biri Alman üç Hıristiyanı,</p>
<p>ellerini, ayaklarını bağlayıp, boyunlarını keserek katletti.</p>
<p>Rakel Dink bu ilişkileri, “bebekten katil yetiştiren bir sistem” diye anlatmaktadır. Bu Türk siyasal sisteminin azınlıklara bakışının dikkate değer bir özetidir. JİTEM’in Kürtlere nasıl zulmettiği bu yazının dışında bırakılan bir konudur.</p>
<p>Son iki olaya, emniyet görevlilerinin, albayların, generallerin isimlerinin, karıştığı da biliniyor. Hrant Dink’in katledilmesiyle ilgili olarak görülen davada, Hrant Dink’i öldürenlerle, McDonals’a bomba atanlar arasında organik bağlar bulunduğu da görüldü.</p>
<p>Bu davada, güvenlik birimlerinin, delileri yok etmeye, davayı karatmaya çalıştığı da izlenebilen, gözlenebilen bir süreç oldu.</p>
<p>İsvviçre’deki minare yasağına tepki gösteren Türk basınının, yukarıda sıraladığımız bu olaylara karşı tepkisi çok cılızdır. Özellikle ilk üç olaya, hiç tepki olmadığı, bilmezlikten duymazlıktan gelindiği, hatta benimsendiği söylenebilir. Son bir yıl içinde, Türkiye’de, Hıristiyanlara, Hıristiyanların ibadet yerlerine onlarca saldırı vardır.</p>
<p>İsviçre’de, 1970’lerde, 20 bin civarında Müslüman varken, bu sayı, günümüzde, 400 bine ulaşmıştır. Müslümanlar, İsviçre’de camilerin inşa edebilmektedir. İsviçre’de 200 civarında cami yapılmıştır. Bunlardan dört tanesi minarelidir, geriye kalanlar minaresizdir.</p>
<p>Müslümanlar, Tunus, Cezayir, Fas ülkelerinden gelen göçmenlerdir. Türk ve Kürt kökenli Müslümanlar da çoktur. Çeşitli Afrika ülkelerinden gelen Müslümanlar da vardır. (Aydın Dere, Akıl, Vicdan ve Şark Kurnazlığı, www.kurdistan-post.org 6 Aralık 2009)</p>
<p>Burada sözü edilen 400 bin Müslümanın bir kısmı, Alevi olabilir. Türkiye’de Aleviler resmi görüş doğrultusunda Müslüman kabul edildiği için, İsviçre’de de öyle kabul ediliyor olabilir.</p>
<p>Minare yasağının cami yasağı olarak, İslami ibadetin yaşanmasına getirilen bir yasak olarak değerlendirilmesi ise bir çarpıtmadır. Bugün Anadolu’daki bazı camilerde de minare yoktur. Mescitlerde minare yoktur.</p>
<p>İsviçre’de Minare Yasağı ile ilgili referandumun yargı denetimine tabi olduğu da bilinmektedir.</p>
<p>1924 de, İstanbul ve çevresinde bir milyon civarında insan yaşıyordu. Bunların 280 bini Rumdu. Bugün bu sayı 2000 (ikibin) civarındadır. Mübadele, Varlık Vergisi (1942-1944), 6-7 Eylül olayları, (1955), 1964 sürgünleri, Rumlar için ne anlama gelmektedir? Bu konularda Osmanlı’ya ve Cumhuriyet dönemine hiçbir eleştiri getirmeyen kalem sahiplerinin, minare yasağından dolayı İsviçre’yi suçlaması ciddi bulunabilir mi?</p>
<p>1914-1915 de, 12 milyonluk Türkiye’de iki milyon Ermeni yaşıyordu. Bugün 70 milyona ulaşan Türkiye’de, ekiz-on milyon Ermeni yaşıyor olması gerekmez mi? Nerede bu Ermeniler?</p>
<p>Bugün taşrada, Rumlardan, Ermenilerden, Süryanilerden kalan kiliselerin, manastırların çok büyük bir kısmı harabe halindedir. Bu kiliseler, manastırlar yağmalanmış yıkılmıştır. Bu harabe yerler, hayvan barınağı olarak, çöplük olarak kullanılmaktadır. Burada temel amaç hiç şüphesiz, bu halklardan hiçbir iz bırakmamaya çalışmaktır. Basının, siyasal partilerin vs. Osmanlı’yı, Cumhuriyet dönemini bu çerçevede eleştiren bir tutumu yoktur.</p>
<p>Bu kiliselerin, manastırların onarılmasına engel olmak da bir devlet politikasıdır. Kiliselerin büyük bir kısmının camiye dönüştürüldüğü bilinmektedir.</p>
<p>Alanya, Antalya gibi yörelerde oturan Hıristiyanların kendi kiliselerini açmalarına da, valilikler engel olmaktadır. Bir Avrupalının müslümanlaştırılması Türkiye’de çok makbul bir olay olarak değerlendirilmektedir. Bunu yapanlar övülmektedir, alkışlanmaktadır. Ama din değiştirip hıristiyanlığa geçenler ölüm cezasıyla karşılaşmaktadır. Malatya’daki Zirve Kitabevi’nde, boyunları kesilerek katledilen üç kişiden ikisi din değiştirip Hıristiyan olan Türk veya Kürttü.</p>
<p>Uluslar arası İlişkiler Profesörü Baskın Oran, “İsviçre Dibin Kara” başlıklı yazısında (Radikal İki, 13 Aralık 2009, s.5) Ankara’da, Ortodoks cemaatine mensup 3000 Alman’a kiliselerini açmaları için izin verilmediğini anlatmaktadır. Düşünelim ki bu çanı olan, çan çalan bir kilise falan değildir. Herhalde, bir iş yerine, bir apartman dairesine sığınmış bir-iki odalık bir mekandır.</p>
<p>İsviçre’de Müslümanlar mı öldürülmüş? İsviçreliler Müslümanları mı öldürmüş? Camiler mi yıkılmış? Camiler yıkılıp yerlerin kiliseler mi kurulmuş? Bunların hepsi, Osmanlı’da ve Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşanan olaylar Hıristiyanların işkence edilerek öldürülmesi, kiliselerin yıkılıp cami yapılması, kiliselerin onarılmasına izin verilmemesi, yeni kiliselerin kurulmasına izin verilmemesi ancak Türkiye’de rastlanılabilen olaylar oluyor. Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasına hala izin verilmemesi olayını yine bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Bütün bunlara rağmen, bunlara ilişkin hiçbir eleştiri getirmemesi, inanç özgürlüğünün bu konularda hiç hatırlamaması, resmi ideolojinin, Türk düşüncesini yoğun bir şekilde etkilediğini göstermektedir.</p>
<p>İsviçre’de, 1970’lerde, 20 bin civarında olan Müslüman nüfusun günümüzde 400 bine ulaştığı belirtiliyor. Hıristiyan nüfusun, Osmanlı’da ve Türkiye Cumhuriyeti’nde, katliamlarla, soykırımlarla, sürgünlerle, baskıyla, zorla nasıl azaltıldığı, açık bir şekilde görülebilen bir süreçtir. Buna rağmen Türk düşüncesinin bunları görmezden gelip minare yasağı referandumundan dolayı İsviçre’yi eleştirmesi, suçlaması, Türk düşüncesinin, aslında, devlet düşüncesi olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Kaldı ki, İsviçre’de, bu tür referandumların yargı denetimine tabi olduğu da belirtilmektedir. Ayrıca, İsviçre, eleştirilere karşı, “bu benim iç sorunumdur”, “dış düşmanların işidir” demiyor. Eleştirileri dinliyor.</p>
<p>Türk yöneticilerin sık sık vurgulamalarına rağmen, Türkiye laik bir devlet değildir. Anayasanın üçüncü maddesinde laiklik ilkesine vurgu yapılmasına rağmen, Türkiye laik bir devlet değildir. Bunun önemli bir göstergesi, Alevilere karşı izlenen asimilasyon politikasıdır. Kürtlerin Türklüğe asimilasyonu, Alevilerin Müslümanlığa asimilasyonu, devletin özenle uyguladığı bir politikadır. Alevileri Müslümanlığa asimile etmek için her yol mübah sayılıyor. Okullara mecburi din dersleri konulmasının, derslerde, İslami kuralların ve İslami ibadetin esaslarının öğretilmesinin, laikliğe aykırı uygulamalar olduğu açıktır. Rum Patrik Bartholomeos’un sitemlerini, serzenişlerini, “çarmıhtayım” sözlerini, nasıl algılamak gerekir? Heybeliada’daki Ruhban Okulu neden hala açılamamaktadır?</p>
<p>Türkiye’de, devlet tarafından denetlenen bir din anlayışı vardır. Dinin içeriği de devletin siyasal çıkarlarına göre, devlet tarafından belirlenmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı bir devlet kurumudur. Başbakanlığa bağlıdır. Diyanet İşleri Başkanı da bir devlet memurudur. Bunların evrensel laiklik anlayışlıyla hiç bağdaşmadığı çok açık bir gerçekliktir. Böyle bir laiklik anlayışını devletin esası olarak kabul eden resmi ideoloji de aslında din gibi bir kurumdur. Resmi ideolojinin herhangi bir ideoloji olmadığını, devletin idari ve cezai yaptırımlarıyla korunan ve kollanan bir ideoloji olduğunu vurgulamak gerekir.</p>
<p>Kanımca Kızılbaş (Alevi) inancının, İslamla bir ilişkisi yoktur. Alevilik İslamiyetten çok önceki bir inançtır. Bugünkü Kızılbaşların, (Alevilerin) atalarının İslam olmadığı bilinen bir gerçekliktir. Şiilik şüphesiz İslamlıktır. Ali, Hasan, Hüseyin, 12 İmam gibi, Şiiliğin temel figürlerini Aleviliğe nasıl aşılandığı, Alevilerin neden Müslüman gibi görünme gereğini duydukları, sorunun incelenmesi gereken bir boyutudur.</p>
<p>Alevi köylerine cami yapmak, camilere imam göndermek, evrensel laiklik anlayışıyla uyuşmamaktadır. Aleviler, bugün, şehirlerde, mahallelerde, Müslümanlarla birlikte, günde beş defa ezan sesi dinlemektedir. İsviçre’deki Müslümanların inanç özgürlüklerini savunanlar, Alevi inancını bilmezlikten, duymazlıktan geliyorlar. Cemevleri’ne karşı duyarsızlar. Cami ile, namaz ile hiç ilgisi olmayan Alevilere, “siz de Müslümansınız” denerek günde beş defa ezan dinletiyorlar. Alevileri camilere çağırıyorlar. Bunların evrensel laiklik anlayışına çok ters olduğu açıktır. Kilise kurulmasına izin verilmediği Türkiye’de, Çan sesinin işitilmediği Türkiye’de, Alevilere, Hıristiyanlara, Ezidilere, günde beş defa ezan sesi dinletilmesi laiklik anlayışıyla nasıl bağdaştırılıyor?</p>
<p>İsviçre’deki minare yasağı, yasağın referandumla kabul edilmesi, çeşitli kişiler, çeşitli kurumlar ve yönetimler tarafından protesto edilmiş, kınanmıştır. Türkiye’deki eleştiri, kınama ve protesto daha şiddetli, daha yaygın olmuştur. Halbuki, Türkiye, bu yazının başında dile getirilen operasyonlardan dolayı, benzer onlarca operasyondan dolayı, bu konularda söz söyleyecek en son ülke olmak durumundadır.</p>
<p>Avrupa Birliği ile yürütülen müzakerelerden sorumlu devlet bakanı, Araplara seslenerek, “İsviçre bankalarındaki paralarınızı, İstanbul’a taşıyın” demesi ise, tam bir fırsatçılıktır. Bu tutumla, Türkiye ve İspanya başbakanları tarafından yürütülen, “Medeniyetler Arası Diyalog”dan da ciddi bir sonuç çıkmaz. Başbakan, “Müslümanlar soykırım yapmaz” diyerek, “ecdadımızda zulümkarlık yoktur” diyerek, totoloji yapmaktadır. Kürtlere soykırım yapan, Halepçe’yi yaşatan Saddam Hüseyin Müslüman değil miydi? Sudan’daki Darfur konusunda, uluslar arası kurumların, örmeğin Bileşmiş Milletler’in raporları yok mu? Böyle bir ret, inkar zihniyetiyle, geçmişiyle yüzleşmekten kaçınarak Medeniyetler Arası Diyalog nasıl geliştirilebilir?</p>
<p>Bugün, Bağdat’ta bir Sünni, Şii camiine girmekte ve ibadet edenlerin ortasında beline bağladığı bombalarla kendini patlatmaktadır. 60-70 kişi ölmekte, 100-150 kişi yaralanmakta, sakat kalmaktadır. Birkaç gün sonra da aynı olgular, bu sefer bir Şii militan tarafından Sünni camiinde gerçekleştirilmektedir? Danimarka’daki peygamber karikatürlerinden dolayı Endonezya’dan Fas’a kadar ayağa kalkan İslam dünyası bu tür olaylara karşı neden duyarsızdır? Çok sözü edilen İslam kardeşliği, neden Şiiler ve Sünniler arasında gerçekleştirilememiştir? Medeniyetler arası diyalogdan önce, İslam içindeki bir diyalog daha gereği daha önemli değil midir?</p>
<p>Hükümet, beş ayı aşkın bir zamandır, Kürt açılımı, demokratik açılım, milli birlik projesi adı altında, bir program uygulamaya çalışmaktadır. Bu sürecin önemli bir yönü, kanımca, bu zaman zarfında, yoğun bir tartışmanın yaşanıyor olmasıdır. Kürt sorunu, Alevi sorunu, televizyonlarda, radyolarda, gazetelerde tartışılabilmektedir. Sivil toplum kurumları, Kürt sorunuyla ilgili, Alevi sorunuyla ilgili paneller, açık oturumlar, konferanslar düzenlemektedir. Bu da kanımca başlı başına bir açılımdır. İfade özgürlüğünün genişletilmesi, kurumlaşması önemli olmalıdır. Özgür eleştiri, özgür tartışma, sorunun çok önemli bir boyutudur.</p>
<p>Türkiye, kendi geçmişiyle, kendi tarihiyle yüzleşmek istemiyor. Yüzleşmekten kaçınıyor. Ama ifade özgürlüğünün kurumlaşması, özgür eleştirinin, özgür tartışmanın gelişmesi sürecinde, zamanla yüzleşmek de gündeme gelebilir. Bu süreçte Kürt sorunu, Ermeni sorunu, Alevi sorunu, Kıbrıs sorunu gibi sorunlar daha açık, daha özgür bir şekilde konuşulur.</p>
<p>Geçmişle yüzleşme, kendi tarihiyle yüzleşme denildiğinde, Ermenilere ve Süryanilere karşı geliştirilen soykırım, şüphesiz ilk planda akla gelmektedir. 80 yılı aşkın bir zamandır, Kürtlere uygulanan politikalar da dikkatlerden uzak tutulamaz. Esas amacı asimilasyon olan bu politikanın, kitle katliamlarını, geniş kitlelerin sürgünlerini içerdiği de bilinmektedir. Son 25 yılı aşan savaş sürecinde yaşananların küçük bir kısmını, Av. Hüseyin Turhallı, Mermiler Tükenince ve İsyan Gerekçemiz başlıklı yazılarında (www. kurdistan-post.org 3.12.2009, 9.12.2009) dile getirmektedir. Bu geçmiş, bunların hatırlanması, insanları derin hüzünlere boğuyor… Bu olaylarla hesaplamadan, Kürtlerle Türklerin bir arada yaşaması, ve Türkiye’de, sağlıklı bir demokrasi kurulması mümkün değildir.</p>
<p>İsmail Beşikçi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.argun.org/2010/01/01/minare-referandumu-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kızıl Kürdistan</title>
		<link>http://www.argun.org/2009/12/10/kizil-kurdistan/</link>
		<comments>http://www.argun.org/2009/12/10/kizil-kurdistan/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 10 Dec 2009 18:35:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>argun</dc:creator>
				<category><![CDATA[4-Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Beşikçi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.argun.org/?p=6975</guid>
		<description><![CDATA[Kızıl Kürdistan, 1923 de, ulusların kendi geleceklerini belirleme hakkı doğrultusunda, Sovyetler Birliği yöneticileri tarafından, Azerbaycan’a bağlı bir özerk bölge olarak kurulmuştu. 1923-1929 yılları arasında yaşadı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2009/05/ismail-besilci.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-3423" title="ismail-besilci" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2009/05/ismail-besilci.jpg" alt="ismail-besilci" width="195" height="270" /></a>Ermenistan-Azerbaycan Çatışmasında</strong></p>
<p><strong>Kızıl Kürdistan</strong></p>
<p>Tarihte sayısız olay gerçekleşmiştir. Bu olaylar ancak, araştırmacılar tarafından incelendiği, üzerinde yorumlar, değerlendirmeler yapıldığı zaman tarihsel olay olurlar. Tarihte değerlendirilmemiş, üzerinde incelemeler yapılmamış sayısız olay vardır. Bu olaylara değinmemenin çeşitli nedenleri olabilir. Örneğin, siyasal sisteme, siyasal rejime egemen olan resmi ideoloji, bazı konuların incelenmesine, o konulardan söz edilmesine yasaklar getirmiş olabilir.</p>
<p>Uluslararası ilişkilere yön veren temel ilkeler, hala, adalet, özgürlük, eşitlik, barış, insan hakları gibi değerler değildir, kaba güçtür. Kaba gücü elinde bulunduranlar, kendi ulusal çıkarlarını savunabilmekte, uluslar arası ilişkilere yön verebilmektedir.</p>
