<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Argun "Ramanên Azad, Özgür Düşünceler" &#187; Erdem Gencan</title>
	<atom:link href="http://www.argun.org/category/4-niviskar/erdem-gencan-4-niviskar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.argun.org</link>
	<description>www.argun.org</description>
	<lastBuildDate>Thu, 09 Sep 2010 13:53:33 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.4</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Hawîrparêz:Yol çizgilerinin bittiği yer&#8230;(Erdem GENCAN)</title>
		<link>http://www.argun.org/2008/11/03/hawirparezyol-cizgilerinin-bittigi-yererdem-gencan/</link>
		<comments>http://www.argun.org/2008/11/03/hawirparezyol-cizgilerinin-bittigi-yererdem-gencan/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 03 Nov 2008 16:35:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>argun</dc:creator>
				<category><![CDATA[4-Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[Erdem Gencan]]></category>
		<category><![CDATA[Hawirparêz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.argun.org/?p=2009</guid>
		<description><![CDATA[Yaklaşık üç ay önce, aynı yolu çok kez kullanmanın alışkanlığı içinde arabayı sürerken yoldaki değişiklik hemen dikkatimi çekti. Yolumuza yol çizgileri çekilmişti. Sevindim , belediyemiz bu yolu ve bu çevreyi hatırlamıştı demek. İyiye işaretti. Ancak sevincim kursağımda kaldı , yol çizgileri kısa süre sonra sona eriyor...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/11/cop-15.jpg"><img class="alignleft alignnone size-medium wp-image-2008" style="float: left; margin: 3px;" title="cop-15" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/11/cop-15-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Yaklaşık üç ay önce, aynı yolu çok kez kullanmanın alışkanlığı içinde arabayı sürerken yoldaki değişiklik hemen dikkatimi çekti. Yolumuza yol çizgileri çekilmişti. Sevindim , belediyemiz bu yolu ve bu çevreyi hatırlamıştı demek. İyiye işaretti. Ancak sevincim kursağımda kaldı , yol çizgileri kısa süre sonra sona eriyor, bir yıl önce rica minnet asfaltlatmayı başardığımız yolun başlangıcında yer alan kasiste bitiyordu. “Yol çizgilerinin bittiği yer” , diye mırıldandım. Ve uzunca bir süre her gidiş gelişte bu cümleyi aklımdan geçirdim.</p>
<p>“Yol çizgilerinin bittiği yer” neresi diye sorarsanız adres olarak ,Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ne sadece 4 km ,Yenişehir Belediyesi’ne ise 3 km uzaklıkta olan Gazi Köşkü ve Erdebil Köşkü’nün üst kısmına düşen , bir tarafında otuz-kırk yıl öncesinden Shell Lojmanları olarak anılan evlerin bulunduğu , halen Köşkler Mahallesi olarak anılan mahallenin Dicle nehri ve Ongözlü Köprü’ye hakim düzlük kesiminde yer alan ve Diyarbakır’ın konut yerleşimine en uygun yerlerinden biri olarak tarif edebilirim. <a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/11/cop-3.jpg"><img class="alignright alignnone size-medium wp-image-2010" style="float: right; margin: 3px;" title="cop-3" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/11/cop-3-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a></p>
<p>“Yol çizgilerinin bittiği yer” cümlesinin olumsuz çağrışımlarından hareket edersem, lafı hiç dolaştırmadan insanların her türlü çöp kokusuna , sineğe , moloza , her türlü hayvan leşine , hafriyat artıklarına mahkum edildiği, aydınlatma lambalarının yanmadığı, seksen dakikada bir kalkan ve tek olan otobüsün düzensiz çalıştığı, gelmesi gereken özel halk otobüslerinin hiç uğramadığı , çevre kirliliğinin tavana vurduğu , “Geçmiş ve mevcut Belediyeler eliyle kelimenin tam anlamıyla rezil edilmiş bir yer” olarak tarif edebilirim.</p>
<p><strong>www.argun.org </strong>sitesinin<strong> çevreci (Hawîrparêz)</strong> köşesinde yer alan bir yazıda Diclekent semtinde bulunan Parkorman Parkı tanıtılıyordu geçen günlerde. İçinde dolaşırken yaşam sevinci veren, insan eliyle yaratılmış bir doğa parçası olarak tanımlanabilir Parkorman. Yakın zamanda faaliyete sokulmuştu. Hiç de uzak değildi söz konusu ettiğim yere.</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/11/cop-11.jpg"><img class="alignleft alignnone size-medium wp-image-2011" style="float: left; margin: 3px;" title="cop-11" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/11/cop-11-225x300.jpg" alt="" width="225" height="300" /></a>Birbirine mekan olarak çok uzak olmayan iki yer var Diyarbakır’da :Biri, ağaçlar ve yeşilliklerle donatılmış , kent içinde soluk alınabilecek insana yakışır bir yer, diğeri insanların nefes alamadığı pisliğe boğulmuş bir yer. Bu ikinci yer de tanıtılmayı hak ediyordu. Bu yere dair yaptığımız bütün başvuru ve girişimlerden dişe dokunur hiçbir sonuç alamamanın çaresizliği içindeyken içinde yaşayanların yüzünü kızartan ( aslında kızarması gereken yüz belediyelerin olmalı) bu yeri de yazarak Parkorman’ın yanına yerleştirmek gerektiğini düşündüm. Büyükşehir ve Yenişehir Belediyesi’nin görmeyen gözleri görür, duymayan kulakları duyar umuduyla.</p>
