Sistemde İki Hat ve 68’liler (Ahmet ÖNAL)
Haziran 3, 2008 by bahoz
Filed under 4-Nivîskar
Sistemde hep iki merkez, iki hat, iki görüş oldu. Netleşmeyip ikisi arasına düşenler, birine daha yakın yada daha uzak olanları oldu. Şu ana kadar zaman zaman geri durur bir pozisyon da alsa, egemen olan militer kanat siyasette belirleyici oldu. Türkiye solu ya da muhalifleri, ikisi arasına düştüğü, zaman zaman sol adına birine yanaşarak var olabileceği yanılgılarını da yaşadı. Bazen İttihatçıları, Kemalistleri, sistemin kendisinin parçası olan gerici bir kesimin kısa süreli politik manevralarına takılıp, “devrimci” ya da “demokrat” değerlendirip, tuzak tespitler de hazırladı ve bunun ağır bedellerini ödettirdi kendine. Tabi doğru devrimci duruş sergileyen tutumları da olmadı değil.
Zira sistemi bin yıllardır yöneten kesimdir, kesintisiz bir tecrübeye sahiptir. Devrimciler ise yeni saf ve temiz duygular ile hareket ediyor. Taktiksel ve stratejik hatalara çokça düştüler. Bu sadece Türkiye devrimcileri için değil, Kurdistan ve diğer dünya devrimcileri için de geçerlidir.
Şimdilerde de “her Taraf” ve başka taraflarda değerlendirdikleri ile resmi ideolojiyi koruma adına öldürdükleri, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını yeniden devleti sadıktan saymaya soyunanlar oluyor. Bunu 68 adına yaptıkları için ayrıca şaşıyorum, hayret ediyorum.
68’liler çıkışının öncesinde Türkiye devrimci hareketi, Kemalistler tarafından hem ezilmiş, yok edilmiş, kontrole alınmıştır. Hatta sol içinde kendisi için kadrolar, kalemşörler devşirmiş bir geçmişe de sahiptir. Bunun etkilerini bugün 68 hareketinde görmek de mümkündür.. Ancak onlar yürekten Marksizme, devrime inanmış, saf temiz duygularla devrim için yola çıkmış, bir taraftan sistemi sorgulayan, bir taraftan da o kısa sürede dar pratik içine düşmüş de olsalar, can ve başla sistem ile mücadele etmeyi yeğlemişlerdir. Adeta gözlerini açma, bir an dinlenme, sağlıklı okuma fırsatını dahi yakalayamadan devrime kalkışan 20’lik gençler idi. Onların gayesi ulusu inşa etmek değil, devrimi inşa etmek idi. Onlar sistemin muhalifleri ile çarpışmadı. Bizzat sistem ile çatıştı ve sisteme karşı mücadele ettiler. Bugün onların sistem için mücadele ettiklerini iddia etmek onların anısına saygısızlık olur.
Bu değerlendirmelerin dışında kalan, ve 68’î tamamen “Ulusalcı Kemalist Sol” içine sıkıştırıp değerlendirmek, Türkiye’nin kendisi ile resmi ideolojisiyle yüzleşmesi, hesaplaşması için kalkışan 68 hareketini ve ardındakileri; Deniz, İbo ve Mahirleri sistem içinde değerlendirerek engelleme gayelidir. Onların mücadele prestijlerini yıkma amaçlı olduğunu belirtelim.
Türkiye’de gelenektir ki darbeler, idamlar ve ardında kendi elleriyle öldürdüklerini adeta “onure ederek ödüllendirme” siyasetini uygulamışlardır. Yaşarken en ufak çelişkisine tehammül edilmeyip katlettiklerinin anıtlarını ardında diktiklerine aşağıdan da değineceğim üzere, tarih tanıktır.
***
İttihat Terakki yöneticilerini “Ermeni Soykırımı”nı gerçekleştirdikleri gerekçesiyle 1918–1919 tarihinde yargılayıp ölüm, mabet ve farklı cezalara çarptırıp Maltaya sürgün ettikten sonra, 1923 darbesinden sonra bu “suçlu” kadronun tamamı hiçbir şey olmamış gibi iktidara taşındı. “Kutsal TC. Devleti”nin bürokrasisi bu katliamcılardan teşkil olundu.