<p>1980’lerin sonunda, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra, Birliği oluşturan 15 Federe cumhuriyetin, Birlik’ten ayrılıp kendi bağımsız devletlerini kurmalarından sonra, Azerbaycan ve Ermenistan arasında büyük bir savaş patlak verdi. Bu savaş, Yukarı Karabağ üzerindeki egemenlik haklarıyla ilgiliydi. 1992 savaşı sonunda, Ermeniler, Azeriler’in egemen olduğu bazı toprakları işgal etler. Karabağ üzerinde de egemenlik kurdular.</p>
<p>1992 savaşı sonunda Ermenilerin işgal ettiği bazı topraklar, Kızıl Kürdistan topraklarıydı.</p>
<p>Kızıl Kürdistan, 1923 de, ulusların kendi geleceklerini belirleme hakkı doğrultusunda, Sovyetler Birliği yöneticileri tarafından, Azerbaycan’a bağlı bir özerk bölge olarak kurulmuştu. 1923-1929 yılları arasında yaşadı.</p>
<p>1992 savaşında, Ermenistan’ın işgal ettiği topraklar, Ermenistan’la Karabağ arasındaki bu bölgeydi. Bu bölgedeki başlıca şehirler, Laçin, Kelbecer, Kubatlı, Zengilan ve Cebrail’di. Ayrıca, Kızıl Kürdistan’a, Zengezur’un bir kısmı da dahildi.</p>
<p>Bugün, Ermenistan’la Azerbaycan arasında yoğun bir anlaşmazlık var. Anlaşmazlık, Karabağ ve Kızıl Kürdistan toprakları üzerinde sürüyor. Bu anlaşmazlığın giderilmesi için, Rusya Federasyonu, Türkiye, ABD, Avrupa Birliği yoğun bir çaba sarfediyor. 2 Kasım 2008 tarihinde, Ermenistan ve Azerbaycan Cumhubaşkanları, Moskova’da, Rusya Federasyonu Cumhurbaşkanı Dimitriy Medvedyev’in arabuluculuğuyla bir araya geldi. Moskova Deklarasyonu denilen bir deklarasyon açıklandı. Bu deklarasyonda Kürlerden hiç söz edilmiyor. Deklarasyonda Kürtlerin adı geçmiyor.</p>
<p>2 Aralık 2009 da, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, (AGİT)Atina’da, Ermenistan ve Azerbaycan Dışişleri Bakanlarını buluşturdu. İki taraf arasındaki anlaşmazlıkla ilgili müzakereler yapıldı. Minsk Grubu Eşbaşkanı ülkeler, Rusya Federasyonu, Fransa, ABD,</p>
<p>Ermenistan ve Azerbaycan Dışişleri Bakanlarıyla, bir toplantı gerçekleştirdi. Yukarı Karabağ sorununa, Ermenistan’ın, 1992 de, işgal ettiği topraklardan çekilme sorununa bir çözüm aranıyor. Burada da Kürtlerin adına, haklarına, hukukuna hiç değinilmemiş olması, üzerinde durulması gereken bir olgudur. Belarus’un başkenti Minsk’te toplanıp Azerbaycan-Ermenistan anlaşmazlığına çözüm arayan devletlere Minsk Grubu ülkeler deniyor.</p>
<p>Kızıl Kürdistan sorununa biraz değinmekte yarar var. Hejarê Şamil, tarihçi, gazeteci, Letif Memmed Bruki ile bir röportaj yaptı. Hejarê Şamil, Letif Memmed Bruki’nin, Rusya ve Uluslar arası Gazeteciler Federasyonu üyesi, www.kurdist.ru sitesinin genel yayın yönetmeni olduğunu belirtiyor. Bu röportaj, “Kafkasya Kürdistan’ı İdeası” başlığı altında 13 Aralık 2008 de www.kurdistan-post.org da yayımlandı. Sitede hala asılı duruyor. Röportajın, “Kafkasya Kürdistan’ı İdeası Kürtleri Birleştirebilir” şeklinde alt başlığı da var. Bu röportaj, Kızıl Kürdistan hakkında çok değerli bilgiler içeriyor.</p>
<p>Kızıl Kürdistan Özerk Bölgesi’nin 1923 de nasıl kurulduğu, 1929 da neden lağvedildiği, bu röportajda ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor. Bu özerk bölgenin lağvedilmesi, Ermenilerin, Azerilerin, bunların çıkarlarını koruyan ve savunan Stalin’in ve Mustafa Kemal’in isteklerinin, çakışmasıyla olmuştur. Daha sonra, Kızıl Kürdistan Özerk Bölgesi’nde yaşayan Kürtler, 1930’larda ve İkinci Dünya Savaşı sürecinde Orta Asya’ya sürgün edilmişlerdir. Bugün, Kırgızistan’da, Türkmenistan’da, Kazakistan’da, Özbekistan’da Kürtler yaşıyorsa, bu sürgünler nedeniyledir.</p>
<p>Kürtler, 1950’lerde, 1960’larda, 1970’lerde, 80’lerde, Erivan Radyosu’nun Kürtçe yayınlarından dolayı her zaman, Ermenilere, Ermenistan’a şükran duymuşlardır. Ama Ermenistan’ın Kürt özerkliğini, Kızıl Kürdistan’ı hiçbir zaman istemediği bilinmelidir.</p>
<p>Kürtler Medler döneminden beri, daha eski zamanlardan beri bu bölgededir. Burası da Med İmparatorluğu’na bağlı bir bölgedir. Kürtlerin bu bölgedeki varlığı Türklerden de Ermenilerden de öncedir. 11 ve 12. yüzyıllarda, bölgede, Revadi, Şeddadi gibi, Kürt hükümetleri vardı. Selahattin Eyyubi’nin bu bölgeden olduğu biliniyor. 1930’larda, Kürtlerin bu bölgeden Orta Asya’daki Federe Türk Cumhuriyetlerine sürgünü, Kürtlere çok büyük bir darbe indirmiştir. Kalanlar da 1992 deki Ermenistan-Azerbaycan savaşı sırasında, Kızıl Kürdistan topraklarından kovulmuşlardır. Bu işgalden sonra, Ermeniler, yer isimlerini, tamamen, Ermeni isimlerle değiştirmişlerdir. Kürtçe olan isimleri yasaklamışlardır.</p>
<p>1980’lerin sonlarında, Perestroyka (yeniden yapılanma) ve Glasnost (açıklık, şeffaflık) döneminde, Stalin tarafından, Orta Asya’ya sürgün edilen halklar, kendi ülkelerine dönmeye başladılar. Kırımlılar da bunlardandı. Kırımlılar da İkinci Dünya Savaşı sırasında sürülmüşlerdi. Orta Asya’daki çeşitli cumhuriyetlere sürgün edilen Kürtler de, temsilcileriyle Moskova’ya gittiler. Devlet Başkanı Gorbaçov’dan, kendi ülkelerine, Kızıl Kürdistan’a dönüşlerini sağlanmasını istediler. Gorbaçov bu öneriye sıcaktı. Ama, Kürtlerin ülkelerinin önemli bir kesimi Azerbaycan işgali altındaydı. Sadece Azerbaycan değil, Ermenistan da Kürtlerin dönüşüne, Kürtlerin özerk bir bölgeye sahip olmasına karşıydı. Gorbaçov yönetimden ayrıldığında, Kürtlerin istekleriyle ilgili hiçbir gelişme olmamıştı.</p>
<p>Bugün, Ermenistan ve Karabağ arasında yer alan, Laçin, Kelbecer, Kubatlı, Zengilan, Cebrail, Zengezur’un bir kesimi, tarihte, Kürtlerin yaşadığı topraklar olarak bilinmektedir. 1923 de, Kızıl Kürdistan Özerk Yönetimi bu topraklar üzerinde kuruldu. Bu özerk yönetim, ancak, 1923-1929 yılları arasında yaşayabildi. Daha sonra, Orta Asya Federe Türk Cumhuriyetlerine sürgünler yaşandı. Kalanlar da 1992 Ermenistan-Azerbaycan savaşı</p>
<p>sırasında ülkelerinden kovuldular. Bu Kürtler, Azerbaycan’ın çeşitli yörelerinde, sürgün hayatı yaşıyor. Azeri yöneticilerinin sık sık dile getirdiği “kaçgunlar”ın büyük bir çoğunluğu bu Kürtlerdir. Tabii Azeri yöneticiler, “kaçgunlar” derken, Kürt adını anmamaya büyük bir özen gösteriyor.</p>
<p>Ermenistan’ın ve Azerbaycan’ın, “bölge Ermenidir”, “bölge Azeridir” diyerek, Kürtleri hiç anmadan, Kürt toprakları üzerinde böylesine çekişmeleri, dikkate değer bir süreçtir.</p>
<p>Rusya Federasyonu Cumhurbaşkanı’nın arabuluculuğuyla, Moskova’da, Ermenistan ve Azerbaycan Cumhurbaşkanlarının toplanması, yayımlanan deklarasyonda Kürtlerin adının hiç anılmaması, Kürtlerin haklarından, hukukundan hiç söz edilmemesi, yine, üzerinde durulması gereken bir olgudur. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın (AGİT), Minsk Grubu devletlerinin, Ermenilerin işgal ettiği topraklardan söz ederken, geri çekilmelerinin gereği dile getirilirken, bu toprakların aslında, Kürtlerin yaşadığı topraklar olduğuna; buraların, 1923-1929 yılları arasında Kızıl Kürdistan Özerk Yönetim olarak anıldığına hiç dikkat çekilmemesi, bu toplantılar sonunda yayımlanan bildirilerde, Kürtlerden hiç söz edilmemesi, uluslar arası ilişkilere yön veren anlayışı açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Uluslar arası ilişkilere yön veren anlayış hala, özgürlük, eşitlik, adalet gibi değerler değildir, kaba güçtür.</p>
<p>Kürtlere Eleştiri</p>
<p>Kürtlerin bir kısmı, örneğin PKK, “devlet baskı aracıdır, onun için biz devlet istemiyoruz” diyor. Federasyon istemediklerini vurguluyor. Devlet baskı aracıdır ama, her şeyden önce devleti olmayan halklar üzerinde bir baskı aracıdır. Devletin ideolojik ve zorlayıcı baskı araçları, sistematik olarak devleti olmayan halklara karşı çalıştırılır. “Devlet Türklere de baskı yapıyor” demek, Kürtlere yapılan, baskıdan, zulümden dolayı devleti aklamak anlamına gelmektedir. Çorum’u, Yozgat’ı, Çankırı’yı, Kastamonu’yu vs. düşünelim. Oralar sıkıyönetimlerle mi idare ediliyor? Orta Anadolu’da, Batı Anadolu’da “faili meçhul” cinayetler var mı? Oralarda da insanlar kaçırılıp cesetleri birkaç gün sonra, şurada- burada bulunuyor mu? Veya, kaçırılan insanlardan hiç haber alınamaması oralarda da oluyor mu? Orta Anadolu’da veya Batı Anadolu’da, köylerin yakılması yıkılması, ormanların yakılması söz konusu mu? Örneğin, Antalya’da, Bodrum’da, Çanakkale’de, ormanlar yandığı zaman, “Yüreğimiz yanıyor, ciğerimiz yanıyor” deniyor. Ama, Batı’da ormanlar yandığı zaman bunları söyleyenler, Kürt bölgelerindeki ormanları bizzat kendileri yakmıyorlar mı? Kürt köylülerinin, yanan ormanları söndürmelerine engel olunmuyor mu? O zaman, “devlet Türklere de baskı yapıyor” demek, devleti aklamak olmaz mı?</p>
<p>Orda Anadolu’da, Batı Anadolu’da JİTEM var mı? Buralarda da aileler yerlerinden, yurtlarından ediliyorlar mı? Bütün bunlar hep Kürtler için uygulanmıyor mu?</p>
<p>Taş atan Kürt çocukları çok ağır ceza istemleriyle yargılanırken, “bir şehide karşı beş DTP’li öldürülmelidir” sözü, ifade açıklaması olarak, ifade özgürlüğü olarak değerlendiriliyor. Kürtlerin taş atması, çocuk da olsalar ağır cezai yaptırımlarla karşılanırken, Kürtlere taş atılmasının serbest olduğu ima ediliyor. Gerek polis, gerek Cumhuriyet Savcılığı, gerek mahkemeler bu doğrultuda kararlar veriyor.</p>
<p>Dünyada da bu böyle. Sudan’daki sistematik zulüm, baskı, soykırım, Darfur’daki Fur halkı için yapılıyor. İsrail egemenliği altında yaşayan Filistinliler için de durum budur. Günümüzde, devleti olmayan halkları yönetmek, ancak baskıyla, zulümler olabiliyor.</p>
<p>Ermenistan-Azerbaycan anlaşmazlığının temel nedenlerinden biri, Kızıl Kürdistan Özerk Bölgesi üzerindeki hak iddialarındır. Her iki devlet de Kürt topraklarına sahip olmak için mücadele ediyor. Ortada neden Kürtler yok? Güçlü bir Kürt özerkliği olsa, Stalin Kürtleri sürgün edebilir miydi? Laçin, Kelbecer, Zengilan, Kubatlı, Cebrail, Zengezur gibi şehirlerde Kürtler yaşamlarını sürdürselerdi, Ermenistan ve Azerbaycan Kürt toprakları üzerinde böylesine çekişebilirler miydi? Bu tür haksızlıkların yaşanmasına engel olmak için Kürtlerin de benzer bir siyasal yapıya ihtiyaçları yok mu?</p>
<p>Kürtler konusunda büyük bir unutma-unutturma söz konusu. Bunun çarpıcı örneklerinden biri herhalde, 1923-1929 Kızıl Kürdistan’dır.</p>
<p>Burada, bir konuya daha değinmek gerekiyor. Kürt sorunu konusunda Sovyetler Birliği eleştirildiği zaman, bu eleştiri komünizm düşmanlığı olarak algılanıyor. Bu algılama yanlıştır, yanlış bir değerlendirmedir. Doğru değerlendirme şu soruların gündeme getirilmesiyle olur. Sovyetler Birliği, neden mazlum Kürt halkı karşısında otoriter, totaliter, faşist yönetimlerle işbirliği yapmıştır? Neden mazlum Kürt halkının değil, otoriter, totaliter, faşist yönetimlerin yaınında yar almış, onların çıkarlarını savunmuştur?</p>
<p>İsmail Beşikçi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.argun.org/2009/12/10/kizil-kurdistan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Taş Atan Çocuklar</title>
		<link>http://www.argun.org/2009/12/05/tas-atan-cocuklar/</link>
		<comments>http://www.argun.org/2009/12/05/tas-atan-cocuklar/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 05 Dec 2009 21:35:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>argun</dc:creator>
				<category><![CDATA[4-Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Beşikçi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.argun.org/?p=6955</guid>
		<description><![CDATA["Taş atan çocuklar”a “terör mağduru çocuklar” da deniyor. Olayın önemli bir özelliği bu çocukların “terörist” gibi muamele görmeleridir. Gözaltına alınırlarken işkence görüyorlar, kelepçeleniyorlar, yetişkinlerin yargılandığı mahkemelerde yargılanıyorlar, Terörle Mücadele Yasası’na göre yargılanıyorlar, yetişkinlerin konulduğu cezaevlerine konuluyorlar.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2009/03/ismail_besikci.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-2675" style="margin: 3px;" title="ismail_besikci" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2009/03/ismail_besikci.jpg" alt="ismail_besikci" width="254" height="190" /></a>“Taş atan çocuklar”a “terör mağduru çocuklar” da deniyor. Olayın önemli bir özelliği bu çocukların “terörist” gibi muamele görmeleridir. Gözaltına alınırlarken işkence görüyorlar, kelepçeleniyorlar, yetişkinlerin yargılandığı mahkemelerde yargılanıyorlar, Terörle Mücadele Yasası’na göre yargılanıyorlar, yetişkinlerin konulduğu cezaevlerine konuluyorlar. Okuldan alınıp cezaevine konulan çocuklar da vardır.</p>
<p>Çocuklar, doğal olarak çocuk gibi muamele görmelidirler. Kürt çocukları ise, “terörist” gibi muamele görüyor.</p>
<p>“Taş atan çocuklar” büyük Kürt sorununun küçük bir parçasıdır. “Terörist” muamelesi gören üçbine yakın çocuk var. Bunların çok büyük bir kısmı Kürt çocuklarıdır. Hala cezaevlerinde olan, 30 yılı aşkın ceza istemleriyle yargılanan onlarca çocuk vardır. Bazı çocuklar on yılı aşkın cezalarla mahkum edilmişlerdir.</p>
<p>Türkiye’de her yıl kutlanan 23 Nisan Bayramı’nı düşünelim. 23 Nisan’a varan günlerde, bir hafta öncesinden itibaren, devlet ve hükümet, onların sözcüsü olan Tük basını, propagandaya başlıyor. “Dünyada, çocuklarına bayram armağan eden tek devlet biziz, ilk devlet biziz.” Dünyada çocuk bayramı yapan tek devlet Türkiye Cumhuriyeti’dir.” Bu propaganda, devlet ve hükümet tarafından, basın tarafından sekiz-on gün süreyle yoğun bir şekilde yapılıyor. Çocuklar, Cumhurbaşkanlığı,Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı, Başbakanlık, bakanlık,valilik, kaymakamlık gibi makamlara oturtuluyor. Bunlar, “biz çocukları çok severiz, dünyada çocukları en çok biz severiz” anlamına gelmektedir.. Bu propaganda doğrultusunda, dünyanın birçok devletinden çocuklar Türkiye’ye geliyor, bir hafta, on gün süreyle Türk çocuklarıyla bayram kutluyor.</p>