<p>Köşkler Mahallesi olarak anılan yer öteden beri belediyelerce ihmal edilmiş bir yerken günün birinde bir beton rampa inşa edildiğini gördük. Önce kamyonlara hayvan yüklemek için yapılmış olabileceği tahminlerini yürütürken oraya çöp aktarma istasyonu kurulacağını duyduk. İnanamadık, çok değil iki yüz, üç yüz metre ötesinde evler vardı, insanlar yaşıyordu, yerleşim alanıydı. Bırakın oraya çöp aktarma istasyonu yapılmasını, insanlar belediyelerden o bölgede ıslah, ilgi bekliyordu. Hemen araştırdık, evet doğruydu; ancak ÇED raporu olmadığından Diyarbakır Valiliğince inşaatının durdurulmasına karar verilmişti. Sevinmiştik. Ancak sevincimiz kursağımızda kaldı. Belediyemiz yapmaya kararlıydı. Çareyi o sırada yeni seçilmiş ve aynı zamanda meslektaşımız olan Büyükşehir Belediye Başkanı’nda aradık. Yaptığımız görüşmede yerin yanlışlığı , çevreye vereceği zararı anlatmaya çalıştık ve bunları içeren bir dosya ile dilekçe bıraktık. Ancak Sayın Başkan, tesis için yapılan yer seçiminin aslında pek uygun olmadığını ifade ediyor idiyse de orada yapılacak tesisin son derece modern olacağını, çevreye zarar vermeyeceğini , ayrıca yapılmış olan masraflar nedeniyle geri dönülemeyeceğini belirtti. O güne kadar yapılan masrafı orada yaşayan kişiler olarak üstlenebileceğimizi son bir çare olarak önersek de bu yanlışlığın devam edeceğini ve tesisin her şeye karşın yapılacağını anladık.<a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/11/cop-6.jpg"><img class="alignleft alignnone size-medium wp-image-2012" style="float: left; margin: 3px;" title="cop-6" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/11/cop-6-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a></p>
<p>Sonuç olarak ortaya bir tesis çıktı. Tesisin modernliği bir yana tesis oldukça ilkel ve hilkat garibesi bir şeydi. Bir çirkinlik abidesiydi ve çevresine koku, pislik, hastalık saçıyordu. Tesisin çevresinde inanılmaz bir çevre kirliliği yaşanmaya başlamıştı. Çöp suları etrafa akıyor ve kokuyordu. Çöp getiren araçlardan etrafa çöpler dökülüyor, günlerce toplanmıyordu. Çöp traktörleri tesisin rampasını tırmanamıyor, tesis şefinin talimatıyla bulduğu düz yere çöpü boşaltıp gidiyordu. Bu arada ilginç olan bir şey, bu tesis şefinin bir çevre mühendisi olmasıydı. Eğitimli biri olduğu belli olan şefe bu talimatı yakıştırmadığımdan merak edip mesleğini sormuştum. Çevre mühendisiyim yanıtı o koşullarda yapılabilecek en güzel espri olabilirdi; ama ne yazık ki gerçekti.</p>
<p>Tesis ve yarattığı kirlilik devam ederken bir başka sorun çıktı: İnsanlar ve kurumlar atabilecekleri her şeyi getirip o bölgeye atmaya başladılar. Belediyemiz boş durmadı tabi. Fiilen çöp ve hafriyat alanına dönüşen yeri bu defa resmi olarak hafriyat alanı ilan etti ve o alanı birilerine kiraladı. Olanları aklımız almıyordu. Bu bir kabustu. Atıklar ve çöpler evlerimizin duvarına kadar ulaşmıştı. Arada bir gelen kepçelerle alan biraz düzeltiliyor ve çöpler bizden uzaklaştırılıyordu , ancak kısa süre sonra etraf <a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/11/cop-2.jpg"><img class="alignright alignnone size-medium wp-image-2013" style="float: right; margin: 3px;" title="cop-2" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/11/cop-2-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>tekrar çöp doluyordu.</p>
<p>Bu durumun sona erdirilmesi için Büyükşehir Belediyesi nezdinde birçok başvuruda bulunduk. Başta umutla, sonrasında umutsuzca. Bu tesis kalkmaz ;ama çok kısa süre içinde gözle görülür düzelme göreceksiniz lafları her seferinde boş çıktı. Görüşebildiğimiz belediye yetkililerinin yüzlerinden artık sizden bıkkınlık geldi ifadeleri okunmaya başlandı. Dönemin Belediye Çevre Daire Başkanı anlattıklarımıza inanmayarak bunun başkana yapılmış bir komplo olduğunu ileri sürdü , bir diğeri gösterdiğimiz güvensizlikten ötürü teessüflerini bildirdi. Ama parmaklarını bile oynatmadılar. Hafriyat atılan alanın temizlenerek bir çok yerde yapıldığı gibi ağaçlandırılması önerilerimize,” özel mülktür yapamayız “cevabı veriliyordu. Özel mülke çöp ve hafriyat dökmekte bir sakınca yoktu; ama yeşillendirmek ağaç dikmek sakıncalıydı.</p>