Ayaklarını yere basan bu yeni ittihatçılar, Sivas ve Erzurum’daki kongrelerde “Köylü milletin efendisidir” diyerek, saltanat yolunda olduklarına “namus şeref” üzere yemin etti. Padişahlığı “tasfiye ettik” deyip kendilerini paşa ilan ettiler. Buna da “devrim” dediler.
Atatürk, İngiliz emperyalizminden aldığı vize ile Anadolu ve Mezopotamya’ya geçmişti. Amasya tamiminde “Kürtlere muhtariyet” ve “kendilerini istedikleri gibi yönetebilecekleri”nden söz etti.
Nutuk’ta “ Ermeniler soykırıma uğratıldı” sözlerini sonradan çıkarmakla da yetinmedi; “Esas katliamcılar Ermeniler!” denilerek olanlar tersten okutulmaya konuldu.
O zamanlardan 1983’e kadar asla çoçuklar ile ilişkilendirilmeyen “Cumhuriyet”in Meclisi kuruldu, M. Kemal arkadaşları ve İttihatçı “Genç Subaylar”, Prens Sabahattin ve itilafçı kanadın temsilcisi devlet içinde daha ademi merkezci bir hat izleyen ezici kitlenin temsilcisi Hürriyet Partisi’nin başkanını ve ilk TC. Başbakanı’nı Ankara İstiklal Mahkemelerinden çıkarttığı karar ile ölüme mahküm edip astılar.
Tüm bu yapılanlar karşısında tırsan ve gerçekten sesini çıkaranların da gözünün yaşına bakmasızın, yapılan “Hizmetler(!)” göz önünde bulundurulmaksızın “komplocu” deyip göstermelik yargılamalarla farklı cezalara çarptırıldı. Bazen kendisinden daha Türkçü olan Dr. Nazım gibi ya da Başbakan Fetih Okyar gibi olanları asarak infaz etti, bu ölümlerde tek ulus, tek bayrak ve tek dil şiarına bir de tek adamın meşruiyetini dayattı.
“Halka rağmen halk için!” politikasının temsilcisi, eli silahlı New- İttihatçılar, bir yaprağın dahi kıpırdamasına tahammül edemeyecek bir refleksle Türkiye’nin “ötekileri”ni temizlemeye koyulmakla yetinmedi, birbirlerini de öldürmekten geri durmadılar. İbrahim Kaypakaya’nın deyimiyle o günkü durumları ile “İşbirlikçi ticaret burjuvazisinin temsilcileri olarak, şoven, emekçilere, devrimcilere ve Kürt Ulusuna karşı tutumları ile tam da uyguladıkları ile faşizm idi!” diyordu.
Partisiz bir şekilde devleti ve milleti tıpkı bir japon yapıştırıcı gibi bütünleyip, “Yekpare devlet!” siyaseti ile 1940’lara kadar gelindi.
İkinci dünya savaşı yıllarında, daha evvel gerçekleştirdikleri soykırımlar ile birbirlerinden kötü ünlü feyizler alan Alman ve Türkiye’nin flörtleri hiç de sıradan değildi.
Alman ve Türk yöneticiler, bıyık kesmeleri de dahil, giydikleri üniformalara, oradan devleti idareye kadar tam bir ortak modelle birbirlerini izliyorlardı. Büyük derslerle soykırımlar gerçekleştirmede tecrübeli Alman Devlet başkanı meşhur faşist Adolf Hitler ve Atatürk’ten de daha tecrübeli, Hitlere öykünen ve kendisini “Milli Şef” olarak ilan eden İsmet İnönü’nün birlikte imzaladıkları; “1941 Türk Alman Paktı”nı kurduktan sonra, talih bu ya, yenilgiye uğrayan Hitler ve Faşist Kamp’ın mağlup olmasıyla, çark edip ABD’nin şemsiyesine çekilen Türkiye; 1946’dan sonra “çok partililiğe” sözde evirildi. Zira oluşan tüm partiler esas iktidarın sahibi ordunun denetiminde çık(a)mayacaklardı!