<p>Ama aynı günlerde, güvenlik güçleri, Kürtlerin yaşadığı her yerde, Kürt çocuklarına çok yoğun işkenceler yapıyor. 23 Nisan günlerinde, bu da kolayca izlenebilen, gözlenebilen bir süreç oluyor. Bu işkenceler, 2009 23 Nisan’ın da, örneğin, Şemdinli, Hakkari, Yüksekova, Adana, Mersin, Batman, Van, Diyarbakır gibi yörelerde yoğun olarak yaşandı. Şemdinli’de on yaşlarında bir çocuğun, polis tarafından kolunun bükülerek nasıl kırıldığı televizyon ekranlarında uzun süre yansıtıldı. 21 Kasım 2004 günü, Mardin’in Kızıltepe ilçesinde, okuldan henüz dönmüş olan, okul önlükleri henüz üzerinde olan Uğur Kaymaz, babası Ahmet Kaymaz’la birlikte, polis kurşunuyla, evlerini önünde öldürüldü. Polisler 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’a 12 kurşun sıkmışlardı. Eskişehir’de görülen deva sonunda polislerin beraat ettikleri de vurgulanması gereken bir durumdur. Polisler hakkındaki beraat kararının Yargıtay tarafından onaylandığı da biliniyor. Bu davada polislerin tutuklanması da söz konusu değildir. Ama, Kaymaz ailesi adına müdahil olan avukat Tahir Elçi hakkında savunmalarından dolayı dava açılmıştı. Bu dava beratla sonuçlanmıştı.</p>
<p>Düşünün bir defa: Türk çocukları, Türkiye’ye, kendi milli kıyafetleriyle gelmiş, dünya çocuklarıyla birleşerek, Ankara’da, İstanbul’da vs. bayram yapıyor. Kürt çocukları ise, gösterilerde, yürüyüşlerde, Kürt halkına zulmeden güvenlik güçlerine taş attıkları için çok yoğun işkencelerle karşılaşıyor. Bu düşüncenin ve pratiğin ne kadar yoğun bir çelişki içerdiği hemen görülmektedir. Resmi ideoloji Türk çocuklarına yönelik olarak kutlamanın, eğlenmenin, Kürt çocuklarına yönelik olarak işkencenin, aynı günde yaşanmasını nasıl organize ediyor? Resmi ideolojinin bu niteliğini kavramak kanımca çok önemlidir. “Bu kadar cahillik ancak eğitimle olur” diye bir söz var. Bu kadar çelişik bir tutum, vicdanları ezip geçen, hiçe sayan bu tutumun sistematik olarak sürdürülmesi, kurumlaşması da ancak bir eğitimle olabilir. Bu eğitim sürecinin incelenmesinde yarar vardır.</p>
<p>20-25 yıl kadar önce, Kürtlere yapılan işkence şöyle bir ortamda gerçekleşiyordu. Çocuklar, avluda, bahçede, evin duvarının dibine diziliyor, 4-5 metre ötede de, çocukların gözleri önünde, babalarına işkence yapılıyordu. Çocuklar, ağlamasınlar, ses çıkarmasınlar diye, ağlayanları, ses çıkaranları tokatlasınlar diye, çocukların başlarında bir güvenlik görevlisi dikiliyordu. İşkence gören babalarının iniltileri ve çocukların çığlıkları arasında, kadınlar, saçlarında kavranılarak, sürüklenerek götürülüyordu. Bugün artık, 10-15 yaşlarındaki Kürt çocuklarına da işkence yapılıyor. Bu sözle, “ çocuklar artık büyüdü. İşkence görecek yaşlara ulaştı” demek istemiyorum. Bu şüphesiz var, yaşanıyor. Artık işkencenin, 10-15 yaşlarındaki çocuklara da yapıldığını belirtmek istiyorum.</p>
<p><strong>Suç ve Ceza Normları</strong></p>
<p>İki sene kadar önce, 7 Ekim 2007 de, Bolu Expres Gazetesi’nde, bir köşe yazarı, “şehit olan bir askere karşı beş Demokratik Toplum Partili öldürülmelidir” şeklinde bir köşe yazısı yayımlamıştı. Bu yazı üzerine, Diyarbakır milletvekili ve DTP Grup Başkan Vekili Selahattin Demirtaş, Bolu Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunmuştu. Bolu Cumhuriyet Savcılığı altı ay kadar süren bir incelemeden sonra, bu suç duyurusu hakkında takipsizlik kararı vermişti. Bolu Cumhuriyet Savcılığı, “Bu ifadede suç unsuruna rastlanmamıştır. Bunu ifade özgürlüğü çerçevesinde değerlendirmek gerekir.” diyordu.</p>
<p>Demokratik Toplum Partisi, bu kararın bozulması için, Düzce Ağır Ceza Mahkemesi’ne başvurdu. Düzce Ağır Ceza Mahkemesi de Savcılığın kararını onayladı. Düzce Ağır Ceza Mahkemesi de, bu düşüncenin, ifade özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilmesini istiyordu.</p>
<p>Karar kesinleşmişti. Bunun üzerine DTP Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitti.</p>
<p>DTP bu karar aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne giderken, dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, Kanun Yararına Bozma çerçevesinde Yargıtay’a başvurdu. Yargıtay Sekizinci Dairesi, 23 Ekim 2009 da verdiği bir kararla, Bolu Cumhuriyet Savcılığının takipsizlik kararını, Düzce Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararını onayladı. Yargıtay da, “şehit bir askere karşı beş DTP’li öldürülmelidir” sözünü ifade özgürlüğü çerçevesinde değerlendirmişti. Bu sözde suç unsuru bulamamıştı.</p>
<p>Güvenlik güçlerine, panzerlere taş attıkları için 10-15 yaşlarındaki çocuklar, 30 yılı aşkın ceza istemleriyle yargılanırken, yüzlerce çocuk bu doğrultuda tutuklanıp cezaevlerine konulmuşken, “şehit bir askere karşı beş DTP’li öldürmek gerekir” sözünün ifade özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilmesi, bu sözde suç bulunmaması, Türk hukukunun bugünkü seviyesini, adalet anlayışını, suç ve ceza normlarını bütün açıklığıyla göstermektedir. Kürtleri ve Kürtçe’yi inkar, imha ve asimilasyon politikalarının, bu doğrultuda yargı organlarının aktif bir şekilde kullanılmasının Türk hukukunu getirdiği nokta budur. Bu, suç ve ceza normlarının, yargı organlarının, adalet anlayışının çürümesi anlamın gelmektedir.</p>
<p><strong>Taş Atama: İfade Açıklamanın bir Yolu</strong></p>
<p>Çocuklar neden taş atmaktadır? Taş atan çocuklar, Terörle Mücadele Yasası’na göre gözaltına alınan, işkence gören, tutuklanan, yetişkinlerin konulduğu cezaevlerine konan, terörist muamelesi gören çocuklar,hangi ailelere mensuptur? Bunlar daha çok, köyleri, evleri yakılan yıkılan ailelere mensup çocuklardır. Evleri, köyleri, ağılları, ahırları, samanlıkları, hayvanları yakılmıştır. Çok yakınları kendi gözleri önünde işkence görmüş, öldürülmüş olabilir. Diyarbakır, Batman, Van, Hakkari, Yüksekova, Nusaybin, Kızıltepe, Malazgirt, Tatvan, Doğubeyazıt gibi şehirlerin, Mersin, Adana, İstanbul, Kocaeli, Bursa gibi şehirlerin varoşlarına sığınmışlardır.Aileden, güvenlik güçleri tarafından kaçırılıp yok edilenler olabilir. Babası, ağabeyi, amcası, dayısı, ablası,teyzesi vs. işkencelerle gözaltına alınıp cezaevine konulmuş olabilir. Köyleri, evleri, ağılları…bu panzerle yakılmış-yıkılmış olabilir. O çocuklar, belki de, dedelerini veya babaların vuran, analarını saçlarında sürükleyerek götüren askere veya polise taş atıyordur. Bu bakımdan, çocukların, güvenlik güçlerine kin duydukları düşünülebilir. Bu öfkelerin doğal karşılanması gerekir. Esas ifade açıklaması, ifade özgürlüğü budur. Çocukların, işkenceyi ve zulmü temsil eden güvenlik güçlerine taş atmasını böyle bir ortamda değerlendirmek gerekir. Çocukların güvenlik güçlerine, panzerlerle taş atmalarını ifade açıklamak olarak değerlendirmek gerekir. Bu, “biz sizi sevmiyoruz, sizi istemiyoruz” anlamına gelmektedir.</p>
<p><strong>Nelson Mandela</strong></p>
<p>1992 Atatürk Uluslar arası Barış Ödülü Nelson Mandela’ya verildi. Nelson Mandela, ANC (Afrika Ulusal Kongresi) Başkanı’ydı.Nelson Mandela bu ödülü reddetti. “Kürtlerin ağır baskılar altında yaşadığı, Kürtlerin doğal haklarının tanınmadığı bir ülkede barış olmaz” dedi. Son Kürt savaşında, Kürtlere yapılan büyük yardımlardan biri budur. Bu ret, Türk siyasal rejimini uluslar arası ölçekte deşifre etmiştir. Kürt sorununu uluslararası ölçekte algılanmasına yardımcı olmuştur. Daha sonraki bir yılda, uluslar arası çapta saygın bir isim bulunamadığı için ödül Kenan Evren’e verilmiştir. Daha sonraki yıllarda da bu ödülün verilmediği gözlenmektedir.</p>
<p>Nelson Mandela bu ödülü kabul etmediğinde, Türk basınının bazı kalemleri tarafından suçlayıcı, aşağılayıcı yazılar yazıldığı da görülmüştür. “Lan kara derili, baldırı çıplak zenci, sana şeref bahşettik, seni adam yerine koyduk, bu değerli ödülü niye kabul etmiyon lan…” mealinde yazılar…</p>
<p><strong>Avrupa’nın Kürtlere Borcu Çoktur.</strong></p>
<p>Bir de günümüze bakalım. Türkiye, 23 Nisan’larda, “dünyada çocuklara bayram armağan eden tek devlet, ilk devlet Türkiye’dir” diyerek propaganda yapmaktadır. Ama devlet güvenlik güçleri, bu bayramda bile Kürt çocuklarına, bu çocukların ailelerine işkence yapmaktadır. Güvenlik güçlerinin, Kürt çocuklarına işkence yaptığı, onları işkencelerle gözaltına aldığı, tutukladığı, yetişkinlerin kaldığı cezaevlerine koyduğu bilinmeyen bir durum değildir. Ama, Avrupa Konseyi devletlerinin, Avrupa Birliği devletlerinin, Türkiye’nin bu kaba propagandasına uyarak, çocuklarını Türkiye’ye gönderdikleri görülmektedir. Kürt çocuklarına yoğun işkenceler yapıldığı bir ortamda, Avrupa Birliği devletlerinin, Avrupa Konseyi devletlerinin, Türkiye’nin işkenceci tutumumu deşifre edecekleri, Türkiye’yi bu yönden eleştirecekleri yerde, kaba propagandaya alet oldukları dikkatlerden uzak tutulmaması gereken bir durumdur. Bu, etik olmayan bir tutumdur. Çirkin bir tutumdur. Kürt çocuklarını işkence gördüğü bir zamanda, çocuklarınız bir hafta-on gün süreyle Türk çocuklarıyla eğleniyor. Burada yüreğinizi kanatan bir durum yok mu? Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği devletlerinin, bu çirkin, bu fırsatçı tutumlarında dolayı, Türkiye’nin kaba propagandasına alet olan tutumlarında dolayı eleştirilmesi gerekir.</p>
<p>Avrupa Birliği devletlerinin, aynı zamanda Avrupa Konseyi’ne üye devletler olduğu bilinmektedir. Ama, Türkiye ile yürütülen adaylık müzakerelerinden dolayı, Avrupa Birliği’ne ayrıca vurgu yapılmasında yarar görülmüştür.</p>
<p>Taş atan çocuklar sorunu vicdani bir sorundur. Bir toplumda çocuklar çocuk muamelesi görmüyor, “terörist” muamelesi görüyorsa, orada vicdanların kaybolduğundan söz etmek gerekir. Beyin kaybı telafi edilebilir. Ama vicdan kaybı kolayca telafi edilemez. Vicdan kaybı çok daha büyük yıkımlar getirir. Kaba propagandaya alet olan Avrupa’nın da vicdanının kaybolduğu izlenmektedir. Halbuki Avrupa’nın Kürtlere çok büyük borcu vardır. Bu koşullar altında, Avrupa, hangi yüzle çocukların geleceğinden, çocukların özgürlük ortamında yetişmelerinden söz edebilir?</p>
<p>Avrupa Birliği devletleri, Avrupa Konseyi devletleri, çeşitli kurumları aracılığıyla, bazı saygın yazarlara, sanatçılara ödüller vererek, bu çirkin ve fırsatçı tutumların gizleyemezler. O saygın yazarların ve sanatçıların da, bu ödülleri kabul ederek kendi devletlerinin, Kürt çocuklarına karşı sistematik olarak geliştirdiği ayıpları örtmeye çalışmak gibi bir ayıpları vardır.</p>
<p><strong>Taş Atan Kadınlar, İzmir</strong></p>
<p>21 Kasım 2009 da, Demokratik Toplum Partisi İzmir’de ilerliyordu. DTP’liler, caddelerdeki bu geçiş sırasında, bazı grupların tepkisiyle karşılaştı. DTP konvoyuna taş atarak saldıranlar oldu. DTP konvoyuna taş atanlar arasında kadınlar da vardı. DTP’lilere karşı taş atanlara polisin müdahalesi olmadı.. Polis de olayı seyretti. Güvenlik güçlerine, panzerlere taş atan çocukları işkencelerle gözaltına alan, tutuklatan polis, Kürtlere taş atanlara karşı hiçbir işlem yapmadı. Olayı, gelişmeleri sadece seyretti. Bir konu, bir anlayış artık açık bir şekilde görülüyor, izleniyor. Taş atanlar Kürtse, onlar çocuk ta olsalar “terörist” muamelesi görmeli, çok ağır idari ve cezai yaptırımlarla karşılaşmalı, eğer Kürtlere karşı taş atılıyorsa, bu taş öldürücü de olsa serbest olmalı…</p>
<p>Kürtleri, Kürtçe’yi inkar, imha ve asimilasyon çabaları, böyle bir hukukun yaşanıyor olmasını getirmiştir. Bunu, Türklere ayrı, Kürtlere ayrı hukuk şeklinde değerlendirmek mümkündür. Yasa aynı yasa, ama uygulaması farklıdır. Bu, sömürge hukukundan daha geri bir anlayışı temsil etmektedir. Çünkü, klasik sömürgelerde, metropoldeki yasa sömürgede uygulanmamaktadır ama, sömürgede farklı yasa uygulanmaktadır. Bu farklı yasa ile sömürgenin varlığı açıkça kabul edilmiştir. Türkiye’deyse, aynı yasa Türklere farklı, Kürtlere farklı uygulanmaktadır. Aynı yasa uygulandığı için, hukuksal olarak, “herkes eşittir, ayrım-gayrım yoktur, kederde kıvançta bir bütünüz” propagandası yapılabilmektedir. Farklı uygulamalar, hukukta çok ağır tahribat yaratmaktadır. Aynı yasanın farklı farklı uygulanması, Kürdistan’ın sömürge bile olmadığı durumu ile yakından ilgilidir.</p>
<p>Yukarıda Kürt çocuklarının neden taş attıkları belirtilmeye çalışıldı. İzmirliler Kürtlere neden taş atıyor? Her şeyden önce Kürtleri sevmediklerini, Kürtleri istemediklerini belirtmeye çalışıyorlar. Kürtlere taş atarak hükümete bir mesaj vermeye çalışıyorlar. “Kürt açılımı” politikalarının Kürtlere bir iyilik getireceğini, Kürtleri, kendi seviyelerine çıkaracağını düşünüyorlar. Bunu istemiyorlar. Yoksul Kürtlere acıyabilirler ama onlarla, siyaseten ve toplumsal olarak eşit olmayı hiç düşünmüyorlar, istemiyorlar. Hükümete böyle bir mesaj vermeye çalışıyorlar.</p>
<p>Taş atan Kürt çocuklarıyla, taş atan İzmirliler arasında, eylemlerinin içeriği bakımından önemli bir farklılık var. İzmirliler bu düşüncelerini yazı ile gösteri ile de dile getirebilirlerdi.</p>
<p>Taş atma, Kürt çocukları için ise yapabilecekleri yegane eylem oluyor.</p>
<p>Böyle bir gelişmenin yaşanıyor olmasında, şüphesiz, devlet ve hükümetin anti-Kürt politikalarının, anti-Kürt tutumunun, anti-Kürt propagandanın etkisi büyüktür. Devlet ve hükümet 80 yılı aşkın bir zamandır, özellikle son 25 yılda, çok yoğun ve yaygın anti-Kürt propaganda geliştirmiştir. Kürtler ve Kürt sorunu konusunda kamuoyunu biçimlendiren, devlet ve hükümetin bu anti-Kürt propagandasıdır. Türk kamuoyunun, Kürtlere nasıl davranması gerektiğini bu anti-Kürt propaganda belirlemektedir. Bu, siyaseten ve toplumsal olarak kat’i surette eşitlik istemeyen, Kürtleri her zaman alt düzeyde ve Türk’e bağımlı kılan bir ilişkiler ağı ortaya çıkarmıştır. 1930’larda dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un sözlerin hatırlamak gerekir. Kanımca bu sözlerin yaşama geçirilmesi için yoğun bir gayret söz konusu olmuştur. Kürt açılımı politikalarının Kürtlerle Türkler arasında, eşitlik getireceği düşünülmektedir. İzmirliler Kürtlere taş atarak bu politikalara karşı durduklarını ortaya koymaktadırlar. Bu bakımdan süreci, hükümete verilen bir mesaj olarak anlamak da mümkündür. Bütün bunlardan dolayı, devlet ve hükümetin, geçmişle yüzleşmesi gerekir. Bu yüzleşme yapılmadan, sağlıklı politikalar saptanması ve yürütülmesi olanaklı görülmemektedir.</p>
<p><strong>Türk Basını İntifadayı Nasıl Değerlendiriyordu?</strong></p>