<p>Çığırından çıkan hafriyat atıklarını denetleyemeyeceğini gören belediye özel kişilere kiralanan alanı hafriyat alanı olmaktan çıkardı. Sorun çözülmedi ama bu bile kapımızın önüne kadar gelen atıklardan kısmen de olsa kurtulmamızı sağladı.</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/11/cop16.jpg"><img class="alignleft alignnone size-medium wp-image-2014" style="float: left; margin: 3px;" title="cop16" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/11/cop16-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Ancak çöp aktarma istasyonu çevresini bütün hızıyla kirletmeye devam ediyor. Ve en son olarak başvurduğumuz İl Çevre ve Orman Müdürlüğü yetkilisi de , “zaten tesisin projesine uygun yapılmadığını, yarım bırakıldığını”, belirterek topu belediyeye attı ve açık bir çaresizlik gösterdi.<br />
Bütün bunları yaşadıktan ve yazdıktan sonra aşağıdaki soruları sormak gerekiyor:</p>
<p>1- Diyarbakır’ın birçok yerine , bir çöp aktarma istasyonunu maliyetinin çok üstünde paralar harcanıp gıptayla bakılan parklar yaratılırken, bu bölgedeki sorunun çözümü hiç mi akla gelmiyor ?</p>
<p>2- Çöple yaşamaya mahkum edilmiş insanları Diyarbakır ahalisinin dışında mı saymak gerekiyor ? Değillerse, bilmediğimiz bir suçları mı var ? Yoksa daha fazlasını hak etmiyorlar mı?</p>
<p>3- Burası Büyükşehir Belediyesi sınırları içinde mi? İçindeyse niye eşit olarak hizmet almıyor ?</p>
<p>Tabi ki benzeri sorular çoğaltılabilir. Ancak bu soruların bile yanıtları verilirse yeterli olur.<br />
Birkaç gün önce kentimize gelen Başbakan’ın eleştirilerine cevap veren Büyükşehir Belediye Başkanımız, Başbakan’a : “Sayın Başbakan, bu kentten ne kadar haberdarsınız ?” sorusunu yönelttiğini okudum gazetelerden.</p>
<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/11/cop-9.jpg"><img class="alignright alignnone size-medium wp-image-2015" style="float: right; margin: 3px;" title="cop-9" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/11/cop-9-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Hayır, aynı soruyu yöneltmeyeceğim.<br />
Bu kentte yaşamaktan onur duyan ; ancak bu hilkat garibesi tesisi ve çevre kirliliğini bu kente onursuzluk sayan bir kişi olarak kentin her noktasını iyi bildiklerini ve kentin her şeyinden haberdar olduklarını tahmin ettiğim , insana dair her şeye değer verdiklerini ve duyarlı olduklarını düşündüğüm Büyükşehir ve Yenişehir Belediyesi yetkililerinin , bu soruna neden gözlerini ve kulaklarını kapamayı tercih ettiklerini soracağım.</p>
<p>Yanıtlanması dileğiyle.</p>
<p><strong>ERDEM GENCAN</strong></p>
<p><strong>03/11/2008</strong><br />
<strong></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.argun.org/2008/11/03/hawirparezyol-cizgilerinin-bittigi-yererdem-gencan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Zorunlu Bir Açıklama (Erdem Gencan)</title>
		<link>http://www.argun.org/2008/09/23/zorunlu-bir-aciklama-erdem-gencan/</link>
		<comments>http://www.argun.org/2008/09/23/zorunlu-bir-aciklama-erdem-gencan/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 23 Sep 2008 20:16:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>argun</dc:creator>
				<category><![CDATA[4-Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[Erdem Gencan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.argun.org/?p=1861</guid>
		<description><![CDATA[Vildan Tanrıkulu son yazısında hem kişisel sataşmalara girmesi hem de bize cesaret testi yapıp asıl söylemek istediklerimizi (!)söylemeye ve Devrimci Demokratla’ın 30 yıl öncesini tartışmaya davet etmesi, bu yazıyı zorunlu kıldı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/09/cevap.jpg"><img class="alignleft alignnone size-medium wp-image-1860" style="float: left; margin: 3px;" title="cevap" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/09/cevap.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a>Bir önceki yazımda bu konu ile ilgili olarak kişiliğime yönelik saldırı olmadığı sürece artık yazmayacağımı belirtmiştim. Ancak Vildan Tanrıkulu son yazısında hem kişisel sataşmalara girmesi hem de bize cesaret testi yapıp asıl söylemek istediklerimizi (!)söylemeye ve Devrimci Demokratlar’ın 30 yıl öncesini tartışmaya davet etmesi, bu yazıyı zorunlu kıldı. Gereksiz tartışmalara yol açmamak ve farklı anlamlar çıkarılmasını önlemek amacıyla yazdıklarımı özetlersem :<br />
<strong>1-</strong>Yazdıklarımın çok açık olduğunu sanıyorum, ne asıl söylemek istediğim başka bir şey var ne de böyle bir tartışmaya girmeye niyetim. Bu denli açık ve net yazılan yazılara karşın anma yazılarını başka amaçlara (! ) alet etmeye çalışan biz miyiz; yoksa demagoji kokan yazıları ile Vildan Tanrıkulu’nun kendisi midir ?</p>