İki dönem peş peşe iktidar değil, hükümet olan Demokrat Parti’ye karşı 1950’lerin sonunda gelenekselleşen Türk darbe tarihlerine, yeni bir halka daha ekledi. Yassı Ada yargılamaları başlatıldı ve biri başbakan Adnan Menderes olmak üzere Demokrat Parti’nin üç yetkilisini astılar. Sonra da Topkapı’ya taşınan mezarlarını devlet töreni ile “türbe” ettiler. Yanına da 1993’de zehirledikleri Özal’ınkini cumhurbaşkanı protokolüne laik olarak daha yüksekçe bir anıt mezarla yerli yerine oturttular! Burada bir parantez açıp soykırımcı ve 1919 da idam hükümlüsü olan, daha sonra Ermeni Nemesis gurubundan Talleriyan’ın Berlin’de vurduğu Talat Paşa’nın cenazesini de Almanya’dan getirip Ankara’daki Nakaş Tepe’ye yerleştirdikleri kemiklerini de unutmamak gerekir.
Cuntacı Milli Birlik Komitesi, programı gereği sadece kitle desteğini almak için de 1961 Anayasasını çıkardılar. Koydukları kısmı “Demokratik yasalar!” ise sadece Demokratik Parti’ye dönük gerçekleştirdikleri eylem ile halka “esaslı demokratlar”ın kendileri olduklarının aldatmacasını planladılar. Zira bunca zülüm projesi geleneğine sahip militaristlerin, demokratik bir anayasa çıkarmaları akıl kârı olmazsa gerek!
Zira Türkiye halkı da hep darbecilere pasif de olsa bir tepki koymaları eşyanın tabiiyetine de uygun idi. Çıkardıkları “özgürlükçü anayasa” aldatmacası tutmadı. Kitleler CHP yerine Demokrat Partinin takipçisi olan Adalet Partisi (AP)ne yöneldi. 1965 de olan seçimlerde AP iktidara taşındı. Darbe de “Özgürlükçü Anayasa” da gösterdikleri hedefe oturamamıştı.
Ordu kendi koyduğu Anayasayı çiğneyerek dünyada gelişen 68 hareketini henüz Türkiye’de olgunlaşmamış vaziyette ve embriyon durumunda iken karşıladı ve önderlerini tasfiye etti.
Yeni çıkan her şey eskinin derin izlerini ve etkilerini taşıyacaktır.
Bu inkâr edilecek bir durum değildir.
Ancak, 3–5 yıllık devrimci çıkışlarıyla seneden seneye “Kemalizm!” dedikleri “resmi ideolojiden kopma” yerine “birleştiklerini” iddia etmek, bir iddia ve sübjektif değerlendirme olmanın da ötesinde, onların devrimci çıkışlarını aleni olarak inkârdır, saygısızlıktır, hakarettir.
Daha yeni TC’nin karakterine dair sorularını çoğaltılmaya başladıkları, geleneksel ulusalcılıktan ya da resmi ideolojiden kopuşun irdelendiği ve gelişmeye yüz tuttuğu bir dönemde, Türk ırkçı, milliyetçi, şoven ve faşist devleti örktü. Henüz eyleme geçmek üzere olan, tartışan dinamik kadrolar katledilerek sistemle hesaplaşarak kopuşu sağlamaları engellenmeye çalışıldı ve devlet bu girişiminde devrimci güçlere galebe çaldı.
68’lilerin mirası üzerinde 78’liler ortaya çıktı. 78 kitleselliği giderek Kürt Ulusal mücadelesini olgunlaştırdı. Resmi ideolojinin etkilerini sorgulayıp, zayıflattı.
68 devrimci kabarışının önünü kesmek için tek çare, komünistleri katlederek ve şiddetle yıldırarak temizlemeyi önlerine koyan ABD merkezli emperyalizmin adeta talimatlarını yerine getirtmek üzere, Türkiye’nin katil durumuna yeni bir halka daha ekledi.
İttihatçı çizgideki CHP, 68 dalgasının etkilerini kırmak üzere idamlardan ve yaygın tutuklamalardan sonra Ecevit önderliğinde “Demokrasi, özgürlük, af!” şiarlarının içini boşaltıp halkı yanılsatarak seçime girmeyi yeğledi. Bu taktiğinde ittihatçı hat, Türk devleti. tarihi boyunca ilk kez oy potansiyelini geliştirdi. Ancak o da 1974’ten sonra, her alanda CHP’nin “özgürlük” kavramının meydanlarda “halklar” kavramı ile doldurulmaya çalışılması ile geri adım attı. “Karaoğlan” diye halkın sahiplendiği Ecevit, gerçek niyetini “Halklar yok, halk var!” sözcüğü ile yorumlayıp resmi ideolojiye bağlılığını sergileyince, “Karaoğlan” olmaktan çıkarıldı ve gerçek “faşist” yerine konulma süreci başlandı. Bu süreç Ecevit’in açık faşizan yüzünü sergilemesine yönelmesini hızlandırdı.