<p>Basının, devletin ve hükümetin anti-Kürt politikalarının propagandistliğini yaptığı, bu konuda Milli İstihbarat Teşkilatı’nın bir şubesi gibi çalıştığı belirtilmişti. “Taş atan çocuklar” konusunda da durum buydu. Halbuki Türk basını, Filistin’de, İsrail güvenlik güçlerine, panzerlere taş atan Filistinli çocukları, onların ailelerini büyük övgülerle karşılıyordu. Filistinli çocukları, onların ailelerini öve öve bitiremiyordu. “Milli duygu çocuklara bile yansımışsa, İsrail devleti Filistinlilere hemen bağımsızlık vermelidir” deniyordu. Türk düşüncesinde, Türk basınında oluşan bu çifte standardın nedeni, yine, Kürtler ve Kürtçe’yi inkar, imha ve asimilasyon politikalarıdır. Çifte standardın özgür düşünceyi boğucu bir niteliği vardır.</p>
<p>İsmail Beşikçi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.argun.org/2009/12/05/tas-atan-cocuklar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dersim’de Bilincin Uyanışı</title>
		<link>http://www.argun.org/2009/11/05/dersim%e2%80%99de-bilincin-uyanisi/</link>
		<comments>http://www.argun.org/2009/11/05/dersim%e2%80%99de-bilincin-uyanisi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 05 Nov 2009 15:26:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>argun</dc:creator>
				<category><![CDATA[4-Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Beşikçi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.argun.org/?p=6927</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye’de, 1925-1945 yılları arasında tek partiye dayanan bir siyasal hayat vardı. Doğal olarak anti-demokratik bir siyasal sistem, anti-demokratik bir siyasal rejim egemendi. Genel seçimler aslında atama şeklinde cereyan ediyordu. Milletvekilleri Cumhuriyet Halk Fırkası Genel Başkanı ve aynı zamanda Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk tarafından atanıyordu]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2009/05/ismail-besilci.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-3423" title="ismail-besilci" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2009/05/ismail-besilci.jpg" alt="ismail-besilci" width="195" height="270" /></a>Türkiye’de, 1925-1945 yılları arasında tek partiye dayanan bir siyasal hayat vardı. Doğal olarak anti-demokratik bir siyasal sistem, anti-demokratik bir siyasal rejim egemendi. Genel seçimler aslında atama şeklinde cereyan ediyordu. Milletvekilleri Cumhuriyet Halk Fırkası Genel Başkanı ve aynı zamanda Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk tarafından atanıyordu. Seçimlerden, yani bu atamalardan sonra TBMM’nin ilk oturumunda milletvekilleri Mustafa Kemal Atatürk’ü Cumhurbaşkanı seçiyorlardı. Otoriter, totaliter, anti-demokratik bir siyasal sistem, siyasal rejim vardı. Tunceli Kanunu bu siyasal sistemin, bu siyasal rejimin doruk noktalarından biridir. Yasanın gerekçesinde Dersim, bir çıban başı, yok edilmesi, temizlenmesi gereken bir mikrop olarak değerlendirilir.</p>
<p>Tunceli Kanunu 1935 yılında kabul edilmiştir. Ve hemen yürürlüğe konulmuştur. Bu yasanın en önemli özelliği, idarenin her türlü keyfi davranışına yol veriyor olmasıdır. Yasa bu bakımdan dönemdeki zihniyet yapısının önemli bir göstergesidir. Tunceli Kanunu’yla Dördüncü Genel Müfettişlik kurulmuştur. Dördüncü Genel Müfettişlik Dersim bölgesini içine almaktadır. Bugünkü Tunceli’den daha geniş bir bölgedir, Erzincan’ın, Bingöl’ün, Elazığ’ın bazı yörelerini de içine almaktadır. Dördüncü Genel Müfettiş bölgenin valisidir. Aynı zamanda, bölgedeki en yüksek askeri komutandır. Dördüncü Genel Müfettiş kişileri yakalama, suçlama, yargılama, verilen cezaları, örneğin idam cezalarını infaz etme yetkisine haizdir.</p>
<p>Tunceli Kanunu makable şamil bir kanundur. Tunceli Kanunu’nun makable şamil bir kanun olduğu, yasanın 35. maddesinde yazılıdır. Yani yasanın, yürürlüğe girdiği tarihten önceki fiiller, “suçlar” için de uygulanacaktır. Bunun, ceza hukukunun ana prensiplerine aykırı olduğu açık bir gerçektir. Ceza yasalarının, yürürlüğe girdiği tarihten sonraki suçlar için uygulanacağı, ceza hukukunun temel prensiplerinden biridir.</p>
<p>Suçlanan kişilere iddianame verilmemesi, yasanın dikkate değer bir özelliğidir. Sanıklara savunma hakkı verilmemektedir. Sanıkların avukat tutamamaları, yargılama sürecinde avukatın olmaması, dikkatlerden uzak değildir. Bunlardan çok daha önemlisi, yargılama sürecinde, tercüman da yoktur. Sanıklardan çoğunun hiç Türkçe bilmediği, Türkçe konuşamadığı bir ortamda, tercüman olmaması, yasanın niteliğini açıkça ortaya koymaktadır.</p>
<p>Yasanın önemli bir özelliği de, idam hükümlerinin müfettişin onayıyla infaz edilmesidir. Herhangi bir mahkeme tarafından verilen idam hükümlerini, TBMM tarafından onaylandıktan sonra infaz edileceği 1930’lardaki ceza mevzuatı için de söz konusudur. Fakat, Dördüncü Genel Müfettiş’e, TBMM’nin bu yetkisi de verilmiştir. Vali, Müfettiş ve Komutan’ın, köyleri yakıp yıkma, ahaliyi sürgün etme, köylerin, beldelerin, ilçelerin sınırlarını değiştirme yetkisi de vardır.</p>
<p>Yasanın keyfi uygulamalara yol verdiğini belirtmiştim. Seyit Rıza’nın idam edilebilmesi için yaşının küçültülmesi, Seyit Rıza’nın küçük oğlu Resik Hüseyin’in idam edilebilmesi için yaşının büyütülmesi bu keyfilikler arasındadır. Seyit Rıza’nın yaşının küçültülmesi</p>
<p>mahkemesinde, duruşmaya getirilen tanığın, Seyit Rıza’nın küçük oğlundan iki yaş daha küçük olduğu da, bizzat Seyit Rıza tarafından belirtilmektedir.</p>
<p>Köylerin yakılması-yıkılması, mağaralara sığınan kadınların, çocukların zehirli gazlarla imha edilmesi, gebe kadınların karnına kılıç sokulması, bir –iki yaşlarındaki bebeklerin bir ayağının bileğinden kavranılarak, başlarının taşlara çarpıla çarpıla öldürülmesi, dere kenarlarında, dağ yamaçlarında toplanan sivil halkın, kadınların, çocukların üzerine uçaklarla bombalar atılması sık sık rastlanan olaylardır.</p>
<p>10 Kasım 2009 da, TBMM’de yapılan “demokratik açılım” görüşmelerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen. AKP Hükümeti’ni, Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ı eleştirirken, “Atatürk 1937’de, 1938’de, Şeyh Said’de, Ağrı’da, “müzakere yaptı mı?” diyordu. Ama ne yaptığını söylemiyordu. Fakat aynı şeylerin yapılmasını istiyordu. Dersim’de 1937’de, 1938’de olup bitenlerden, Sabiha Gökçen’in sivil halkı nasıl bombaladığından Atatürk’ün habersiz olduğu düşünülebilir mi?</p>
<p>Tunceli Kanunu’nun yapıldığı sırada, TBMM’de 60’a yakın profesör vardır. Bunların önemli bir kısmı da hukuk profesörüdür. Tarih, sosyoloji, siyaset bilimleri, antropoloji, ekonomi gibi dallarda profesör olanlar da vardır. Onur Öymen’in amcası Hıfzırrahman Raşit Öymen de bu profesörlerden biridir. Onur Öymen’in amcası Hıfzırrahman Raşit Öymen ve babası Münir Raşit Öymen, Almanya’da özellikle eğitim, iletişim, sosyoloji gibi alanlarda eğitim görmüşlerdir. Ama bu profesörlerin, yasanın hiçbir maddesine, daha doğrusu keyfi davranışlara hiçbir itirazlarının olmadığı görülmektedir. Tunceli Kanunu tasarısı TBMM’ye geldiğinde şöyle bir yol izlendiği anlaşılmaktadır. TBMM Başkanı maddeleri birer birer okutmuş, kabul edenler-etmeyenler demiş, daha sonra da kabul edildiğini zapta geçirmiştir. Maddeler üzerinde, genel olarak görüş açıklaması olmamış veya tartışma yaşanmamıştır. Tunceli Kanunu 38 maddedir.</p>
<p>Bu milletvekillerinin TBMM’ye tayin yoluyla geldikleri bilinmektedir. Tayini yapan şüphesiz, Cumhuriyet Halk Fırkası Genel Başkanı ve aynı zamanda Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür.</p>
<p>Yukarıda sözü edilen 60’a yakın profesörden biri de, Ordinaryüs Profesör Mahmut Esat Bozkurt’tur. Mahmut Esat Bozkurt 1930’larda Adalet Bakanı’dır. Ord. Prof. Mahmut Esat Bozkurt, 1930 Ağrı ayaklanması sırasında şöyle bir konuşma yapmıştı. “Biz Türkiye denen dünyanın en hür ülkesinde yaşıyoruz. Mebusunuz inançlarından samimiyetle bahsetmek için bundan daha müsait bir ortam bulamazdı. Onun için hissiyatımı saklamayacağım. Türk bu ülkenin yegane efendisi, yegane sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır. Türklere hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman hatta dağlar, bu hakikati böyle bilsinler. (Milliyet, 30 Eylül 1930, söz eden, Lucien Rambout, Çağdaş Kürdistan Tarihi, Komal Yayınları, Ankara 1978, s.132)</p>
<p>Eğitimli olmak, eğitimin kalitesini yükseltmek, otoriter ve totaliter bir yönetimin kurulmasına engel olmuyor. Kürtlerin, inkarı, imhası, asimilasyonu çabaları, Türkiye’de, her zaman faşist düşünce ve uygulama için elverişli bir ortam hazırlamaktadır. Bu sürecin Dersim 1937-1938 de olduğu gibi soykırıma varan uygulamaları da olmuştur.</p>
<p>Bu sözün dönemin Adalet Bakanı tarafından, Türkiye’nin Batı illerinden birinde, bir “seçim” döneminde söylendiğini unutmamak gerekir. Dikkat edilirse, Adalet Bakanı, profesör Mahmut Esat Bozkurt, “Türkiye, dünyanın en hür ülkesidir” diyor. Ama, “en hür ülke” de, Kürtlere, “hizmetçi olma hakkı”ndan, “köle olma hakkı”ndan başka bir hak tanımıyor. Bunu resmi ideolojinin bir tutarsızlığı, çelişkisi olarak değerlendirmek gerekir.</p>
<p>Son 25-30 yıllık mücadele sürecinde, Kürtlerin mücadelesini kırmak için, devletin, Zazacılık diye bir akım geliştirmeye çalıştığı gözlenmektedir. Zazaların Türk olduğu, bazı Türklerin Zazalaştığı anlatılmaktadır. Resmi ideolojinin ikiyüzlülüğü hemen dikkati çekmektedir. Kürt olduklarından ve Kızılbaş olduklarından dolayı soykırıma uğratılanlara, bugün de Türk olduklar söylenmeye çalışılıyor. Devlet, bu propaganda çerçevesinde, bazı Zaza Kürtlerini de hareket ettirebilmektedir. Bu konuda Zaza Kürtlerinin her zaman hatırlaması gereken süreç şudur. Dersim’de, Alevi inancında olan, Zaza Kürtleri yaşamaktadır. Alevi inancında olan Dersim’deki Zaza Kürtleri, 1937-1938 de neler yaşadı? Zaza Kürtlerine neden bu muamelenin layık görüldüğünü, Kürtlere neden soykırım yapıldığını da dönemin Adalet Bakanı, Ordinaryüs Profesör Mahmut Esat Bozkurt çok açık bir şekilde dile getirmektedir. Resmi ideolojini Kürtlerle ilgili bu tutarsızlıklarına, çelişkilerine de dikkat etmek gerekir. Zaza Kürtleri konusunda Roşan Lezgin’in, Kirmanckî, Kırdkî, Dimilkî, Zazakî başlıklı yazısına bakmakta yarar var. (www.zazaki.net, 26 Tebaxe 2009) Bu yazının Zaza Kürtleri başlığı altında Türkçe’sinin de yayımlanacağını umuyorum.</p>
<p>Burada, olguların algılanması ve analizi bakımından Türklerin büyük bir çoğunluğuyla Kürtler arasında çok önemli bir zihniyet farkı olduğu hemen göze çarpmaktadır. Türk aydınları Mahmut Esat Bozkurt’u “solcu” olarak değerlendiriyor. Baroların bir kısmı, hukuk fakültelerinin bir kısmı kendi kurumlarına heykellerini, büstlerini dikiyor. Mahmut Esat Bozkurt’un, Cumhuriyetle birlikte başladığı vurgulanan Türk aydınlanmasının önemli bir ismi olduğu vurgulanıyor. Kürtler, örneğin Kürt aydınları ise, Mahmut Esat Bozkurt’u, “ırkçı”, “faşist”, “çağdışı”, sömürgeci” gibi kavramlarla değerlendiriyor. Kürt aydınlarının ve Türk aydınlarının Mahmut Esat Bozkurt algılamasının birbirine zıt olduğu açık bir gerçektir. Bu noktada şu konu açık bir şekilde kendini belli etmektedir. İttihat ve Terakki, Türk milli mücadelesi, Lozan Antlaşması, 1925 Büyük Kürt Ayaklanması, Ağrı 1930, Dersim 1937-1938, Otuzüç Kurşun Olayı (1943), Halepçe, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin kurulması gibi olgular Türkler için ve Kürtler için çok farklı, birbirine zıt mesajlar vermektedir. Bunun dikkatlerden uzak tutulmaması gerekir.</p>
<p><strong>Unutma-Unutturma</strong></p>
<p>Kürtler konusunda söylenmesi gereken önemli sözlerden biri, yoğun bir unutmanın ve unutturmanın yaşanıyor olmasıdır. Dersimliler, daha düne kadar, 1937-1938 de neler yaşandığın konuşmazlardı. Bu konuya bir ilgi de yoktu. 1970’leri düşünelim. Dersim Türkiye’deki solun bir minyatürü gibiydi..Türk solunun bütün fraksiyonlarının Dersim’de büroları, taraftarları vardı. Kürt fraksiyonları ise, cılız bir şekilde vardı. PKK ile bu durum değişti. Ama köklü bir değişiklik olmadı.</p>
<p>Dersimliler, Kürtlerle, Kürt inancıyla hiç ilgisi olmayan Dördüncü Halife Ali’yi, Ali’nin oğulları Hasan’ı, Hüseyin’i hiç unutmuyorlar. Sık sık onlardan medet bekliyorlar. 681 yılında gerçekleşen Kerbela, Araplar’daki bir iktidar kavgasıydı. Kerbela’da öldürülenler 72 kişidir. Hüseyin taraftarları Fırat Nehri’ne çok yakın bir yerde çadır kurmalarına rağmen, Yezid taraftarları nehre gidiş yollarını kestikleri için 72 kişinin çoğu susuzluktan ölmüştür. Yezit taraftarlarının, Kur’an sayfalarını kılıçlara sokarak Hüseyin taraftarlarına saldırdığı biliniyor. Bundan dolayı Dersimliler dövünüp duruyorlar.</p>
<p>1937-1938 deyse, 50 binin üzerinde Alevi Kürdün öldürüldüğü görülmektedir. Akşam Gazetesi’nden Özlem Çelik, CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’le yaptığı röportajda, bu sayının 90 bin olduğunu söylemektedir. (Akşam, 16 Kasım 2009) Genelkurmay’sa, 11 bin civarında ölü, 13 bin civarında sürgün olduğunu söylemektedir. Buna rağmen Dersimliler, Onur Öymen’in 10 Kasım 2009 da, TBMM’de yaptığı konuşmaya ve konuşmaya karşı kamuoyunda gelişen tepkiye kadar, bu olaylardan söz etmezlerdi. Seyit Rıza’nın, Alişer’in, Nuri Dersimi’nin adını anmazlardı. Bu konuda büyük bir unutma ve unutturma yaşanıyordu. Örneğin 8 kasım 2009 da, İstanbul’da, Kadıköy Meydanı’nda, Büyük Alevi Mitingi yapıldı. Bu mitinge Dersimlilerin de katılması muhtemeldir. Ama mitingde, Seyid Rıza’ya, Alişer’e, Nuri Dersimi’ye, Dersim soykırımına ilişkin hiçbir fotoğraf, pankart göze çarpmıyordu. Konuşmalarda, bu isimlerden, bu olaylardan söz edilmedi</p>
<p>Onur Öymen’in konuşmasından sonra konuşmaların tartışmaların başlaması, yaşlı insanların anılarını dile getirmeleri bir uyanış olarak değerlendirilebilir. Bilinçteki bu uyanış, ırkçı ve sömürgeci ideolojinin çözülmesi, sömürgeciler tarafından sistematik olarak öldürülen ruhun canlanması anlamına gelmektedir. Bu bilincin, bu uyanışın güçlenerek süreceği kanısındayım.</p>
<p>Aleviliğin, insanı ön plan koyan anlayışından, mazlumun yanında yer almasından dolayı, Ali, Hasan, Hüseyin taraftarlarının desteklemesi doğaldır. Ama bu kesimi içselleştirmesi, bu kesimle aralarında organik bağlar tesis etmeye çalışması yanlıştır. Şiilik elbette İslamlıktır. Ama Alevilik İslamın dışında olan bir inançtır. Bugünkü Alevilerin atalarının İslam olmadığı açık bir gerçektir. Aleviliği Müslümanlığa asimile etme çabaları, devletin baskısını hafifletmek için, Alevilerin Müslüman gibi görünmeleri, dikkatlerden uzak bir süreç değildir.</p>