<p><strong>2-</strong>Ben, yalın,içten ve hedefi belli bir anma yazısı yazdım. Yazdıklarımın tümü de yaşanmış olaylara dayalıydı. Hedefim,ne genel olarak Devrimci Demokrat Hareket ne de onların yakın zamandaki toparlanma çabalarıydı. Ben Devrimci Demokrat Hareket’in 30 yıl önceki ideolojisini ve siyaset felsefesini eleştirmedim ve bunun konu ile ilgisi de yoktu. Hedefim, bir siyasi cinayete yol açan zihniyetin ve yönetim zaafının mahkum edilmesiydi. Bu zihniyet, “demokratım” diyen hiçbir siyasal hareketin programında yazılı olmaz.Ayrıca , bu yazının asıl muhatapları dururken Vildan Tanrıkulu’nun bu zihniyetin savunuculuğuna neden soyunduğunu ve neden başka tartışma konuları yaratmaya çalıştığını halen anlamış değilim. (Vildan Tanrıkulu’nun yorumuna göre “Muzdarip olduğumuz konulara kafa yormamaktan” kaynaklanan anlayış kıtlığım olabilir (!)</p>
<p><strong>3-</strong>Mehmet Oruç ile ilgili yazmış olduğumuz anma yazıları üzerine Vildan Tanrıkulu ile başlayan yazışma trafiğini takip edenler, “bunca memleket sorunu” varken 30 yıl önceki olaya takılıp kaldığımız yönünde serzenişte bulunabilirler. Oysa , tartıştığımız konu hem siyaset tarihi kadar eski hem de bugünün sorunudur. Yazılarımıza verilen yanıtların tarzı ve üslubu bile konunun halen ne kadar güncel olduğunu göstermiyor mu ?</p>
<p><strong>4-</strong>Vildan Tanrıkulu’nun cesaret testine ve tartışma davetine gelince… Cesaret göreceli bir kavramdır. Yaşam birçok kez sınar insanı. Yer ve zamana göre cesaret farklılık gösterir. Vildan Tanrıkulu bizi medeni cesarete sahip bilirmiş; ama değilmişiz (!) Bir şey diyemem…Yaşamımıza tanık olanlar takdir etsin bunu. Ama Vildan Tanrıkulu’nun bahsettiği konuları onun üslubu ile tartışmayı cesaretsizlik değil, nafile sayarım. Ben durup dururken “Devrimci Demokrat Hareket’in 70’li yılların sonundaki siyaset felsefesini, örgütlenme anlayışını, pratik faaliyetlerini” niye tartışayım ? Bu benim konum değil ki… Yeniden toparlanan Devrimci Demokratların sorunu bu.</p>
<p><strong>5-</strong>Yine de medeni cesareti olmayan bir kişi olarak (Vildan Tanrıkulu’nun yorumuna göre) arkadaşımızın meydan okuma cesaretini , muzdarip olduğumuz konulara kafa yormayan bir kişi olarak (Vildan Tanrıkulu’nun yorumuna göre) kafasını hep muzdarip olduğumuz konulara yorma çabasını , mücadeleci kişiliğini ve mücadeleyi sürdürerek geçmişi anma azmini yürekten kutlarım.</p>
<p>Erdem Gencan<br />
23/09/2008</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.argun.org/2008/09/23/zorunlu-bir-aciklama-erdem-gencan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Genetik Bir Siyaset Hastalığı: TAHAMMÜLSÜZLÜK (Erdem Gencan)</title>
		<link>http://www.argun.org/2008/09/10/genetik-bir-siyaset-hastaligitahammulsuzluk-erdem-gencan/</link>
		<comments>http://www.argun.org/2008/09/10/genetik-bir-siyaset-hastaligitahammulsuzluk-erdem-gencan/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Sep 2008 15:32:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>argun</dc:creator>
				<category><![CDATA[Erdem Gencan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.argun.org/?p=1825</guid>
		<description><![CDATA[Her ucu bir başka polemik konusu olmaya aday , her tarafından agresiflik akan , tipik bir tahammülsüzlük örneği olan bu yazıya cevap vermemeyi düşündüm önce...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/09/tahammulsuz.jpg"><img class="alignleft alignnone size-medium wp-image-1824" style="float: left; margin: 3px;" title="tahammulsuz" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/09/tahammulsuz-251x300.jpg" alt="" width="251" height="300" /></a>Mehmet Oruç’u anmak başlıklı yazıma ,Vildan Tanrıkulu tarafından “Öfkenin Kurbanları” (<a href="http://www.kurdinfo.com">www.kurdinfo.com</a>) başlıklı uzun bir cevap geldi. Cevabı birçok kez okuyup hangi amaçla yazıldığını anlamaya çalıştım. Vildan Tanrıkulu yazarken oldukça “kızgın” (Öfkeli ile kızgın sözcüklerinin anlamı aynıdır) bir ruh haline sahip olmalı ki, “sapla samanı” birçok kez karıştırmış. Hem beni çok iyi tanıdığını söylemiş (ki öyle), hem de benimle ilgili olmayan bir yığın şey yazmış. Yazıyı okurken hemen aklıma “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır.” özdeyişi geldi, nedense.</p>
<p>Her ucu bir başka polemik konusu olmaya aday , her tarafından agresiflik akan , tipik bir tahammülsüzlük örneği olan bu yazıya cevap vermemeyi düşündüm önce. Ben, dostum Mehmet’le ilgili yazmıştım; gelen cevapta da Mehmet hak ettiği şekilde onure edilmişti. Okuyanlar yıllar sonra Mehmet Oruç’u anımsamış, tanımayanlar tanımış ve eksik de olsa (Ben, Paşa ve “bizim gibiler” hariç tutularak) özür dilenmişti. Ayrıca almış olduğum siyaset dersleri de cabası…</p>