12 Eylül askeri darbesinin ardındaki seçimlerde de 19. yüzyılın sonlarından beri gelen, Ahmet Rıza’nın hattı ittihatçı, militarist +CHP çizgisi yerine; yine Prens Sabahattin ‘nin ademi merkezci çizgisi yeğlenmiş ve ezici bir çoğunlukla cuntadan kurtulmanın çözümü olarak Ergenekon’un liderlerinden Orgeneral Turgut Sunalp değil, Turgut Özal ve partisi ANAP tercih edilmişti. Bu süreç Özal’ın da tüm ‘hizmetlerine ve lider karizmasına rağmen’ kendisinin tıpkı izdaşları Başbakan Fethi Okyar, başbakan Adnan Menderes’in başka bir yöntemle de olsa âkıbetini boylaması ile sonuçlandı.
28 Şubat Darbesi ile Ergenekoncu çizgiye yerleşemediğinden dolayı, operasyonla hükümetten düşürülen Refah Partisi ve siyasetten menedilen Genel Başkanı, Başbakan Necmettin Erbakan da bu tasfiye süreci ile siyasi hayatına son verilerek süründürüldü.
Şimdi de Milli Görüş ekibinin içinden çıkarılarak, sistemin içine yerleştirilmeye çalışılan AKP ve Recep Tayip Erdoğan ekibini tasfiye süreci başlatılmıştır. Ancak bu kez ABD ve AB’nin arkasında durduğu AKP’yi ne oranda tasfiye edecekleri merak konusudur. Geleneksel hatta azınlıktaki Ahmet Rıza’nın merkezi militarist güç çizgisi, Prens Sabahattin’in ademi merkezi ve “seçimle gelen, seçimle gider” prensibini benimseyenler karşısında hep galebe çaldı. Ancak bu kez dış destek yer değiştirmiştir. Bu sonucu ne kadar etkileyecek göreceğiz.
Eh şimdi de “acil gün” için beklettikleri “yargı prestijlerinin tamamını” harcamaya koyuldular. Tamamının birer muhtırası orta yere konulmuş. Eğer bu bitişe işaret ise, hayra alamet olsa gerek!
Mevcut Ergenekoncu kesim düşen kitle desteğini yükseltmek için, şimdi de “Ulusal Sol Çizgi” terimini geliştirerek kitlelere benimsetmeye çalışmaktadır.
Türkiye ve Kürdistan’da ‘68 hareketinden etkilenen kesim henüz baharını yaşamakta idi.
Kadrosunun çoğu köylü kökenli ve bilim ile ilk kez yüz yüze gelmekte idi.
Henüz işin başında ve ideolojik netlik süreci içinde idi. Buna rağmen Kemal’in kurduğu sistem ile fiili çatışmayı başlattılar.
İbrahim, Mahir, Deniz ve ezici çoğunluğu ile 68 dünyada ve özellikle Sovyet devriminin ilerici hattından çıkışından sonra, sol ve devrimi geç de olsa yeniden doğrultusuna çekmeye çalıştılar.
Sisteme yalaka yada devşirilenler, devrimcileri karalamak ve devrimin içini boşaltmak üzere uğraşı vermemeleri düşünülemez. Bugün de yapılan bu.
Türkiye’de de birkaç 68’li yılgını ve nedametliyi kullanmaları da uzak bir ihtimal değildir.
Düzeyli tartışmalara sınırsız ihtiyaç vardır. Ancak Bizans-Osmanlı oyunları ile devrimci demokratları, bilimsel olmayan, sübjektif ve sırf iddia içeriğinden ibaret, geri bir tartışmanın içine çekmeleri, ya da yanılsamaya tabi tutmaları, tüm yapılanlardan sonra anlamayanlara ‘pes doğrusu!’
Kocaman Osmanlı ve Türkiye tarihi boyunca sisteme muhalif ve haksızlıklarla savaşan Alevileri dahi “Esas Türk ve Kemalistler” diye kandırarak devşirmeye yol aldırtabiliyorlarsa neden solun zihnini de kirletmesinler ki?
Eh solda da bir zayıflık var ki bu tarz yazılar yazılabiliniyor… Bunu da düşünmemek mümkün olmasa gerek.