<p>Dersim 1937-1938’i hatırlama sürecinde irdelenmesi gereken esas kişi Onur Öymen değildir. Kemal Kılıçdaroğludur. Soykırım sırasında, Kemal Kılıçdaroğlu ailesinden de yaşamını yitiren pek çok kişi vardır. Kılçdaroğlu ailesinden bazı kişiler hasbelkader hayatta kalabilmişlerdir. Soykırım, Dersim’in her yöresinde olduğu gibi Nazımiye’de de yoğun bir şekilde gerçekleşmiştir. Kızılbaş Kürtlerin nasıl katledildiğini, Cumhuriyet Senatosu Başkanlarından ve Dışişleri eski Bakanlarından İhsan Sabri Çağlayangil’in, Kemal Kılıçdaroğlu’na özel olarak anlattığını Kılıçdaroğlu’nun kendisi söylemektedir. Köylerin, evlerin, ağılların, ahırların yakılmasından yıkılmasından sonra mağaralara sığınmış kadınların çocukların üzerine zehirli gazlar sıkılarak Kızılbaş Kürtlerin fareler gibi zehirlendiğini İhsan Sabri Çağlayangil anlatmıştır. Bunlara rağmen Kemal Kılıçdaroğlu kendi köklerine karşı yoğun bir yabancılaşma içindedir. Bunları unutmuş. Bunların unutturulması için geliştirilen politikalara karşı hiçbir tepkisi yok. Bir insan, eğitimli bir insan, kendi köklerine, ailesine karşı yaşama geçirilen katliamlara nasıl bu kadar duyarsız bir hale gelebilir? Bu da elbette bir eğitim sürecinde edinilebilecek bir sonuçtur. Resmi ideoloji eğitiminin nasıl uygulandığını, zengin olgusal dayanaklarıyla incelemek önemli olmalıdır.</p>
<p>29 Mart 2009 yerel seçimlerinde Kemal Kılçdaroğlu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayıydı. Bu seçimler sırasında, propaganda döneminde, Kemal Kılçdaroğlu’na basında, “Gandi” deniyordu. Bu çok yanlış bir benzetmedir. Tarih bilincinden yoksun bir benzetmedir.</p>
<p>Gandi, ülkesi ve halkı için mücadele eden çok saygın bir önderdir. Hind Milli</p>
<p>Kurtuluş Hareket’inin önemli bir ismidir. Kemal Kılıçdaroğlu ise, kendi ülkesini, kendi halkını, anadilini-kültürünü tarihten ve yeryüzünden silmek isteyenlerle işbirliği yapmaktadır. Bu tür bir değerlendirmeyi ancak, devletin propagandasının yapan, Milli İstihbarat Teşkilatının bir şubesi gibi çalışan, Türk basını yapabilir.</p>
<p>“Emperyalist işgale karşı olmak”, ABD’nin Irak’a silahlı müdahalesi öncesinde, Mart 2003 öncesinde ve sonrasında çok tekrar edilen bir slogandı. Türkiye’de “sol”un önemli bir kısmı, Kürtlere, “Kürtler, Saddam Hüseyin’le birleşerek, ABD’ya karşı mücadele etmelidir, savaşmalıdır” diyorlardı. CHP ve Kemal Kılıçdaroğlu da bu düşüncedeydi. Burada, “emperyalizme karşı mücadele”,”emperyalist işgale karşı olma” gibi, devrimci içerikli sloganları kullanıyorsa da aslında, çok büyük bir gericiliktir. Çünkü Kürtleri, kendilerine karşı soykırım yapan Saddam Hüseyin’le, kendi kasaplarıyla işbirliği yapmaya çağırmaktadır. Ama Saddam Hüseyin’in Kürtlere karşı sistematik olarak geliştirdiği soykırım sırasında sessiz kaldıkları, bu olaylar görmezlikten, bilmezlikten, duymazlıktan geldikleri bilinmektedir. Türk solu grupları içinde, Saddam Hüseyin’i, “neden sadece bir Halepçe yaptın, neden onlarca Halepçe yapıp gerici Kürtlerin kökünü kazımadın” diye eleştirenler de vardır.</p>
<p>Kemal Kılıçdaroğlu’nun adı “yolsuzlukları deşifre eden adam” olarak geçiyordu. Kendisi olamayan, hasmının, düşmanının kişiliğiyle bütünleşen, ailesin, halkına karşı yapılan yolsuzlukları hiç sorun yapmayan bir kişinin Türkiye’nin ekonomik ve toplumsal hayatındaki yolsuzlukları deşifre etmesinin, bu yolsuzlukları izlemesinin hiçbir değeri yoktur. Zira en büyük yolsuzluğun, haksızlığın, 1938-1938 de, Dersim halkına yapıldığı açıktır.</p>
<p>İsmail Beşikçi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.argun.org/2009/11/05/dersim%e2%80%99de-bilincin-uyanisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Beşikçi’ye Eleştiriler Üzerine…</title>
		<link>http://www.argun.org/2009/11/04/besikci%e2%80%99ye-elestiriler-uzerine%e2%80%a6/</link>
		<comments>http://www.argun.org/2009/11/04/besikci%e2%80%99ye-elestiriler-uzerine%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 04 Nov 2009 16:55:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>argun</dc:creator>
				<category><![CDATA[4-Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Beşikçi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.argun.org/?p=6737</guid>
		<description><![CDATA[7-8 Eylül 2009 tarihli Taraf Gazetelerinde, Neşe Düzel’in İsmail Beşikçi ile yaptığı bir röportaj yayımlanmıştı. Bu röportajda Beşikçi, Kürtlerin ve Kürdistan’ın, 1920’lerde, Milletler Cemiyeti döneminde, bölünmesine, parçalanmasına ve paylaşılmasına vurgu yapmış, Milletler Cemiyeti’ni, dönemin emperyal devletlerini eleştirmişti.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/06/ismail_besikci.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-1484" title="ismail_besikci" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/06/ismail_besikci.jpg" alt="ismail_besikci" width="100" height="100" /></a>7-8 Eylül 2009 tarihli Taraf Gazetelerinde, Neşe Düzel’in İsmail Beşikçi ile yaptığı bir röportaj yayımlanmıştı. Bu röportajda Beşikçi, Kürtlerin ve Kürdistan’ın, 1920’lerde, Milletler Cemiyeti döneminde, bölünmesine, parçalanmasına ve paylaşılmasına vurgu yapmış, Milletler Cemiyeti’ni, dönemin emperyal devletlerini eleştirmişti. Daha sonra, Cumhuriyet’le birlikte, Türkiye’de uygulanan inkar, imha ve asimilasyon politikalarını eleştirmişti. Daha sonra da, Ortadoğu’da Kürtlerin, Ortadoğu’da devlet kurmalarının doğal bir hak olduğunu söylemiş, Kürt sorununun, Kürdistan sorunun özünde toprak sorunun olduğunu vurgulamıştı.</p>
<p>Bu dönemin, bilimin, siyasetin ve diplomasinin kavramlarıyla incelenmesi, eleştirilmesi gereği üzerinde de durmuştu.</p>
<p>Beşikçi’nin bu görüşleri birçok yazar, basın mensubu ve sivil toplum çalışanı tarafından eleştirildi. Bu eleştirilerden biri de Etyen Mahçupyan’a ait. Etyen Mahçupyan, 11 Eylül 2009 tarihli Taraf Gazetesi’nde, Yargı Savunmada başlıklı yazısının ekinde, bu görüşleri eleştiriyor. 9 Eylül 2009 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayımlanan Milliyetçiliğin Cehaleti başlıklı yazısına atıf yaparak, “cehalet siyaset üretmeye devam ediyor” diyor.</p>
<p>Eleştiri, özgür eleştiri düşün hayatının vazgeçilmez bir kategorisidir. Çok yararlı bir düşün yöntemidir. Eleştirilen kişinin yeniden, kendisini sorgulamasını sağlar. Fakat, Etyen Mahçupyan’ın, Beşikçi eleştirileri isabetli değildir. Bu konuda eleştirilmesi gereken temel konu, 1920’ler, Milletler Cemiyeti dönemidir. Bu dönemde, Kürtlerin ve Kürdistan’ın, bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması, Kürtlerin bağımsız devlet kurma haklarının gasbedilmesi, Kürtlere küçücük bir siyasal statü tanınmaması, gözlerden, dikkatlerden uzak tutulacak bir konu değildir. Etyen Mahçupyan’ın birinci planda bu emperyal politikaları, baskı politikalarını eleştirmesi gerekir. Etyen Mahçupyan Milletler Cemiyeti politikalarına, Türkiye’nin politikalarına bir şey demiyor. Bunları eleştiren Beşikçi’yi eleştiriyor. Kürtlere, “Türklerle birlikte yaşamaktan, ama, Türk’e benzeyerek yaşamaktan başka şansınız yoktur” diyen Kemalist uygulamalara bir şey demiyor, bunları eleştiren ve “Kürtlerin bağımsız devlet kurma hakları doğal bir haktır” diyen Beşikçi’yi “cehalet” kavramıyla anıyor.</p>
<p>Kürtlerin ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması, bir insanın iskeletinin parçalanması, beyninin dağılması gibi bir etki yaratmıştır. Bu, her şeyden önce, Kürt toplumunun iç dinamiklerini zayıflatmış, yok etmiştir. Kürtler, elektrikle yüklü dikenli tellerle, mayın tarlalarıyla, iz tarlalarıyla, gözetleme kuleleriyle, casus uçaklarıyla… birbirlerinden ayrılmışlardır. Bu ayrılmayı derinleştirmek yaygınlaştırmak ve devamlı kılmak için, her türlü önlem alınmıştır. Örneğin, Diyarbakır, Van, Urfa ve çevrelerinin, Süleymaniye, Kerkük, Mahabad, Halep, Kamışlı gibi şehirlerle, Kafkasya ile ticari bağları koparılmıştır. 1915 de Ermenilere, Süryanilere ve Ezidilere karşı yaşama geçirilen soykırım, insan ve araç-gereç kaybı, bölgenin sanayileşmesine büyük bir darbe indirmiştir. Hem bu süreç, hem ayaklanmalar sürecinde köylerin yakılması-yıkılması, temel geçim kaynaklarının tahribi, sürgünler, Kürt toplumunun, Kürdistan’ın iç dinamiklerini tamamen yok etmiştir. Bölgenin sürekli sıkıyönetimlerle yönetilmesi, bölgeyi, Bağdat, Tahran, İstanbul gibi büyük merkezlerden de koparmış, ticaretin ve sanayinin gelişmesi engellenmiştir. Bu, bölgede şu veya bu şekilde biriken sermayenin devamlı olarak Batı’ya kaymasını sağlamıştır. Bölgenin geri bırakılması böyle bir süreç içinde gerçekleşmiştir. Bölgenin geri kalması, geri bırakılması bu dinamiklerin dışında düşünülemez.</p>
<p>Etyen Mahçupyan’ı okuyan, izleyen bir kişiyim. Ne Milletler Cemiyeti uygulamalarının, ne de Türkiye’deki baskı politikalarının onaylanmadığını, onların yanında yer alınmadığını yakından biliyorum. Ama bu eleştirileri, “cehalet” kavramını başka türlü nasıl yorumlamak gerekir? Aydınlar, “milliyetçiliğin iyisi yoktur, her türlü milliyetçilik kötüdür” büyük ezberini sürdürdükleri sürece, bu tür yanlışlar yapmaları kaçınılmazdır.</p>
<p>Etyen Mahçupyan’ın eleştirilerinde önemli bir nokta daha var. “Beşikçi, Kürtlerin devlet sahibi olmasını istiyor. Bunu da Kürtlerin nüfusunun büyük olduğuna bağlıyor.” diyor. “Az sayıda olsalardı, asimilasyon meşru mu olacaktı?” diyor. “Madem sayı, o zaman, sayıyı azaltma da meşru olmalı” diyor.</p>
<p>Kürtlerin Ortadoğu’da devlet kurma hakları elbette meşru bir haktır, doğal bir haktır. Ama, Kürt nüfusunu azaltma çabaları meşru değildir. Herhangi bir etnik grup az bir nüfusa sahip olsa, o etnik grubu asimile etme çabaları da meşru değildir.</p>
<p>Birleşmiş Milletler sayılarına göre, 1970’lerin başından itibaren 30 yıl içinde, (1973-2003),</p>
<p>Kerkük’ten çoğu Arap çöllerine, 97 bin Kürt aile sürüldü. Bu bir nüfus azaltma yöntemidir. (bk.www. peyamner news agency, 26 Ekim 2009) Kürtlere Arap olma dayatıldı. Bu da nüfus azaltma yöntemidir. Bk. Av. Tarık Cambaz, Kerkük’te Kürt ve Türkmen Soykırımı, Arapça’dan çeviren, Geylan, Necmettin Altıparmak, Deng Yayınları, 2. bs. Temmuz 2009 s. 95, 119</p>
<p>1993 de, Barzanlar’a mensup 8 bin erkek bir baskınla evlerinden alındı. Bunlardan bir daha haber alınamadı. Topluca kurşuna dizilip toplu mezarlara konuldular. Bu da nüfus azaltma yöntemidir.</p>
<p>1980’lerin ortalarından itibaren, “hangi gaz daha zehirlidir, hangi gaz kitlesel bakımdan daha çok ölümler gerçekleştirir?” uygulamaları hep Kürtler üzerinde, Kürt köyleri ve Kürt mahkumlar üzerinde denendi. Batı ülkelerinde, fareler üzerinde yapılan denemeler, Kürdistan’da, Kürt köyleri üzerinde, Kürt mahkumlar üzerinde yapıldı. Bu denemeler sırasında, Halepçe’de, bir çırpıda öldürülenlerden daha çok Kürt öldürüldü. Bu da bir nüfus azaltma yöntemidir.</p>
<p>Okul yoluna, meralara, çöplüklere, oyuncak biçiminde, konserve kutusu biçiminde bombalar bırakırsınız. Bunları kurcalayan çocuklardan ikisi-üçü ölür, dördü-beşi yaralanır, sakat kalır. Bunlar da Kürt nüfusu azaltma yöntemidir.</p>
<p>Bir de “ayrılıkçılk”, “bölücülük” kavramları var. Kürtler, Doğu’da Farslarla yaşasınlar, Güney’de, Araplarla yaşasınlar, Kuzey’de Türklerle yaşasınlar…Kutsal statüko… Fars Devleti’nin birliği bütünlüğü, Irak Devleti’nin birliği bütünlüğü, Suriye Devleti’nin birliği bütünlüğü, Türk devleti’nin birliği bütünlüğü. Kutsal statüko bu… Bu statükoyu eleştirdiğiniz zaman “ayrılıkçı”,”bölücü” oluyorsunuz. Peki, 1920’lerde Milletler Cemiyeti döneminde Kürtlere, Kürdistan’a dayatılan politikalar ne? Klasik sömürgelerde böl-yönet politikaları uygulanır. Kürdistan sömürge bile değildir. Burada uygulanan politika ise, böl-yönet-yok et politikasıdır.</p>
<p>Bugün, bu kutsal statükoyu, bu kutsal statükoyu eleştirenleri, “ayrılıkçı”, “bölücü” diyerek eleştirmek, suçlamak, 1920’lerdeki, Milletler Cemiyeti dönemindeki emperyal politikaları, uygulamaları onaylamak anlamına gelmez mi?</p>
<p>“Kürtler devlet istemiyor”, “Biz Kürt milliyetçiliğine karşıyız”, “biz bölücü, ayrılıkçı değiliz” gibi sözler tarih bilincinden yoksun sözlerdir. Çünkü, bölünen, parçalanan, paylaşılan zaten Kürtlerdir, Kürdistan’dır. PKK’yi, Demokratik Toplum Partisi’ni bu tür söylemleri sık sık dile getirdikleri için onaylamak, övmek, doğru değildir, bilakis bu düşüncelerinden ve bu tutumlarından dolayı bunları eleştirmek gerekir.</p>
<p>Neşe Düzel’le yapılan bu röportajda ileri sürülen düşüncelerden dolayı Beşikçi’yi eleştiren başka yazarlar, basın mensupları da oldu. Onlar, Beşikçi’yi, “oluk oluk kan akar”, “ortalık kan deryasına döner” gibi tehdit içeren bir terminolojiyle eleştirdiler. Bu kesim konuşmalarında, yazılarında, “kardeşlik” sloganını da sık sık dile getiriyordu. “Bin yıldır bir arada yaşıyoruz”, “bin yıldır kardeşçe yaşıyoruz” “kardeşiz”, “İslam kardeşiyiz” vs. Hem “kardeşlik”ten, “bin yıldır bir arada yaşamaktan söz ediliyor”, hem de Kürtler, “kan deryası” ile, “oluk oluk kan” la tehdit ediliyor. Federasyondan veya bağımsızlıktan söz edildiğini veya bunların gerçekleşme yoluna girdiğini düşünelim. O zaman, nüfusun gönüllü yer değiştirmesi, bunun için elverişli bir politik ortamın yaratılması neden düşünülemiyor acaba? “Kardeşlik” ille de, “oluk oluk kan”ı mı gerektirir?</p>
<p>İsmail Beşikçi</p>
<p>kurdistanpost</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.argun.org/2009/11/04/besikci%e2%80%99ye-elestiriler-uzerine%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Ben Kürt Milliyetçisi Değilim!”</title>
		<link>http://www.argun.org/2009/10/28/ben-kurt-milliyetcisi-degilim%e2%80%9d/</link>
		<comments>http://www.argun.org/2009/10/28/ben-kurt-milliyetcisi-degilim%e2%80%9d/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 28 Oct 2009 20:20:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>argun</dc:creator>
				<category><![CDATA[4-Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Beşikçi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.argun.org/?p=6685</guid>