<p>Ancak yazıda gerçekle ve benimle bağdaşmayan ,yazımın mantığına ters anlatımlar nedeniyle cevap vermenin gerekli olduğunu gördüm. Ayrıntıları yazmaktan rahatsızlık duyacağım; ama , yeniden toparlanma çabaları içinde olan Devrimci Demokratlar’ın geçmişine ait bu gölgeli kısmın biraz daha aydınlanmasına vesile olur diye düşündüm. Misyon yüklenenlerin 30 yıllık geçmişlerinin yalnızca “dillere destan” bölümünden değil, hatalarından da ders almaları gerekir bence. Hele bu hata siyasal yapının dağılmasının önemli etkenlerinden biriyse&#8230;</p>
<p>Siyasal tahammülsüzlük , eleştiri kabullenmeme , dilimizden düşürmediğimiz özeleştiri mekanizmasını asla işletmemek 70’li yıllarda ortaya çıkan örgütlenmelerin hemen hepsinde görülen onulmaz hastalıktı. Herkes kağıt üstünde demokrattı. Ama eleştiri ve muhalefet ihanetle eşdeğerdi.</p>
<p>İşte bu koşullarda içinde bulunduğumuz Devrimci Demokrat Hareket’te aykırı sesler çıkmaya başladı. Bir tıkanma vardı. Oldukça kaliteli ve dinamik potansiyel hantallaşmaya başlamıştı. Teorik ve yayınsal destek yetersizdi ve ağır aksak işliyordu. Siyasal yapı gizliydi; ama süreç içinde yönetici konumundakiler seziliyordu. Benim de içinde bulunduğum bir kesim, bu nitelikteki bir yönetimle bu potansiyelin kısa sürede pasifize olacağını söylüyordu. Yanlış düşünüyor , yanılıyor olabilirdik. Siyasal yönetim içinde bu konunun tartışılıp tartışılmadığını bilmiyorum. Ancak kısa sürede tahammülsüzlük mekanizması harekete geçti ve dışlanmaya başladık.</p>
<p>Yaklaşık iki ay kadar sürecek ve Mehmet’in öldürülmesi ile sonuçlanacak sürecin adımları atılmış, iki yıl önce İzmir DDKD’lilerinin başına gelen bizim de başımıza gelmeye başlamıştı. Töb-Der’e alınmıyor, yollarda hakarete uğruyor ve “acaba ne yapıyorlar ?” diye izleniyorduk. Özel nedenlerle gittiğim Doğubayazıt ‘a kadar izlenmiş, işi biraz da şakaya boğarak, görüştüğüm bir öğretmen arkadaşa , izleyen kişiye iletmesi için sonraki yol güzergahımı söylemiştim.</p>
<p>“Galiz bacak edebiyatı” da o günlerde yapıldı. İki yetkin yöneticinin çağırması ile gittiğim Töb-Der’in sur dibi masa başı görüşmesinde ne kadar güçlü olduklarını: “Biz adamın anasının ….. bacağımızı sokarız.” tarzı siyasal açılımlarla (!) anlattılar. Ne kadar güçlü ve yetkin bir yapıya sahip olduklarını “daha iyi anlamıştım”(!) Cezaevinde bulunduğumuz günlerde, bir mahkeme dönüşü , cezaevi koridorunda aynı kişilerle askerlerden dayak yerken ,daha güçlü bacaklar varmış , diye düşünerek güldüğümü kara mizah olarak hatırlarım.</p>
<p>Bu arada Mahmut , Diyarbakır’da , şu andaki Sanat Sokağı’nda bulunan Dicle Apartmanı’nda tutmuş olduğu evde kalıyordu. Mahmut’un o civarda kaldığı biliniyor; ama ev bilinmiyordu. Olaydan birkaç gün önce Mehmetçik İlkokulu’nun halen de karanlık olan dar sokağına girdiğimde beni veya bizden birilerini beklediklerini anladığım karartılarla karşılaştım. Arabaya alındım, Mahmut’un evini öğrenmek istiyorlardı. Evi söylemememin cezası olarak, en azından kolum bacağım kırılmadan bırakılmayı Sevgili Vedat’a borçluyum (Bu araç içindeki tartışma konusuydu). Bu şans, o kişilerin “demokratlıklarından” değil, Vedat’ la aramızda oluşan kişisel dostluğun sonucuydu.</p>
<p>Medeni, Dağkapı’da yürürken karşılaştığı “kifayetli demokrat” bir yöneticinin hakaretine ve fiili saldırısına uğramıştı.</p>
<p>Diğer arkadaşlar da benzeri davranışlarla karşılaşıyordu. Bu konuda ,Neziré Cibo’nun Mehmet’in öldürülmesine ve öldürülmesinden sonra Diyarbakır’da yaşadıklarına ilişkin olarak Kurdinfo Sitesine yazmış olduğu “Kahpe Bir Cinayetin Hikayesi” başlıklı yazısı okunmaya değerdir. (<a href="http://www.kurdinfo.com/nivis/nezir01.htm">http://www.kurdinfo.com/nivis/nezir01.htm</a>)</p>
<p>Olay günü ,Mahmut’un evine gitmek üzere yürürken Çamlıca Kahvesi’nin önünde oturanların hakaretine uğradım, yanıt verince üstüme saldıranların elinden Orhan Hoca’nın araya girmesiyle kurtuldum. Orhan Hoca sağduyulu, olgun bir insandı. Belki de o davranışta bulunanlara teşekkür etmem gerek; çünkü Mehmet’lerin yanına gitmeyip geri dönmüştüm. Yoksa sıkılan kurşunların bir hedefi de ben olabilirdim.</p>
<p>Hemen hemen aynı saatlerde Ömer, saldırıya uğramış ve arbede yaşanmıştı.</p>
<p>Arkasından Mehmet ve Mahmut’un vurulması gelmişti.</p>
<p>2005 yılında bu konuda yazmış olan S.A.’nın şu cümlesi çarpıcıdır : “Mehmet, kendisini vuranlarla sokakta karşılaşsaydı, taraflar olarak belki de el sıkışır hal hatır sorarlardı. Ama aynı taraflar, yetkili birisinin emriyle maktul ve katil oldular. Emir dinlenmeyebilinir miydi? O dönemlerde örgütlerde böyle bir şey yoktu. Yani ‘katil’ katıksız uyacağına dair yemin içtiği tüzüğün gereği ‘görevini’ yaptı.” (<a href="http://www.kurdinfo.com/nivis/sait44.htm">http://www.kurdinfo.com/nivis/sait44.htm</a>)</p>