		<description><![CDATA[Son iki –üç ay içinde, Kürtlerle ilgili konuşmalar, tartışmalar yoğunluk kazandı. Tartışmalar, hem yoğunluk kazandı, hem derinleşiyor. Kürt açılımı, demokratik açılım, milli birlik projesi, huzur ve güvenlik projesi…]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2009/05/ismail-besilci.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-3423" title="ismail-besilci" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2009/05/ismail-besilci.jpg" alt="ismail-besilci" width="195" height="270" /></a>Son iki –üç ay içinde, Kürtlerle ilgili konuşmalar, tartışmalar yoğunluk kazandı. Tartışmalar, hem yoğunluk kazandı, hem derinleşiyor. Kürt açılımı, demokratik açılım, milli birlik projesi, huzur ve güvenlik projesi…Bu konuşmaların, tartışmaların devam edip gitmesi başlı başına bir açılımdır zaten…</p>
<p>Televizyonlarda cereyan eden tartışmalarda, basın mensupları, asker kökenli ve çeşitli sivil toplum örgütlerinde çalışan tartışmacılar yanında bir bazen iki Kürt de görülüyor. Konuşmaların, tartışmaların bir yerinde milliyetçilik gündeme geliyor. Panele katılan Türkler, “Milliyetçiliğe karşıyım, milliyetçiliğin iyisi olmaz. Her türlü milliyetçilik kötüdür” şeklinde bir görüş ortaya atıyor. Panele katılan Kürtler de, genel olarak, “ben Kürdüm, ama Kürt milliyetçisi değilim, milliyetçiliğe karşıyım” diyor. “Bölücü” olmadığını vurgulamaya çalışıyor.</p>
<p>Bu düşüncenin, bu tutumun biraz irdelenmesi gerektiği kanısındayım. Türk milliyetçiliğine karşı olmak anlaşılır bir durumdur. Çünkü Türk milliyetçiliği çoğu zaman ırkçılığı içermektedir. Örneğin, Kemalist ideolojiyi içselleştirenler Kürtlere hiçbir hak-hukuk tanımak taraflısı değildirler. Kemalistler, Kürtlere, Türk olmaktan, Türklüğü benimsemekten başka bir hak tanımayı düşünmemektedirler. Bu ideolojiye sahip olanlar, Kürleri, dilleriyle, kültürleriyle, tarihleriyle ortadan kaldırabilmek için, Kürtlere, köle muamelesini sürdürebilmek için, her yolun mubah olduğunu düşünmektedirler. Bu milliyetçiliğin ana politikası asimilasyondur. Asimilasyon için de, devletin, okul, din, basın gibi ideolojik baskı araçları, karakol, mahkeme, hapishane gibi zorlayıcı baskı araçları, etkin bir şekilde kullanılıyor. Asimile olmamakta direnenlere karşı yerinden etme, etnik temizlik de, yaygın ve yoğun olarak gündeme getiriliyor, kullanılıyor. Bütün bunların yetmediği zaman, fiili imha da var. Böyle bir milliyetçiliğe, ırkçılığa, elbette karşı durmak, böyle bir anlayışla mücadele etmek gerekir. Kürt milliyetçiliği derken, kastedilen, düşünülen nedir acaba? Acaba, Türkleri, Arapları, Farsları asimile etmek isteyen, bunun için planlar, projeler geliştirmiş, gerekli mekanizmalarını, ideolojik baskı araçlarını zorlayıcı baskı araçlarını kurmuş bir Kürt yapısı mı var?</p>
<p>“Ben Kürdüm, ama Kürt milliyetçisi değilim” diyen kişi, nasıl düşünüyor, nasıl hissediyor? Bu kişi kafasında milliyetçi bir Kürt tahayyül ediyor. Bu kişinin, diyelim A kişisinin tahayyül ettiği Kürt, diyelim B kişisi, neler düşünüyor, nasıl bir tutum sergiliyor da, A kişisi ona milliyetçi diyor, kendisinin, onun, yani B kişisinin düşüncelerine ve tutumlarına karşı olduğunu söylüyor. Bu konuyu irdelemek için Kürt toplumunun ve Kürdistan’ın koşullarına bakmak gerekir.</p>
<p>Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, dönemin emperyal devletleri Büyük Britanya, Fransa ve onların Ortadoğu’da işbirliği yaptığı Arap, Fars ve Türk yönetimleri tarafından, bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmış bir coğrafya, bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmış bir halk&#8230; Ortadoğu’da, 40 milyonu aşkın nüfusu olan, ama, küçücük bir siyasal statüsü olamayan bir halk. Birleşmiş Miletler, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği, İslam Konferansı, NATO gibi, uluslar arası örgütlerde, hak, hukuk, özgürlük denildiği zaman hiç adı geçmeyen, “terör”, “uluslar arası terör”, “mafya” denildiği zaman adı ilk planda anılan bir halk…</p>
<p>Türkiye’de, 20 milyondan fazla bir nüfus, temel hakları, insan olduğu için sahip olduğu hakları, Kürt toplumu olmaktan doğan hakları gasbedilmiş bir halk. Anadili, adı yasaklanmış, doğduğu, büyüdüğü yörelerin isimleri değiştirilmiş, Kürtçe olanlar yasaklanmış bir halk…Dili kültürü inkar edilen, çocuğuna Kürtçe isimler veremeyen, Q,W, X, Ê harfleriyle hala sorunları olan bir halk…Anadili Kürtçe’yle eğitim alamayan bir halk…Asimilasyon politikaları ve bu politikalar çerçevesinde yerinden edilen, etnik temizliğe tabi tutulan bir halk…Köylerin yakılmasını,yıkılmasını, temel geçim kaynaklarının tahribini, milyonlarca insanın yerini yurdunu terke zorlanmasını…bu politikalar çerçevesinde değerlendirmek gerekir.</p>
<p>Kürtlere yapılan bu baskılar elbette ırkçı baskılardır. Asimilasyon politikalar, ırkçı politikalardır. Kürt milliyetçiliğinin gelişiminde bu baskı politikalarının, uygulamaların çok büyük rolü vardır. Baskı, inkar, imha, asimilasyon politikaları pek çok Kürt’ün milli bilince ulaşmasını sağlamıştır. Bu durum karşısında bütün Kürtlerin, düşüncesi, tutumu, eylemi, kanımca birbirine benzerdir. Gasbedilmiş Kürt haklarını, Kürtlerin doğal haklarını kazanmak için mücadele etmek. Bu da milliyetçiliktir, milli bilince ulaşmış bütün Kürtlerde görülen bir durumdur. Kaldı ki Kürt sorunu, bundan önce insani bir sorundur, bir vicdan sorunudur. Kürtlerde, “Ne mutlu Kürdüm diyene”, “Bir Kürt dünyaya bedeldir” diyene rastlanmaz. Kürtlerde, “Türkleri asimile edelim, Türk dilini, Türk kültürünü ortadan kaldıralım” diyene rastlanmaz. Kürtlerde, “Kürt, öğün, çalış, güven” diyen birine, “Yüksel Kürt, yüksekliğin senini için hududu yoktur” diyen birine rastlanmaz. Kürtlerde, “Türkleri etnik temizliğe tabi tutalım, Türkleri yerlerinden yurtlarından sürelim” diyene rastlanmaz. Kürtlerde, “Kürtler üstün bir ırktır, başka halkları, bu arada Türkleri de yönetme hakkına sahiptir” diyene rastlanmaz.</p>
<p>Bütün bunların ötesinde, Kürtlerin, Kürt aydınlarının baskı, zulüm altındaki halkı, Kürtçe’yi</p>
<p>baskıdan kurtarmaya çalışmasının, bunun için çaba sarfetmesinin kimseye, Türklere, Araplara, Farslara bir zararı yok ki…Halbuki, Türklerin, Arapların, Farsların, Kürtleri, Kürtçeyi yok etmek, asimile etmek için uyguladıkları politikaların, Kürtlere de aynı zaman bu halklara da çok büyük zararı var. Mehmet Bayrak, Şark Islahat Planı’nın Kürtlere vurulmuş bir kelepçe olduğunu vurguluyor. Bu şüphesiz öyledir. Ama bu kelepçe sadece Kürtlere vurulmuyor, aynı zamanda, Türklere, Türkiye’ye de vurulmuş bir kelepçe oluyor…</p>
<p>Türkiye’nin, inkarcı, imhacı, ırkçı ve asimilasyoncu politikalarının Kürtlerde milli bilincin uyanmasında büyük rol oynadığını ifade etmiştik. Bu durum karşısında, “Kürdüm, ama Kürt milliyetçisi değilim” diyen A kişisi de, Kürt milliyetçisi olarak tasavvur edilen B kişisi de, aşağı yukarı benzer talepleri dile getirir. Bu taleplerin dile getirilmesi de çok doğaldır. Bu da milliyetçiliktir. Kürtlerde yaşanması gerekken de budur. Kaldı ki bunlar milliyetçilikten önce insani bir durumdur, vicdani bir durumdur. O zaman, “Ben Kürdüm, ama Kürt milliyetçisi değilim” sözü ne anlama geliyor? Bu klişe bir sözdür. Bilgi yüklü bir düşünceyi ifade etmek için kullanılan bir söz değildir. Tutum sergilemek için kullanılan bir sözdür, slogandır. Bunu söyleyen kişi, devletten ve Türk aydınlarından onay almak isteyen, bu onaya ihtiyaç duyan bir kişidir. Devletten ve Türk aydınlarından onay almak ihtiyacını duyması çoğu Kürt aydınlarının önemli bir özelliğidir.</p>
<p>Devletten gelebilecek bir baskıdan, kuşku duymak, korkmak gerekir. Çünkü resmi görüşe aykırı görüşler, resmi görüşe eleştiriler yönelttiğiniz zaman, devletin idari ve cezai yaptırımlarıyla karşı karşıya kalabilirsiniz. Bu kuşku, bu korku, anlaşılabilir bir durumdur. Ama Kürt aydınlarının çoğu, Türk aydınlarından da korkuyor. Hatta Türk aydınlarından, devletten korktuğundan daha çok korkuyor. Bu, normal bir durum değildir. Kürt aydınları, Türk aydınları tarafından, milliyetçilik yapmakla suçlanmaktan korkuyor. Aslında milliyetçi olan, hatta ırkçı tavırlar sergileyen Türk aydınlarıdır, Türk aydınlarının önemli bir kısmıdır. Çünkü, inkarcı, imhacı, asimilasyoncu düşünce ve eylemle, Kemalizm’le bağını koparamamıştır. “Kürdüm, ama Kürt milliyetçisi değilim” diyen Kürt aydınını, Türk aydınının kötü bir kopyası gibidir.</p>
<p>Türk aydını kimdir? Bütün ezber bozma girişimlerine rağmen, Türk aydını resmi ideolojiye bağlı bir aydındır. “Milliyetçiliğin iyisi yoktur, her türlü milliyetçilik kütüdür” anlayışı Türk aydınlarının çoğunda sürmektedir. “Türk olmaktan, Türkleşmekten başka şansınız yok” deyerek, baskıyı zulmü sistematik bir hale getirenlerle, bu baskıya, zulme karşı durup kendi değerleriyle buluşmaya çalışanların, aynı kefeye konulması, Tük aydınlarının çoğunun ortak düşüncesi, tutumudur.</p>
<p>28 Ekim 1990 da İnsan Hakları Derneği’nin Üçüncü Büyük Kongresi Ankara’da toplanıyor. Toplantıda, söz sırası kendine geldiği zaman, İHD’nin, Diyarbakır Şubesi kurucu üyelerinden Vedat Aydın kürsüde, konuşmasını Kürtçe yapıyor. Vedat Aydın Kürtçe konuşmaya başlar başlamaz salonda homurdanmalar yükseliyor. Delegelerin, izleyicilerin bir kısmı Vedat Aydın’ın bu tutumunu protesto etmek için salonu terk ediyor. Vedat Aydın Kürtçe konuşmasını sürdürüyor. Divan başkanlığı, Vedat Aydın’ı uyarıyor. “Konuşmanızı kimse anlamıyor, Türkçe konuşunuz.” Vedat Aydın, Kürtçe konuşmaya devam ediyor. O sırada Avukat Ahmet Zeki Okçuoğlu kürsüye fırlayıp Vedat Aydın’ın konuşmasını Türkçe’ye çevirmeye başlıyor. Konuşma böyle sürüyor. Vedat Aydın’ı ve Ahmet Zeki Okçuoğlu’nu protesto etmek için başkanlık divanı salonu terk ediyor. O arada salonun yarısı zaten boşalmıştır. Vedat Aydın konuşmasını bu koşullar içinde tamamlıyor, kürsüden iniyor.</p>
<p>Salonda olanlar, Vedat Aydın’ı ve Ahmet Zeki Okçuoğlu’nu ayağa kalkarak coşkulu bir şekilde alkışlıyor. Bunlar herhalde çoğunlukla Kürtlerdir, Kürt aydınlarıdır.</p>
<p>İçeride yaşanan bu olaylar üzerine, salonun etrafı polis tarafından sarılıyor, Vedat Aydın ve Ahmet Zeki Okçuoğlu gözaltına alınıp emniyete götürülüyor. Emniyetteki sorgudan sonra, savcılık, mahkeme… Mahkemede her ikisi de tutuklanıp cezaevine konuluyor. Bu olaydan sekiz ay, sekiz gün sonra, 5 Temmuz 1991’de, Vedat Aydın, açık-seçik bilinen failler tarafından gece vakti evinden alınıyor, iki gün sonra bir köprü altında işkence edilmiş cesedi bulunuyor.</p>
<p>İnsan Hakları Derneği’nin Kongresi. Kürtler, İnsan Hakları Derneği Kongresinde kendi anadillerinde, konuşamayacaklar da nerede konuşacaklar? Türk aydınlar, Kürtlerin, Vedat Aydın’ın bu tutumuna neden bu kadar sert tepki gösteriyor, bu tutumu protesto ediyor? Başkanlık divanında kimler var? Başkanlık divanında, 1971 de, idama mahkum edilen gençlerin, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının avukatlığını yapmış avukatlar, “herkesin avukatı” denen avukatlar var. Bu avukatlar neden Kürtlerin kendi anadillerinde konuşmasına tahammül edemiyor? Türk aydınlarının bu protestosu olmasaydı, polis Kürt aydınlarını, kendi anadilerinde konuşuyorlar diye bu kadar kolay ve rahat bir şekilde gözaltına alıp tutuklatabilir, cezaevine gönderebilir miydi?(1)</p>
<p>Bu olay ne zaman oluyor? 28 Ekim 1990. Bulgaristan’da, orada yaşayan Türklerin isimlerinin Bulgar isimleriyle değiştirilmeye çalışıldığı dönemden (1985-1988) iki yıl sonra. O zaman devlet, hükümet, üniversite, yargı, basın , aydınlar… Bulgaristan Devletini, hükümetini nasıl eleştiriyordu? İsim değiştirme operasyonuna giren devlet, hükümet, emperyalisttir, çağdışıdır, sömürgecidir, faşisttir vs… Anadil, Türkçe isimler, kutsaldır, bu baskılara, zulme rağmen kararlı bir şekilde savunulacaktır…</p>
<p>Tük aydınlarının, Bulgaristan Türklerine ve Kürtlere karşı sergilediği tutumlardaki uzlaşmaz farkı, çelişkiyi görmek gerekir. Burada bir çifte standardın olduğu açık bir şekilde ortada durmaktadır. Çifte standartla hiçbir yere varamazsınız. Çifte standartla ne devrimcilik, ne demokrasi, ne liberalizm olur. Çifte standartla sadece diktatörlük olur. Çifte standart düşünceyi çürüten bir süreçtir. Bu tutumunuzu, istediğiniz kadar devrimci terminolojiyle, Marksizm’in kavramlarıyla süsleyin…Burada vicdanlara hitabeden bir olay vardır. Siz bu çifte standardınızla vicdanınızı karartıp, baskının, zulmün yanında yer alıyorsunuz, demektir.</p>
<p>1960’ların sonlarından beri, yani, “Türkiye’de Kürtler vardır, Kürtçe vardır…” söyleminin günlük basında kullanılır olmasından beri, bu tutum, bir kısım Türk aydını tarafından “ırkçılık” olarak algılanmıştır. Bu tür saptamalar, ırkçılık olarak algılanınca, Kürtlere, Kürtçeye yapılan baskının, zulmün kavranması, bilince çıkarılması mümkün olmaz. Hem devletin Kürtlere, Kürtçe’ye yaptığı basıyı, zulmü görmezlikten gelirsiniz, hem de devletinizin bu ırkçı düşünce ve eylemlerini görmezlikten gelirsiniz. Bu söylemi, saptamaları “ırkçılık” olarak değerlendirmek elbette mümkün değildir. Ama burada amaç daha çok, Kürtleri aşağılamaktır. Kürt aydınlarının, Türk aydınlarının bu tutumlarını eleştirecekleri yerde, “Kürdüm, ama Kürt milliyetçisi değilim” gibi şeyler söyleyip devletten, aydınlardan onay almaya çalışmaları kabul edilebilir bir süreç değildir. 1990’lardan 2009… Aradan 19 yıl geçmiş. Bu sürede elbette çok büyük değişiklikler oldu. Kürtleri, Kürtçe’yi layıkıyla kavrayan, buna göre tutum sergileyen üniversite hocası, basın yayın elemanı, sivil toplum çalışanı oldu. Ama ana akım etkili bir şekilde ortada durmaktadır.</p>
<p>Türkiye gibi bir ülkede aydın kimdir? Türkiye’de resmi ideoloji, düşün hayatını, bilimi, sanatı belirleyen, yönlendiren temel bir kurumdur. Resmi ideoloji Türk siyasal sisteminin, Türk siyasal rejiminin temel bir kurumudur. Resmi ideolojinin herhangi bir ideoloji olmadığının, devletin idari ve cezai yaptırımlarıyla korunan ve kollanan bir ideoloji olduğunu vurgulamak gerekir. Resmi ideolojinin, siyasal sistem üzerinde, siyasal rejim üzerinde, düşün hayatı, bilim ve sanat üzerinde böylesine etkin olduğu, belirleyici ve yönlendirici olduğu bir yapıda aydın kimdir, aydının işlevi nedir? Böyle bir yapıda aydın, resmi ideolojiyi eleştirebilen bir kişidir. Bu eleştir sürecinde, devletin idari ve cezai yaptırımlarıyla karşı karşıya kalıyorsa, bunu doğru-dürüst göğüsleyebilen bir kişidir.</p>