<p>Vildan Tanrıkulu’na göre bunlar hiç yaşanmamış olmalı.</p>
<p>Sütten çıkmış ak kaşıktı herkes herhalde.</p>
<p>Biz , bu potansiyel , bu yönetimle yönetilemez demiştik sadece. Suçumuz ağır olmalıydı ki, yetkin yöneticiler sokak saldırılarını durdurmuyor ya da durduramıyorlardı. Anladığımız kadarıyla birilerinin sürekli tahriki vardı. Herkes çok demokrattıysa bu yaşadıklarımız neydi?</p>
<p>Tabi işin asıl acı yönü “kifayetli” yönetimin daha sonraki süreçte hareketi dağılmaya götürmesi oldu. Vildan Tanrıkulu bu dağılmaya sevindiğimizi yazmış. Kendi yorumu tabi. Gençlik düzeyinde yıllarca emek ve özverimizin bulunduğu bir yapının kısa sürede dağılması en azından, “onca emek boşa mı gitti ?” üzüntüsü yaratmıştı. Mehmet niye öldü ? sorusunu sormuştuk acı ve şaşkınlıkla.</p>
<p>Bugün , yukarıda saydığım davranışları , fiili ve sözlü davranışlarda bulunanlar dahil, onaylayacak bir tek kişinin dahi olduğunu sanmıyorum. O süreçte sesleri çıkamasa da birçok kişinin olanları o gün bile onaylamadıklarını; fakat engel de olamadıklarını biliyorum. Zaten asıl sorun tek tek kişilerin hatası ve özrü değil. Bu saldırgan davranışlar yanlış idiyse , siyasal yapı tarafından yapılması gereken , yıllar sonra değil o zaman, hemen özür dilenmesiydi. Ağızlara sakız yapılan 1983 kararlarından biz haberdar olamazdık, zaten kimsenin de haberi olmamıştı. 1994 ilanını ise 2005 yazılarında görmüştüm.</p>
<p>O ilan bir özür değildir. Eğer kendini tasfiye eden bir hareketin misyonu yüklenilmişse, özür açık yüreklilikle, sadece Mehmet’ten değil , Diyarbakır sokaklarında hırpalanan, küfredilen, dışlanan ve üstelik söyledikleri de doğru çıkan Mehmet’in arkadaşlarından da dilenmeliydi! Paşa ve Erdem de bunlara dahildir. Bizden özür dilenmesi için illa da ölmemiz mi gerekiyordu ? Misyon , geçmiş temizlenerek yüklenilir. Siyasette 30 yıl çok kısa bir süredir. “Ölüm makinelerı” üzerine birçok yazısı bulunan Vildan Tanrıkulu, “değerli” arkadaşının öldürülmesi üzerine niye yazmadı bunca zaman acaba ?</p>
<p>Vildan Tanrıkulu, benim yazım üzerinden başka kişilerin isimlerini de dile getirerek onlara eleştiri yöneltiyor ve ben dahil birçok kişiyi (ben ve benim benzerlerim) “ölüm makinelerıyle” dirsek teması halinde gösteriyor , hatta yanlış anlamadıysam bunlarla temas için yedi tepeden de su getirdiğimizi yazıyor. Ben işin doğrusu bu anlatımların olduğu bölümleri anlamakta zorluk çektim. Hem anlatım dili yönünden hem de ne yazdığının farkında mı , diye. İsmi geçen diğer kişiler adına konuşamam, gerek duyarlarsa kendileri yanıt verir. Ama ima edilen yapı ile en ufak temasımın olmadığını, düşünsel olarak şiddete karşı olduğumu beni tanıyan herkes bilir. Bir insan durup dururken niye böyle bir şey yazar? Anlayan varsa bana söylesin. Ayrıca dediğine göre 1989 yılında Hatip ,Vedat, ve Şakir ile seçim komitesinde yer almışım. Güler misin , ağlar mısın ? Hangi seçim komitesiymiş bu ? Ben, Şakir Tutal ile yanılmıyorsam 30 yıldır çay bile içmedim. Nerden çıkıyor bunlar ve benim yazım ile ne ilgisi var ? Kaldı ki bütün bunları yapmış bile olsam , ne düşünürsem düşüneyim , siyasetin neresinde olursam olayım, bunlar benim Mehmet Oruç hakkında yazmama engel midir ?</p>
<p>Kuruluşunda yer aldığım DDKD’nin ve genel olarak Devrimci Demokrat olarak anılan hareketin genel ilkeleri ile bir çatışmam olmadığı gibi o günlerde o adımları attığım için kendimi  yanlış bulmadım.Bugün bize ütopik gelen kimi düşüncelerimiz dahil hepsi bizim için o günün doğruları idi. Kaldı ki, Devrimci Demokrat Hareket’in ilkelerinin önemli bir kısmı bugün de savunulacak genel geçer ilkelerdir. Dün de bugün de kıyasıya karşı olduğum, devrimcilik ve demokratlıkla hiç ilgisi olmayan , eleştiriye tahammülsüz saldırgan zihniyettir.</p>
<p>Bu nedenledir ki, benim Devrimci Demokrat yapılanma içinde yer alan tek tek kişilerle hiçbir hesaplaşmam olmadı. Mehmet Oruç fiilini işleyen kim bilmiyorum. Ayrıca kim olduğu benim için önemli de değil.Her kimse, mutlaka yanlışını görmüş ve bu işin vicdan azabını yaşamıştır veya yaşamaktadır. Benim açımdan sorumluluk, o ilkel parmakta değil, ilkel beyindedir.</p>