<p>Bugün resmi ideolojiye içeriğini veren esas konunun Kürtler ve Kürt sorunu, Kürdistan sorunu olduğu açıktır. 25-30 yıl öncesine kadar, resmi ideolojinin, komünizme karşı, dinsel akımlara, şeriatçılığa karşı da tavrı vardı.. Bugün devlet, her iki akımı da tehdit olarak algılamıyor. Devlet, her iki akımı da Kürt hareketini frenleyebilmek, engelleyebilmek için kullanabilmektedir.</p>
<p>“Milliyetçiliğin iyisi yoktur, her türlü milliyetçilik kötüdür, her türlü milliyetçiliğe karşıyız” “etnik milliyetçiliğe karşıyız” “Her etnik gruba bir devlet gerekmez” sözleri, Kürtler için, Kürtleri Kürt hareketini durdurmak için icat edilmiş sözlerdir.</p>
<p>Filistinliler, 1960’lardan beri, İsrail egemenliğinden kurtulup bağımsız bir Filistin devleti kurmaya çalışıyorlar. Kimse onlara, “milliyetçilik kötüdür, İsrail’den ayrılmayın, Musevilerle birlikte kardeş kardeş yaşayın!” demiyor. Dememesi gerekir. İsrail egemenliğinden kurtulmak, ayrı bir Filistin Arap Devletine sahip olmak, Filistinlilerin doğal haklarıdır. Düşünülen, Yahudi-Arap kardeşliği ancak bu koşullarda kurulabilir.</p>
<p>Kıbrıs’ta, Rumların ve Türklerin kardeşliği, ancak, Kuzey Kıbrıs Türk Devleti’nin, Rumlar tarafından ve uluslar arası kurumlar tarafından tanınmasıyla mümkün olur. Siyasal eşitlik olmadan kardeşlik olmaz.</p>
<p>Kürt sorunun gündeme geldiği zaman Türk aydınları genel olarak bunun emperyalist bir proje olduğunu dile getiriyorlar. Ama Türk aydınları, 1920’lerde, Milletler Cemiyeti döneminde, Kürt coğrafyasının, Kürdistan’ın, ve Kürt halkının niçin ve nasıl bölündüğünü, parçalandığını ve paylaşıldığını hiç gündeme getirmiyorlar. Halbuki, en kapsamlı, en kalıcı emperyal politika, böl-yönet-yok et politikası, Ortadoğu’nun ortasında, Kürdistan’da uygulanan bu politikadır. Emperyalizmden şikayet eden Türk aydınlarının bu politikaya, bu uygulamalara hiç dikkat çekmemesi dikkate değer bir konudur.</p>
<p>Kürt hareketi yükseldikçe, Türk devleti, Türk aydınları, “Her etnik gruba bir devlet gerekmez” şeklinde bir görüş de icat ettiler. Kimlere gerekir, bunlara kim karar verir konularına girmediler, ama Kürtlere gerekmediğini, devletin Kürtler için hiç yararlı olmayacağını ısrarla dile getirdiler. “Dünyada onbine yakın etnik grup var. Onbin devlet mi olmalı?” diyorlar. Ama, Türk aydınlarının büyük bir kısmı, bugün dünyada nüfusu bir milyonun altında olan 40 civarında devlet varken, Ortadoğu’da nüfusu 40 milyondan fazla olan Kürtlerin hiçbir siyasal statüye sahip olmaması konusunda hiçbir şey söylemiyorlar. Böyle bir konu yokmuş gibi bir tutum sergiliyorlar.</p>
<p>1970’lerde, 1980’lerde, gazetelerde zaman zaman şöyle haberler görülürdü. “ABD’de falanca şehirde bir Kürt Enstitüsü kuruluyor.” Bu tür haberler üzerine, “İşte emperyal proje budur. Bu haber de bu projenin, bu isteğin kanıtıdır…” denirdi. Halbuki, temel sorun, Kürt Enstitüsü’nün neden Diyarbakır’da veya İstanbul’da kurulamadığıdır. Sorunun bu boyutuna, örneğin Kürtçe yasaklarına ise, aydınlar hiç dikkat çekmiyorlardı.</p>
<p>Bu durumlar karşısında, Kürt aydınlarının, “Milliyetçilik kötüdür, her türlü milliyetçiliğe karşıyız”, “Kürdüm ama Kürt milliyetçisi değilim. “, “Bölücü değilim, enternasyonalistim”, “Kürtler zaten devlet istemiyor, devlet olmak zaten başta Kürtler için iyi değildir…” şeklindeki düşünceleri tekrarlamaları onay almanın, yani devletten ve Türk aydınları tarafından onaylanma ihtiyacının da ötesine varmaktadır. Bütün bunlar kendi doğal haklarını, Kürt toplumu olmaktan doğan hakları yok saymak anlamına da gelmektedir.</p>
<p>“Ben bölücü değilim, ayrılıkçı değilim”, “Kürtler zaten devlet istemiyor” gibi sözler tarih bilincinden yoksun sözlerdir. Çünkü bölünen, parçalanan, paylaşılan zaten sensin. Bu tür sözler, bölünmenin, parçalanmanın ve paylaşılmanın bilincine varılmadığını gösterir. Böyle bir bilince ulaşamama, Kürtleri, kendilerine has özelliği olan bir halk yapıyor. Dünyada, 40 milyon olup da küçücük bir siyasal statüye sahip olmayan başka bir halk var mı? Dünyada 40 milyon olup da böylesine bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmış başka bir halk var mı? Dünyada ana hasımlarını “kardeş” olarak belleyen, ama kendi öz kardeşlerini “ilkel milliyetçi” diye aşağılayan, onları hiçe sayan başka bir halk var mı? Dünyada, baskıdan, zulümden ve asimilasyon politikalarından dolayı, kendi ana dilinde iki-üç satır konuşamayan, ama “ben milliyetçi değilim” diyen başka bir halk var mı?</p>
<p>***</p>
<p>(1) İskiliplili Atıf Hoca, 1926 yılı başlarında, batılılaşmayı eleştirdiği için ve şapka giymediği için Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından idama mahkum ediliyor. Mahkemenin bu kararından sonra, İstihbarat ( MAH/Milli Amale Hizmet) tan bir heyet tebdil-,i kıyafetle, örneğin bir gazeteci gibi, İskilip’e gidiyor. Çarşı-Pazar dolaşıyor, camilerde şadırvanlarda, dükkanlarda, halkla, Atıf Hoca’nın köylüleriyle (Toyhane Köyü) sohbet ediyor. “Atıf Hoca’yı tanır mısınız?”, “Atıf Hoca ile akrabalığınız, yakınlığınız var mı?”, Atıf Hoca ne yapmıştır?” “Atıf Hoca’nın kitabının okudunuz mu?” “Atıf Hoca’nın köyünü biliyor musunuz?” şeklinde sorular soruyor. İskilpliler, genel olarak, Atıf Hoca’yı tanımam, kimdir, bilmem, ne yapmıştır, bilmem. Köyünü falan bilmem… şeklinde cevaplar veriyor. Atıf Hoca’nın kolayca idamında herhalde bu dıştalama da rol oynuyor. Atıf Hoca, 1910’larda, İstanbul’da, Darülfünun İlahiyat Fakültesinde müderris (profesör)ti. İdam edildiğinde 50 yaşındaydı.</p>
<p>İsmail Beşikçi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.argun.org/2009/10/28/ben-kurt-milliyetcisi-degilim%e2%80%9d/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kürdolojide Mehmet Bayrak</title>
		<link>http://www.argun.org/2009/10/20/kurdolojide-mehmet-bayrak/</link>
		<comments>http://www.argun.org/2009/10/20/kurdolojide-mehmet-bayrak/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 20 Oct 2009 15:51:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>argun</dc:creator>
				<category><![CDATA[4-Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Beşikçi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.argun.org/?p=6659</guid>
		<description><![CDATA[Mehmet Bayrak’ın iki kitabı daha yayımlandı. ‘Kürtlere Vurulan Kelepçe ŞARK ISLAHAT PLANI', araştırma, inceleme yapanların çok sözünü ettikleri, yararlandıkları bir belge...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2009/03/ismail_besikci.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-2675" title="ismail_besikci" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2009/03/ismail_besikci-300x224.jpg" alt="ismail_besikci" width="300" height="224" /></a>Mehmet Bayrak’ın iki kitabı daha yayımlandı. ‘Kürtlere Vurulan Kelepçe ŞARK ISLAHAT PLANI&#8217;, araştırma, inceleme yapanların çok sözünü ettikleri, yararlandıkları bir belge. Kitapta, Şark Islahat Planı, hazırlanması, uygulanışı, dönemde cereyan eden öbür olgularla, olgusal ilişkilerle bütünleştirilerek veriliyor. Kitapta, 1925 de hazırlanan ve yaşama geçirilmeye gayret edilen planın iç ve dış gelişmeleri nasıl etkilediği de zengin olgularla, olgusal dayanaklarla dile getiriliyor.</p>
<p>Mehmet Hoca’nın bütün kitaplarında, kitabın sonunda, bir fotoğraf albümü yer alıyor. Kürtlere Vurulan Kelepçe Şark Islahat Planı kitabının sonunda da çok değerli bir albüm var. Kapak fotoğrafı ve sahife 243 deki fotoğraflar, Kürtlerin acılı tarihlerinin kısa bir özeti gibi. Bu fotoğraflar, bende, Orhan Kotan’ın, “Gururla Bakıyorum Dünyaya” kitabındaki “Halkların Kardeşliği Adına”, bilgi ve duygu dolu, eleştirilerle yüklü şiirini çağrıştırdı. Bu şiiri sık sık seslendiren Nedim Baran’ın sesi kulaklarımda çınlamaya başladı.</p>
<p>Mehmet Bayrak, kitaplara sadece fotoğraf koymuyor, bir de, fotoğrafların altına, dönemdeki ana ilişkileri belirten açıklamalar yapıyor. 243. sahifedeki, “14 Ağustos 1938’de, Dersim’in Halvori Köyü’nde, 217 kişi ölüme götürülürken” (resim 55), “Silahların gölgesinde akıbeti belirsiz bir yolculuğa çıkarılan Dersimliler” (resim 56) böyledir.</p>
<p>“Şark İstiklal Mahkemesi’nin, 1925 deki yargılamaları sonucu idama mahkum edilen, Kürtlerden bir grup infazdan önce” (s.240, resim 48) “ 1925 isyanı bastırıldıktan sonra idam sehpaları” (resim 49), “1925 Diyarbekir’deki idamlardan sahneler (Vakit, 27 Nsan 1925)” (Resim 50), “1925 de Diyarbekir’deki toplu idamlar” (resim 51) yine böyle fotoğraflar…</p>
<p>Şark Islahat Planı’yla, kelepçe sadece Kürtlere vurulmuyor. Bu, aynı zamanda Türkiye’ye de vurulmuş bir kelepçe oluyor. Fizikteki birleşik kaplar yasası, toplumsal ilişkilerde de aynen kendisini göstermektedir. “Kürtlere soluk aldırmayalım, baskıyı zulmü eksik etmeyelim…” anlayışının Türkleri de şu veya bu şekilde etkilemesi doğaldır. Toplumun, halkın bir kesimine vurulan kelepçenin, toplumun öteki kesimlerini de etkilemesi kaçınılmazdır. Türkiye’nin, Türk toplumunun ekonomik, politik ve toplumsal ilerlemesi kanımca, ilerlemeni düşünüldüğü, istenildiği gibi gerçekleşmemesi, Şark Islahat Planı’yla, Kürtlere Vurulan Kelepçe’yla yakından ilgilidir. Türkiye, Şark Islahat Planı’yla kendisine de kelepçe vurmuştur.</p>
<p>Birkaç defa askeri darbeyle yönetimden uzaklaştırılsa da resmi ideolojinin değerleriyle en iyi uyuşan siyasetçi Süleymen Demirel’dir. Bu niteliği dolayısıyle, kendisini yönetimden uzaklaştıran güçler tarafından tekrar göreve gelmesi sağlanmıştır. Resmi ideolojinin değerleriyle bütünleşmek bir yerde, Türkiye’nin önünü tıkamak demektir. Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel için de bu söylenir. Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetinin bu ilişkilerin bilincine vardığı kanısındayım. Bu fark ediş, kendisinden önceki hükümetlere göre çok önemli bir farktır. İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın, Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın, AKP Genel Başkan Yardımcısı ve hükümet sözcüsü Bülent Arınç’ın tutumları, bu bakımdan, dikkate değerdir. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün tutumu da öyle. Bütün bunlardan dolayı Kürt açılımı, demokratik açılım, milli birlik projesi gelişmelerini ilgiyle izlemek gerekir. Bu konularla ilgili konuşmalar, tartışmalar kamuoyunda, basında dinamik bir şekilde sürmektedir. Bu bile başlıbaşına bir açılımdır zaten…</p>
<p>Mehmet Bayrak’ın ikinci kitabı, “Alevilik, Kürdoloji, Türkoloji Yazıları 1973-2009” başlığını taşıyor. Kitap, Mehmet Bayrak’ın, çeşitli gazetelerde ve dergilerde yayımlanmış yazılarını içermektedir. Mehmet Hoca’nın kitaplarının ÖZ-Ge Yayınları tarafından yayımlandığı biliniyor.</p>
<p>1960’ların ortalarından, sonlarından beri, Kürt toplumunda çok önemli bir dönüşüm yaşanıyor. Kürtlere, Kürtçe’ye, Kürdistan’a, Kürt toplumunun tarihsel ve toplumsal gelişmesine ilgi gün geçtikçe artıyor. Kürtler, artık, kendi tarihlerin kendileri yazıyor. Bu koşullarda, araştırma ve inceleme ihtiyacı, birincil kaynakları görme ve değerlendirme heyecanı, günden güne, kendini daha yoğun bir şekilde hissettiriyor. Gerilla mücadelesi sürecinde, araştırma-inceleme ihtiyacı hem yaygınlaştı, hem de derinleşti, yoğunlaştı. Bundan sonra, bu ihtiyacın kendisini daha çok duyuracağı kanısındayım. Bu konularla ilgili araştırmalar, incelemeler önümüzdeki dönemde ciddi bir artış gösterecektir.</p>
<p>Mücadele sürecinde, Şark Islahat Planı’yla Kürtlere Vurulan Kelepçe parçalanmış, özgürleşme süreci başlamıştır. Özgürleşen Kürtlerin geriye doğru bakması, geçmişte neler olup bittiğini anlamaya kavramaya çalışması doğaldır.</p>
<p>Araştırma-inceleme için ciddi bir arşivin gerekli olduğu açıktır. Bazı temel kaynaklara ulaşabilmek önemli olmalıdır. Bu konuda Mehmet Bayrak’ın kitaplarının önemli olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>Kürtler ve Ulusal Demokratik Mücadeleleri/Gizli Belgeler, Araştırmalar, Notlar 1993, Açık-Gizli/Resmi-Gayrı resmi Kürdoloji Belgeleri I 1994, Açık-Gizli/Resmi-Gayrı resmi Kürdoloji Belgeleri II 2004 Mehmet Bayrak’ın çok değerli kitaplarıdır. Şark Islahat Planı hazırlandıktan sonra, önerileri yaşama geçirmek için pek çok rapor hazırlanmıştır. Örneğin Kürtler, neden asimile edilecektir, nasıl asimile edilecektir konularında pek çok rapor hazırlanmıştır. Bu raporlar doğal olarak gizlidir. Yalana dayalı bu raporların hazırlanmasında üniversitenin çok yardımı vardır. Yukarıda sözü edilen üç kitapta, bu raporlardan önemli bir kısmı verilmektedir. Bu bakımdan bu kitapların önemi büyüktür. Şark Islahat Planı, Kürtlere Vurulan Kelepçe başlıbaşına bir belgedir.</p>
<p>Alevilik ve Kürtler, 1997, Orta Çağ’dan Modern Çağ’a Alevilik, 2004, Kürt Müziği, Dansları, Şarkıları I, II, III, 2002, Geçmişten Günümüze Kürt Kadını 2000, Gravürlerle Kürtler, 2002, Osmanlı’da Kürt Kadını 2007, İç Toroslar’da Alevi Kürt Aşiretler 2006, Alevi Bektaşi Edebiyatında Ermeni Aşıkları, 2005, Red ve İnkardan Kabullenmeye Kürt Kimliği Mücadelesi, 1992, Kürt Sorunu ve Demokratik Çözüm, 1999 Kütler ve Alevilik ilişkisi, Kürt kadınının Kürt toplumundaki yeri, Ermeni-Kürt ilişkileri incelenmesi gereken konulardır. Bu kitaplarda bu konularla ilgili çok yararlı belgeler var.</p>
<p>Kürtler, Kürtçe, Kürdistan hakkında kitaplar, yazılar… 1960’larla günümüzü karşılaştırdığımız zaman, çok büyük bir farkın yaşandığı hemen görülmektedir. O zamanlar, değil Kürtlerle ilgili bir kitap, yazı olsun, gazetelerde Kürtlerle ilgili küçük bir haber bile yer almazdı. Bazı arkadaşlar, duygularını, özlemlerini, “… içinde Kürt sözcüğü geçen bir haber olsun da isterlerse bize sövsünler…” şeklinde ifade ederdi.</p>