<p>Cezaevi süreci ve sonrası DDKD çevresinden dostluk tınısı aldığım herkesle dostça ilişkilerim oldu ,bu ilişki halen de devam ediyor. Yurtdışındakilerin hukuki yardım taleplerini hiç ikirciklenmeden kabul ettim ve elimden geldiğince onlara yardımcı oldum. Hele bir anda yitirdiğimiz sevgili Nedim’in bir an önce ülkesine , arkadaşlarına ,evine dönüşüne yardımcı olduğum için çok mutlu oldum. Ayrıca , kimilerine garip gelecek ama , almış olduğum vekaletlerden biri de , şu an Mehmet Oruç dosyasında sanık olarak görülen kişiye aittir. Bana göre bu olayın yükünü yıllardır tek başına sırtlayan bu kişi olaydan sorumlu tutulması gereken en son kişidir. Vildan Tanrıkulu’nun bir muamma gibi söz ettiği ve ne gibi sonuçlar çıkarmaya çalıştığını anlamadığım: “Vekaletnameler var.”diyerek imada bulunmasının kaynağı, bu vekalettir.</p>
<p>Vildan Tanrıkulu yoğun siyasal çalışmaları nedeniyle gereğinden fazla kuşkucu bir yapıya sahip olmuş herhalde. Hiç meraklanmasın , siyaseten yeniden toparlanma sürecinde olan Devrimci Demokratlara yönelik bir komplo girişimim olmadığı gibi , görülmekte olan bir dosyadaki hukuki sorumluluk açısından da ne yazdığımın farkındayım. Kaldı ki, bu konuda 2005 yılında çarşaf çarşaf yazılar yazıldığını Vildan Tanrıkulu bilmiyor mu ?</p>
<p>70 li yılların devrimci oluşumları içinde olan herkes bilir: Ölüm kutsanmaktaydı, ölüm romantikti. Şiirler, söylemler uğruna ölünesi hedefler üzerineydi. Ölümün kutsandığı ifadesini genel olarak yazmıştım , birilerine eleştiri olarak değil. Vildan Tanrıkulu o yazımdan da bir çıkarsama yaparak eğer ölümü kutsasalarmış PKK olmayabilirmiş, varsayımına ulaşmış. Duran Kalkan seminerden sağ çıkmayabilirmiş v.s. Ne demeli ? İşte bu kadar demokrat olursanız milletin başına PKK’ yi böyle bela edersiniz (!) Bence Vildan Tanrıkulu bu kadar ağır bir sorumluluğu Devrimci Demokratların sırtına yüklememeli. Ama , “Apocu” olarak nitelendirilen (Henüz PKK olmamışlardı) kimi gençleri gördükçe “Yandım Allah çetesi” diye dalga geçen, potansiyelini dağıtarak PKK’ ye taban yapan “kifayetli yöneticilerin” sorumluluğunu sorgularsa ona bir şey diyemem. Ayrıca yıllardır siyasetle uğraşan ve siyasete ilişkin yazılar yazan Vildan Tanrıkulu’nun, PKK’ nin bir iki kişinin öldürülmesi ile var ya da yok olacak bir oluşum olmadığını benden çok iyi bilmesi gerekir.</p>
<p>Siverek , Hilvan bahsi ise akıllara ziyan ! Aslı astarı olmayan bir iddia. Oldu olacak, hızını alamamışken biraz daha gayret edip , o süreçteki tüm olumsuz gelişmelerden bizi sorumlu tutmalıydı Vildan Tanrıkulu. Tipik bir , “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır” tavrı veya “En iyi savunma saldırıdır” mantığı.</p>
<p>“Öfkenin Kurbanları” başlıklı yazıdan epeyce siyaset dersi almış olduğumu yazmıştım.Vildan Tanrıkulu’nun, bu cevabı kendi adına değil, bir misyon temsilcisi olarak verdiği açık. Fiilen siyasetin içinde olmadığım için birilerine siyaset dersi vermek de haddim değildir. Ancak, 30 yıldan sonra tekrar nadide bir çiçek gibi açmaya çalışan misyonun , “biz bir zamanlar neydik” söylemiyle kendilerini motive ederken , geçmişlerindeki her türlü hatayı neden ve sonuçlarıyla birlikte unutmamalarını da naçizane olarak önerir , verdiğim rahatsızlıktan ötürü de özür dilerim.</p>
<p>Adını her andığımda sızısını yüreğimde hissettiğim sevgili dostum Mehmet Oruç anısına yazmış olduğum yazının her sözcüğünü tekrarlar , anısı önünde saygıyla eğilirim.</p>
<p>10/09/2008<br />
Erdem Gencan</p>
<p>Not: Kişiliğime yönelik saldırı olmadığı ve gerçekle bağdaşmayan yazılar yazılmadığı sürece bu konuda başka yazı yazmayacağımı ve tartışmaya girmeyeceğimi belirtirim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.argun.org/2008/09/10/genetik-bir-siyaset-hastaligitahammulsuzluk-erdem-gencan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mehmet Oruç u Anmak(Erdem Gencan)</title>
		<link>http://www.argun.org/2008/08/20/mehmet-oruc-u-anmak-erdem-gencan/</link>
		<comments>http://www.argun.org/2008/08/20/mehmet-oruc-u-anmak-erdem-gencan/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 20 Aug 2008 18:08:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>argun</dc:creator>
				<category><![CDATA[4-Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[Erdem Gencan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.argun.org/?p=1712</guid>