<p>14 Temmuz 1958 de Irak’ta, krallığı deviren bir askeri darbe olmuştu. Bu darbeden sonra Mele Mustafa Barzani, 500 peşmerge ile, fakat 500’den çok fazla bir nüfus ile Sovyetler Birliği’nden Irak’a dönmüştü. Dönüş yolunda, Mısır Lideri Cemal Abdülnasır, Mele Mustafa Barzani’yi ve arkadaşlarını Kahire’ye davet etmiş, kendisiyle görüşmüştü. O günlerde Kahire radyosunda Kürtçe yayınlar da vardı. Cemal Abdülnasır-Barzani görüşmesi, Cumhuriyet Gazetesi’nde 5. sahifede, sayfanın dibinde, 5-6 satırlık çok küçük bir haber olarak yer almıştı. O yıllarda gazetelerin sahife sayısı azdı. Örneğin Cumhuriyet Gazetesi 6 sahife olarak çıkıyordu. Gazetedeki haber, haberden çok Abdülnasır’ı protesto erden bir içerik taşıyordu. Bazı Kürt öğrenciler, bu haberi kesip kitabının defterinin arasında saklamış. 17 Aralık 1959 daki 49’lar operasyonunda, bu operasyon sonunda yazılan iddianamede, bu gazete kesiğinden çok söz ediliyor. Bu kesikleri, öğrenciler arasındaki bağlantının bir delili sayılıyor. Öğrencileri de kapsayan bir örgüt olduğu, bu örgütün devleti milleti yıkma amacı taşıdığı, birçok öğrencide yakalanan bu gazete kesiklerinin de bunun delili olduğu iddia ediliyor…Aslında bu küçük gazete kesikleri, 1950’lerin sonlarında, Kürtlerle ilgili ender haberlerden biri oluyor. Öğrenciler onun için, bu kesikleri, defterlerinin, kitaplarının arasında saklamaya çalışıyorlar.</p>
<p>Mehmet Bayrak’ın, başka yayınları da var. Tevfik Fikret’le, Pir Sulatan Abdal’la, Köy Enstitüleri’yle, eşkiyalıkla, halk gülmecesiyle ilgili yayınları dikkate değer çalışmalardır. 1989-1991 yılları arasında yayımlanan Özgür Gelecek dergisi de önemli bir kaynaktır.</p>
<p>Bütün bunların dışında, Martin van Bruniessen’in, Robert Olson’un, Kadri Cemil Paşa’nın, Nuri Dersimi’nin, Celile Celil’in, Qanadê Kurdo’nun, Lazarev’in, daha pek çok kitabın Türkçe’ya kazandırılması da önemlidir. Bütün bunlar ÖZ-GE’yi çok değerli bir yayınevi yapmaktadır.</p>
<p>Dikkat edilirse Mehmet Bayrak hep ezilen toplum kesimleriyle ilgili araştırmalar, incelemeler yapmaktadır. Ezilenlerden yana taraftır. Ezilen halk olarak Kürtler, ezilen inanç olarak Aleviler, ezilen cinsiyet olarak kadınlar, ezilen sınıf olarak emekçiler, Mehmet Hoca’nın ana çalışma alanlarıdır. Bu konularda Mehmet Hoca’nın, kitapları yanında çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanmış, söyleşileri, makaleleri de vardır.</p>
<p>Firaz Baran tarafından hazırlanan “Karanlığa Süzülen Işık, Mehmet Bayrak Belgesel Biyografi, 2008 “ kitabı da bütün bu konularda çok değerli bir kaynaktır…</p>
<p>Mehmet Hoca’ya selam olsun…</p>
<p>İsmail Beşikçi</p>
<p>kurdistanpost</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.argun.org/2009/10/20/kurdolojide-mehmet-bayrak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aleviler, Kürtleri ve raporlar</title>
		<link>http://www.argun.org/2009/10/16/aleviler-kurtleri-ve-raporlar/</link>
		<comments>http://www.argun.org/2009/10/16/aleviler-kurtleri-ve-raporlar/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 16 Oct 2009 22:48:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bahoz</dc:creator>
				<category><![CDATA[4-Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Beşikçi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.argun.org/?p=6637</guid>
		<description><![CDATA[Kürtlerin Türklüğe, Kızılbaşları Müslümanlığa asimile edilmeleri de bu toplum ve devlet projesinin unsurlarıydı. İttihat ve Terakki döneminde başlayan bu süreç Cumhuriyet’le birlikte daha sistematik olarak sürdürüldü. Kızılbaş (Alevi) köylerine cami yapılması Cumhuriyet’in çok önemli bir mesaisiydi...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2009/05/ismail-besilci.jpg"><img class="size-full wp-image-3423 alignleft" style="margin: 3px;" title="ismail-besilci" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2009/05/ismail-besilci.jpg" alt="ismail-besilci" width="195" height="270" /></a>BİLGESAM (Bilge Adamlar Araştırma Merkezi) “Güneydoğu Sorununun Sosyolojik Analizi” başlıklı bir rapor yayımladı. Ağustos 2009’da Ankara’da yayımlanan rapor 114 sahife. (*) Rapor başlığında (Teknik Rapor) ibaresi de var.</p>
<p>Raporda dikkate değer bir bilgi var. Din ve Mezhep İstatistikleri başlığı altında, Güneydoğu’da yaşayanların % 98.5’inin İslam olduğu söyleniyor. İslam da, Hanefi % 49, Şafiî % 46.3, Alevi % 3.5 şeklinde bölümlere ayrılmış. (s. 31)</p>
<p>Bu, çok şaşırtıcı bir değerlendirme. Dr. Atilla Sandıklı, rapora yazdığı önsözde, “daha önce de bölge hakkında raporlar hazırlandı ama o raporlarda bilimsel bir yöntem uygulanmadığı için sorun doğru teşhis edilmedi, sorunun tedavisi yolunda doğru, sağlıklı öneriler ortaya konulmadı” diyor.</p>
<p>Kızılbaşlık’ın (Alevilik) İslam içinde değerlendirilmesi, kanımca, bu raporun temel niteliğini ve amacını ortaya koyuyor. Rapor, resmi ideolojinin, doğruluğundan kuşku duyulamaz, tartışılamaz, tek gerçek, nihai gerçek denen kabullerinden hareket etmekte, tekrar onları üretmektedir. İslam ile hiçbir ilgisi olmayan Kızılbaş (Alevi) inancını İslam içinde değerlendirmek, bilim yöntemi adına yanlış bir tutumdur. Aleviliğin, İslam’dan çok önceki bir inanç olduğu bilinmektedir. Uzmanlar, Aleviliğin, Mani’den, Zerdüşt’ten de önce yaşanan bir inanç olduğunu, Mezopotamya kökenli bir inanç olduğunu bildirmektedir. Bugünkü Kızılbaşların (Alevilerin) atalarının İslam olmadığı açıktır.</p>
<p>Burada, Alevilerin örneklem içindeki oranının zaten çok küçük olduğu ihmal edilebileceği söylenebilir. Soru örneklemin oranıyla ilgili değildir. Alevileri Müslüman kabul eden zihniyet eleştirilmektedir.</p>
<p>İttihat ve Terakki’nin, Osmanlı Devleti’ni, Türk ve İslam unsuru etrafında yeniden organize etmek, ekonomiyi millileştirmek, Türkleştirmek gibi bir projesi vardı. Ekonomiyi millileştirmek, Rum’un ve Ermeni’nin elindeki zenginliğe bir şekilde el koyup bunu Türk ve İslam olanların denetimine vermekti. Rumlar, Ermeniler, Kürtler, Kızılbaşlar (Aleviler) bu toplum ve devlet projesinin yaşama geçirilmesinde çok önemli pürüzler olarak görüldü. Bu pürüzlerin giderilmesi için çok ciddi planlar, projeler yapıldı. Bunları yaşama geçirmek için elverişli bir zaman beklendi. Birinci Dünya Savaşı bu fırsat verdi.Savaş başlar başlamaz, Karadeniz’deki, Anadolu’daki, Ege’deki, Akdeniz’deki Rumların bir kısmı sürgün edildi,</p>
<p>Geriye kalanlar mübadele ile gönderildi. Ermeni nüfus soykırımla çürütüldü. Ermenilerden ve Rumlardan kalan taşınmaz mallar Müslüman Türk eşrafın, Doğu’da tetikçi Kürtlerin denetimine verildi. Yahudiler, bütün bu plan ve projelerin hazırlanmasında, yaşama geçirilmesinde İttihatçılara akıl hocalığı yapıyordu.</p>
<p>Kürtlerin Türklüğe, Kızılbaşları Müslümanlığa asimile edilmeleri de bu toplum ve devlet projesinin unsurlarıydı. İttihat ve Terakki döneminde başlayan bu süreç Cumhuriyet’le birlikte daha sistematik olarak sürdürüldü. Kızılbaş (Alevi) köylerine cami yapılması Cumhuriyet’in çok önemli bir mesaisiydi. Bugün, Müslümanlığa asimile olmuş olan, bu süreçte olan Kızılbaşlar (Aleviler ) olabilir. Bu onların Müslüman olduklarını göstermez. Çünkü burada, baskı ve zor vardır. Neden asimile olduklarının, nasıl asimile olduklarının incelenmesi şüphesiz önemlidir. Bu, “Müslümanım ama Aleviyim”, “Aleviyim ama Müslümanım” şeklinde bir kafa karışıklığı da yaratmıştır.</p>
<p>1960’larda, Bitlis’te, “en iyi Türk biziz, bizler has Türküz…” şeklinde bir söylem vardı. Müslümanlığın hiçbir koşulunu yerine getirmedikleri halde, Kızılbaşlardan da bugün, “en iyi Müslüman biziz” diyenler var olabilir. Bu onların Müslüman olduklarını değil, asimile olduklarını gösterir. Nasıl asimile oldukları, neden asimile oldukları, bu süreci nasıl yaşadıkları elbette zengin olgusal dayanaklarıyla incelenmek durumundadır. Bunun tartışmalı bir konu olduğu da açıktır. Fakat, bilimsel bir araştırmada, böylesine tartışmalı bir konuda, resmi ideolojinin verilerini hiç sorgulamadan, tek gerçek olarak aynen kullanmak, bilim yöntemine aykırı bir tutumdur.</p>
<p>Raporda, Alevilik, bir mezhep olarak kabul edildikten ve İslam içinde değerlendirildikten sonra, “Ayrımcılık, aidiyet ve birlikte yaşama isteği boyutlarının mezhep ayrımına göre farklılaşması” denildikten sonra, her üç durumla ilgili olarak, Hanefilik, Şafiilik ve Alevilik ile ilgili sayılar, yüzdeler verilmektedir. (s. 55)</p>
<p>“PKK/ Öcalan’a bakış soru ve boyutlarının mezhep ayrımına göre farklılaşması” denilerek, yine bu durumun, Hanefiler’de, Şafiiler’de ve Aleviler’de nasıl yaşandığına ilişkin rakamlar ve yüzdeler verilmektedir. (s.68-74)</p>
<p>“Güven Ölçeği, soru ve boylarının mezhep ayrımına göre farklılaşması” başlığı altında, yine, Hanefilik, Şafiilik ve Alevilik ile ilgili rakamlar, yüzdeler verilmektedir. (s.77-78)</p>
<p>Araştırma 4797 kişi üzerinde yapılmıştır. Örneklem 4797 kişidir. Anketler 2009 yılının başlarında uygulanmış. Örneklem 5000 kişi de olsa, daha fazla insan üzerinde de anket uygulansa, yanlış kabullerden dolayı, resmi ideolojinin verilerini, bilgilerini, aynen benimsemesinden, hiç sorgulamadan kabul etmesinden dolayı, raporun ciddi bir değeri yoktur. Zaten Kürt sorunu yerine Güneydoğu sorunu denilmesi de aynı anlayış doğrultusunda gelişen bir durumdur.</p>
<p>Anketler, Batman, Bingöl, Bitlis, Diyarbakır, Muş, Siirt, Tunceli, Van, Ağrı (bu dokuz ile terörün yaşandığı iller deniyor), Adıyaman, Elazığ, Erzurum, Gaziantep, Kahramanmaraş, Malatya, Urfa (bunlara terörün fazla yaşanmadığı iller deniyor), İstanbul ve Mersin’de (bunlara da, göç ile oluşan mahalleler deniyor.) uygulanmış. Anket, bazı nedenlerden dolayı, Hakkari’de ve Şırnak’ta, Ağrı’nın Doğubeyazıt ve Diyadin ilçelerinde uygulanmamış.</p>
<p>İller seçiminde, Iğdır, Kars, Ardahan, Erzincan yer almıyor.</p>
<p>Raporda, halkın % 98.5’inin İslam olduğu vurgulanıyor, geriye kalanlar da Hrıstiyanlık, Süryanilik, Yezidilik, Dine inanmayanlar kategorileri altında toplanıyor. Êzidîler, kendilerine Êzidî diyor. Êzidî’ye Yezidi demek, bilimsel bir rapor için sağlıklı bir tutum değildir. Zazalar’ın, Kürtlerden ayrı bir grup, Kürtlerden ayrı bir etnik grup olarak gösterilmesi de yanlıştır. Resmi ideolojinin tek gerçek dediği konulardan biri de budur. Halbuki Zazalar, Zazaki konuşan Kürtlerdir. Konunun uzmanları bunu belirtiyor.</p>
<p>Kürtçe: Ödünç Alınmış Bir Dil</p>
<p>Bu arada, YÖK Başkanı Profesör Yusuf Ziya Özcan’ın, Kürt dili üzerinde yaptığı değerlendirmeye de bakmak gerekir. YÖK Başkanı profesör, “Kürtçe ödünç alınmış bir dildir. Sözcüklerin yüzde 60-70’i Farsça’dan, yüzde 20-25’i Arapça’dan alınmıştır. Bir kısmı da Türkçe’dir. Kürt Dili ve Edebiyatı Enstitüsü veya bölümü açılabilmesi için, güçlü bir Türkçe, Farsçe ve Arapça dil ve edebiyat bölümlerinin açılması gerekir.” diyor.</p>
<p>YÖK Başkanı profesörün açıklaması kanımca dil ile ilgili bir açıklama değildir. Siyasi, içerikli bir açıklamadır. Bu, Kürtleri ve Kürtçeyi aşağılamayı hedef alan bir açıklamadır. “Kürt açılımı”, “demokratik açılım” derken bile Kürtleri ve Kürtçe’yi aşağılamayı ön planda tutmak, resmi ideolojinin, düşün hayatı üzerindeki, bilim ve sanat üzerindeki etkisiyle ilgili bir durumdur. YÖK Başkanı profesör kanımca şunu ifade etmeye çalışıyor. Türkler, Araplar ve Farslar öyle yöntemler bulmalıdırlar ve uygulamalıdırlar ki, Kürtler ve Kürtçe soluk alacak bir ortam bulamasın. Ortada Kürtler ve Kürtçe kalmadığı zaman… işte o zaman, Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümü açarız. Böylece Avrupalıların istekleri de yerine getirilmiş olur. Kürtleri muhatap almamız zaten söz konusu bile olmaz.</p>
<p>12 Mart rejimi döneminde, askeri savcılar, “Kürtçe diye bir dil yoktur, % 40’ı Türkçedir, % 35’, Farsçadır, % 20 Arapçadır, % 1.5’u Süryanicedir, %1.5’u Gürcücedir, ‘%1’i İbranicedir…” şeklinde iddianameler yazarlardı. Bu durum karşısında bilge Musa Anter bir duruşmada, şöyle söylemişti: “Savcının Kürtleri ve Kürtçe’yi aşağılamak için bu kadar çaba sarfetmesi anlamlı değildir, tavukların bile 30 çeşit gıdaklaması vardır.”</p>
<p>Zana Farqînî’nin, İstanbul Kürt Enstitüsü tarafından yayımlanan Ferhenga Kurdî-Tirkî’sini, Kürtçe romanları, inceleme kitaplarını vs. YÖK Başkanı bu profesörün önüne koysak, profesörün görüşü yine değişmez. Resmi ideoloji böyle bir düşün kategorisidir. Bilginin değil inancın egemen olduğu bir alandır. Bu sözlükte 131 bin 266 sözcük vardır. Bu sözlük 2 bin 132 sahifedir.</p>
<p>Eğitimci ve pedagog Faiz Cebiroğlu, “Bir Profesörün Evhamları” başlıklı bir yazı yazdı. (www.faizcebirogolu.blogspot.com, 16 Ekim 2009) Faiz Cebiroğlu, Türkçe sözcüklerin % 90’ının yabancı sözcükler olduğunu dile getiriyor. C, F, H, I, J, L, M, N, P, R, S, U, Z harfleri ile başlayan hiçbir sözcüğün Türkçe olmadığını söylüyor. Türkiye’deki hiçbir yöre adının, yerleşim yerinin adının Türkçe olmadığını da söylüyor…YÖK Başkanı profesörün bunlara cevap verme olasılığı da çok zayıftır. “% 70’i Farsçadır, % 25 Arapçadır…” diye konuşan bir profesör. Ama okur-yazar bir profesör değil. Kürtlerin son yıllarda Kürtler ve Kürtçe ve Kürdistan hakkında, Kürt toplumunun tarihsel ve toplumsal gelişmesi hakkında ne gibi çalışmalar yaptıklarının, dil, kültür, tiyatro vs. çalışmaların nasıl ilerlediğinin bilgisine sahip değil. Türkiye’deki, Kürdistan’daki gelişmelerden, dünyadaki gelişmelerden de habersiz. Böyle olunca 90 senelik bir Frich entrikasını bilgi diye tekrarlayıp duruyor. Halbuki Frich çoktan deşifre oldu…YÖK Başkanı profesörün ondan da haberi yok.</p>
<p>Ankara, 18.10.2009</p>
<p>____________</p>
<p>(*) Proje Yöneticisi: M. Sadi Bilgiç, Veri Analisti: Salih Akyürek olarak görülüyor.</p>
<p>Raporu hazırlayanlar: M. Sadi Bilgiç, Salih Akyürek</p>
<p>Proje Ekibi: Doç. Dr. Mazhar Bağlı, Müstecep Dilber İlhan Kocamaz, Onur Okyar</p>
<p>BİLGESAM Başkanı Dr. Atilla Sandıklı, Rapora yazdığı Önsözde, irdelenmesi gereken bazı görüşler dile getiriyor. Şöyle diyor: 25 yılı aşkın savaş sürecinde, bölgeye ilişkin bazı raporlar hazırlandı. Ama bu çalışmalarda bilimsel metotlar kullanılmadı. Çalışmalar ya ayrılıkçı ya da devletçi görüşlerden hareket ediyordu.</p>
<p>Dr. Atilla Sandıklı raporun hazırlanmasında, Uluslar arası Sivil Toplumu Destekleme Derneği’nin (CİSİDER) ve Diyarbakır Hizmet Vakfı’nın maddi ve manevi yardımlarını gördüklerin belirtiyor. Raporun yazımı Temmuz 2009 da tamamlanmış.</p>
<p>İsmail Beşikçi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.argun.org/2009/10/16/aleviler-kurtleri-ve-raporlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