		<description><![CDATA[Ölümün kutsandığı, ölümün yakınımızda kol gezdiği; ancak yine de ölümün bizden çok uzak olduğunu sandığımız günlerdi. Gel gör ki utanç duyulacak bir  dost kurşunu(!)  bulmuştu  Mehmet’i Diyarbakır’ın orta yerinde.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.argun.org/wp-content/uploads/2008/08/anma-400-x-270.jpg"><img class="alignleft alignnone size-medium wp-image-1711" style="float: left; margin: 3px;" title="anma-400-x-270" src="http://www.argun.org/index.php?feedimage=wp-content/uploads/2008/08/anma-400-x-270-300x202.jpg" alt="" width="300" height="202" /></a>Zamansız çalan telefonun sesiyle uyandım. Hemen ışığı yakıp saate baktığımda gece yarısını çoktan geçmişti. Birkaç saat önce yaşadığım tatsız bir olay yüzünden moralsiz ve huzursuz bir şekilde erkenden uyumuştum. Telaşla telefonu kaldırdım, karşıdaki ses Sevinç’in sesiydi, hiç lafı dolaştırmadan Mahmut ve Mehmet’in vurulduğunu söyledi. Ne zaman, kim, nerede , nasıl oldu sözcükleri döküldü ağzımdan beceriksizce. Korktuğum cevap gecikmedi: Mahmut yaralıydı, Mehmet yaşamını yitirmişti. Donup kaldım, iki sözcükte ölmüştü Mehmet. Dört sokak ötemde oturuyordu Sevinç. Eve vardığımda isyanlar içindeydi. Hemen Fiskayası’na hastaneye gittik. Mehmet’i morga almışlardı, içeri girdik. Mehmet öylece yatıyordu. Uyuyor gibiydi. Üstünde Havana Dünya Gençlik Festivali’ne katılanlara verilen açık mavi gömlek vardı. Giysileri müdahale için sıyrılmıştı. Görünürde hiçbir şeyi yoktu; ancak sağ yan boşluğunda küçük bir delik görünüyordu. Adli tıp dersinden bilgiler geçti aklımdan hızla. Kurşun oradan girmiş ve çıkmamıştı. Mehmet’in, yerinden doğrulup bir şeyim yok, demesini bekledim umutsuzca. Çıktık, Mahmut’u görmek üzere hastaneye yöneldik. Birbirimizin yüzüne bakamıyorduk, o an acımızı gizlercesine hastane zifiri karanlığa gömüldü. Elektrikler kesilmişti.</p>
<p>Mehmet Oruç , Devrimci Demokrat olarak anılan hareket içinde yer alan, İstanbul DDKD’ nin kuruluşunda ve yürütülmesinde önemli çabaları olan, geniş bir kesimin tanıdığı ve sevdiği bir kişiydi. Onuru, güvenilirliği, zekası, özverisi, çalışkanlığı ,yetenekleri ve kararlılığı ile kısa sürede kalıcı izler bırakmıştı çevresinde. Kişiliği ,güçlü ve keskin hatlı fiziğiyle bir bütünlük içindeydi. Sert yüz hatlarının altında damıtılmış hümanizm yatıyordu. İTÜ Maden Mühendisliği bölümünde , sanırım sorunsuz bir öğrencilik yaşıyordu. Diyarbakır Öğrenci Yurdu’nun müdavimleri arasındaydı. Çok güzel bir dostluk oluşmuştu aramızda. İşte bu adamdı orada yatan.</p>
<p>Mehmet niye ölmüştü ? Eski “arkadaşları” yıllarca suskun kaldı utanılacak şekilde. Sahip çıkamadılar kendi hatalarına. Özür dileyemediler. Pisliklerini gizlemeye çalıştılar. Devekuşu misali görmezden gelmeye çalıştılar. Gecikmiş bir özür Sait Aydoğmuş’tan geldi önceki yıl. Küllenmiş vicdan azaplarını depreştirmiş olmalı ki kimilerinin hoşuna gitmedi bu özür.</p>
<p>Çok uzun yazmaya gerek yok. Mehmet, kifayetsizlerin kifayetsizliklerini söylediği için öldü. Eleştiriye tahammülsüz demokratlar(!) öldürdü Mehmet’i. Ne kadar güçlü olduklarını galiz bacak edebiyatıyla ispatlamaya çalışan demokratlardı(!) onlar. Sokak sokak insan avına çıkmışlardı. Kifayetsizler, kifayetsizliklerini örtmek için çetevari yöntemle öldürdüler Mehmet’i. Her kimse, demokratlıktan nasibini almamış ilkel bir beyin çektirdi o tetiği ve her kimse , ilkel bir beynin parmağı çekti o tetiği.</p>
<p>Olay , Aslan Taksi’nin oralarda olmuştu, yıllarca geçmedim geçemedim oradan. Halen devam eden dava dosyasının fotokopisini geçen yıllar aldım. Ancak uzun süre okuyamadım tümünü, sadece yargılamaya ilişkin teknik ayrıntılara baktım. Bu yazıyı yazmadan önce ise diğer bölümleri okudum. Bir taksiden ateş edilmiş, Mehmet birkaç adım attıktan sonra düşmüş, sanırım son olarak “Mahmut!”, diye seslenmiş ve hastanede yaşamını yitirmiş. İşte bu kadar!&#8230;</p>
<p>Olaydan iki gün önce Mahmut’un yeri sorulmak üzere alındığım yeşil Anadol taksiden: “En azından kolunu, bacağını kırıp bırakalım.” düşüncesinden Vedat sayesinde kurtulmuştum. Olaydan birkaç saat önce Çamlıca’nın önünde sözlü saldırıya uğramış, oradaki güruhun elinden ise Orhan Hoca sayesinde kurtulmuş , moral bozukluğu ile Mehmet’lerin yanına gitmeyip eve dönmüştüm. Olaydan bir iki saat önce Ömer, Ofis Cami Sokak’ta saldırıya uğramıştı. Sokak sokak birileri aranıyordu. Birileri , kralın çıplak olduğunu söyleme suçunu işlemişti. Üstelik bu çıplaklık çok değil üç yıl sonra hareketin kendini tasfiyesi ile açık olarak ortaya çıkacaktı.</p>
<p><em><strong>Ölümün kutsandığı, ölümün yakınımızda kol gezdiği; ancak yine de ölümün bizden çok uzak olduğunu sandığımız günlerdi. Gel gör ki utanç duyulacak bir dost kurşunu(!) bulmuştu Mehmet’i Diyarbakır’ın orta yerinde.</strong></em></p>
<p>29 yıl geçti. Her 18 Ağustos’ta andım Mehmet’i. Zaman acıyı hafifletiyor; ama bir devrimci demokratın(!) elinden çıkan böylesine ucuz bir ölümün öfkesini asla!</p>
<p>20/08/2008<br />
Erdem Gencan</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.argun.org/2008/08/20/mehmet-oruc-u-anmak-erdem-gencan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
